Hz. Peygamberimizin İbadet Hayatı

Hz. Peygamberimizin İbadet Hayatı

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber hakkında “ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin” (el-Kalem 68/4) buyurulmakta ve bu yüce ahlâka eriştirilen sevgili Peygamberimiz yine Kur’ân-ı Kerîm’de bize “en güzel örnek” (elAhzâb 33/21) olarak tanıtılmaktadır.

Hiç kuşkusuz Hz. Peygamber her hususta olduğu gibi ibadet hayatı hususunda da inananlar için en güzel örnektir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Peygamber’e hamd, tesbih, secde, ibadet, kulluk, ibadette sabır gibi hususlarda bazı emir ve yükümlülükler vermiş (bk. en-Nahl 16/98-99; Meryem 19/65; Hûd 11/123; Tâhâ 20/14), ayrıca
bazı ibadetlere işaretle Resûl-i Ekrem’den onları yerine getirmesini istemiştir.
Meselâ namazla ilgili tâlimat içeren âyet meâlleri şöyledir:

“Ey Muhammed! Kitaptan sana vahyolunanı oku. Namaz kıl; muhakkak ki namaz hayasızlıktan ve fenalıktan alıkor” (el-Ankebut 29/45).

“Ey Muhammed! Onların dediklerine sabret; güneşin doğmasından ve
batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et. Gece saatlerinde ve gündüzleri de tesbih et ki, Rabbinin rızâsına eresin” (Tâhâ 20/130).

“Ehline namaz kılmasını emret, kendin de onda devamlı ol” (Tâhâ
20/132).

Kevser sûresinde ise “Öyleyse Rabbin için namaz kıl, kurban kes”
(108/2) buyurularak namazla kurban bir arada zikredilmiştir.

Şüphesiz ki bu ve benzeri âyetlerde Hz. Peygamber’in şahsında bütün
müslümanlara yönelik bir kısım emir ve tavsiyeler bulunmaktadır. Nitekim
diğer pek çok âyet-i kerîmede de namaz, bütün müminleri kapsayacak tarzda bazan tek olarak, çoğu yerde de zekâtla birlikte emredilmiştir (bk. elBakara 2/110, 183-184; en-Nisâ 4/77; et-Tevbe 9/71; en-Nûr 24/56).

“Ey bürünüp sarınan (resulüm), kalk ve (insanları) uyar. Sadece Rabbini büyük tanı, kalbini tertemiz tut. Kötü şeyleri terke devam et” (elMüddessir 74/1-5) meâlindeki âyetlerin nüzûlünden sonra Hz. Peygamber,
Cebrâil’in tarifiyle abdest alıp namaz kılmış, daha sonra Hz. Hatice’ye de
abdest aldırıp namaz kıldırmıştır. Bu dönemde namaz, sabahın erken ve
akşamın geç vaktinde olmak üzere günde iki vakitte ikişer rek‘at olarak
kılınırdı.

İlk namazda Cebrâil, sabahleyin Kâbe civarında Hz. Peygamber’e imamlık yapmış, daha sonra namazlar Hz. Peygamber’in imâmetiyle devam etmiş, hemen ilk gün akşam vaktine cemaat olarak Hz. Hatice, ertesi gün Hz.
Ali katılmıştır. Hz. Ali, akşamleyin amca oğlu Hz. Peygamber ile yengesi
Hz. Hatice’yi namaz kılarken görmüş, davete uyarak ertesi gün o da büyük
bir çocuk iken cemaate katılmıştı. Daha sonra Zeyd b. Hârise ve Hz. Ebû
Bekir bunlara eklenmiştir.

Risâletin ilk döneminde alenî namaz kılınamıyordu; Hz. Peygamber, Hz.
Ali’yi de yanına alarak Mekke dışında dağ aralarında namaz kılıp dönüyordu. Diğer müslümanlar da öyle yapıyorlardı. Bir defasında Sa‘d b. Ebû
Vakkas dağ arasında müşriklerin takibine, alay ve tazyikine mâruz kalınca
eline geçirdiği bir deve çene kemiği ile birinin başını yarmış ve “Allah yolunda ilk kan akıtan kişi” diye anılmıştı. “Ey Muhammed! Artık, sana
buyurulanı açıkça ortaya koy, müşriklerden yüz çevir” (el-Hicr 15/94)
meâlideki âyet nâzil olduktan sonra açık davet başlamış, böylece Kâbe ve
civarındaki yerlerde namaz da kılınır olmuştu. Ancak bu durum kıyasıya bir
mücadeleyi gerektiriyordu. Meselâ, bir defasında Hz. Ebû Bekir’in de ısrarıyla müslümanların Kâbe önünde topluca namaz kılma gayreti müşriklerin hücumuyla önlenmek istendi. Bu olayda Hz. Ebû Bekir dahil bazı müslümanlar
ölümden döndüler. Kezâ Hz. Ebû Bekir’in evinin avlusunda namaz kılıp,
Kur’an okumasının engellenmesi de bu zamanlara rastlar. Peygamberliğin
altıncı yılında önce Hz. Hamza, daha sonra Hz. Ömer’in müslüman olmasıyla Kâbe’de iki saf olarak ilk defa açıkça ve topluca namaz kılındı.

“Ey örtünüp bürünen (resulüm)! Birazı hariç geceleri kalk namaz kıl…”
(el-Müzzemmil 73/1-4) âyetleri ile gece namazı farz kılındı. Bir süre sonra
indirilen âyetle (el-Müzzemmil 73/20) sorumluluk hafifletilerek gece namazı
ümmet-i Muhammed için nâfileye dönüştürüldü. Zaten gelişmeyi takip eden
yıl yani peygamberliğin on birinci yılında Mi‘rac gecesinde beş vakit namaz
farz kılındı. Mi‘racı takip eden günlerde Cebrâil gelip Hz. Peygamber’le birlikte beş vakit namazı bir gün ilk vakitlerinde, ikinci gün ise son vakitlerinde
kılmış ve namaz vakitlerinin başlangıç ve sonunu açıklamıştır (Müslim,
“Mesâcid”, 176, 179).

Ayrıca “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nâfile olmak
üzere namaz kıl…” (el-İsrâ 17/79) âyeti ile Hz. Peygamber’den gece namazı
kılması istenmiştir.

Yakınları, Hz. Peygamber’in hayatı boyunca gece namazına devam ettiğini rivayet ederler. Hatta gece namazına olan bu itinası dolayısıyla bazı
sahâbîlerin “Allah senin geçmiş ve gelecekteki günahlarını bağışladığı halde
bu kadar zahmete niye katlanıyorsun?” diye sorduğu, Hz. Peygamber’in de
“Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdiği rivayet edilir (Tirmizî,
“Şemâil”, 44; Müsned, IV, 251).

Peygamberimiz gecenin başlangıcında yatsı namazını kılar yatardı. Üçte
birlik süre içinde uyanır ve teheccüdü kılar, müteakiben vitir namazını kılar,
sonra tekrar yatar ve sabah ezanında çabucak kalkar, abdest alır, sünnetini
evinde kılar, farzı için camiye giderdi.

Hz. Peygamber teheccüde ilk başlayanlara, bıkkınlık göstermemeleri için iki
rek‘atla başlamalarını tavsiye ederdi. Kendisi 8 veya 12 rek‘at kılardı.

Bir defasında Hz. Âişe: “Şayet geceleyin uyanamayıp da vitri geçirirseniz durum ne olur?” deyince Hz. Peygamber ona: “Benim gözlerim uyursa da
kalbim uyumaz, zamanı gelince uyanır, önce teheccüdü sonra vitri kılarım”
cevabını vermişti (Tirmizî, “Şemâil”, 45).

Hz. Peygamber teheccüdden sonra sabah yakın ise dinlenmek üzere, uzak ise uyumak üzere tekrar yatardı. Bunlardan da anlaşılıyor ki Hz. Peygamber’in teheccüd ve vitir için kalktığı saat bazan gecenin ilk üçte biri geçtikten sonraki zamandı, bazan gecenin ortası, bazan da sonuna doğru idi.

Hz. Peygamber tarafından ilk cuma namazı Kubâ’dan Medine’ye giderken Sâlim b. Avf oğulları yurdunda Rânûnâ vadisinde hicretin 1. yılında kılındı, ilk cuma hutbesi de orada irad edildi.

Hz. Peygamber ramazan ayında iki gece evinden camiye çıkıp cemaate
imam olarak teravih kıldırmış, ama üçüncü gün halk beklese de, teravihi
cemaatle kılmak farz kılınır endişesiyle camiye çıkmamıştır. Ramazan gecelerinde 4+4+3 tarzında yatsıdan ayrı olarak on bir rek‘at namaz kıldığı rivayet edilir. Bunun son üç rek‘atı vitirdir.

Hz. Peygamber ilk bayram namazını hicretin 2. yılı Şevvalin birinci gününde kılmış ve cemaate kıldırmıştır.

Hz. Peygamber namaza çok düşkündü, onu dinin direği olarak nitelendiriyordu (Tirmizî, “Îmân”, 8; Müsned, V, 231, 233). Namaz onun gözünün
nuru idi (Nesâî, “İşretü’n-nisâ”, 1; Müsned, III, 128, 199, 285). O, namaz
kılarken sanki dünyaya veda eder, âhiret âlemine dalardı (İbn Mâce, “Zühd”,
15; Müsned, V, 412).

Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in ahlâkının Kur’an olduğunu ve Mü’minûn
sûresinin ilk on âyetinde bu ahlâkın sıralandığını belirtiyordu. O sûreye bakıldığı zaman hemen ilk iki âyette kurtuluşa eren müminlerin, namazlarında
huşû içinde oldukları (bk. el-Mü’minûn 23/1-2) belirtiliyor. Hz. Peygamber
Kur’an emrine uyarak namazlarını huşû üzere kılıyor, müslümanların da bu
şekilde kılmalarını istiyordu. Esasen Hz. Peygamber kullukta ve ibadette
ihsan esasından bahsediyordu. İhsan, Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmekti (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 17; Tirmizî, “Îmân”, 4).

Hz. Peygamber’in farz namazlara ilâve olarak değişik zamanlarda nâfile
namazlar da kıldığı, bu namazların İslâm âlimlerince daha sonra, Hz. Peygamber’in devamlı kılıp kılmadığına veya tavsiye ederken kullandığı üslûba
göre sünnet (müekked ve gayr-i müekked), müstehap ve âdâb gibi isimlerle
anıldığı bilinmektedir. Bu nâfileler gece içinde rek‘at sayısı pek belirgin olmayan teheccüd namazı, sabah namazında 2 rek‘at, güneş doğduktan bir
süre sonra 2 rek‘at, kuşluk vakti 4 rek‘at, öğleden önce 4, sonra 2 rek‘at,
ikindiden önce 4, akşamdan sonra 2, yatsıdan önce 4, sonra 2 rek‘at namaz
idi. Akşamdan sonra 6 rek‘at evvâbîn namazını da genelde kılardı. Seferden
döndüğünde ise mescidde 2 rek‘atlık bir namaz kılardı.

Hz. Peygamber’in kıldığı nâfile namazların bu sayılanlardan ibaret olmadığı, onun değişik vesilelerle çeşitli nâfile namazlar kıldığı bilinmektedir.
Oğlu İbrâhim’in toprağa verildiği gün güneş tutulmuştu. Bunun İbrâhim’in
ölümüyle bir ilgisi olmadığını, Allah’ın kanunu olarak cereyan ettiğini belirttikten sonra mescidde cemaatle birlikte 2 veya 4 rek‘at küsuf namazı kıldı. 4
rek‘at olarak tesbih namazı kılardı. Sevinçli gelişmeler olduğunda şükür
secdesine kapanırdı. Zira Cenâb-ı Allah “Öyle ise siz beni ibadetle anın ki
ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin! Ey iman
edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak
sabredenlerle beraberdir” (el-Bakara 2/152-153) buyuruyordu. Nâfile namazları evlerde kılmayı tavsiye ederdi. Yüce Allah’ın namaz kılınan eve
hayır, rahmet ve bereket ihsan edeceğini müjdelerdi.

O kulluk şuuru en yüksek seviyede bir insandı, ihsan üzere (Allah’ı görüyormuşçasına) ibadet edilmesi gerektiğini biliyor ve ümmetine bunu tavsiye ediyordu. İman, ibadet, ahlâk (davranışlar) bütünlüğüne devamlı işaret
ederdi. Çünkü imanın anlam ve lezzetini, onu ibadet ve güzel davranışlarla
desteklediğinde yakalayabilirdi. Sosyal hayattaki bilinçli duyarlılık, Allah
korkusu ve takvâ da böyle oluşurdu. Müminler günlük hayatlarında iman
ve ibadet ölçüleriyle yaşamalıydılar. Hz. Peygamber öyle iman etti, öyle
ibadet etti, öyle yaşadı. Onun tasviriyle namaz, bir kimsenin evinin önünden akan bir ırmakta günde beş defa yıkanmasının bütün kirleri arıttığı gibi,
mümini hata ve günahtan, gizli ve açık çirkinliklerden temizlerdi (Buhârî,
“Mevâkýt”, 6; Tirmizî, “Edeb”, 80). Zaten Kur’an’da da namazın kötülük ve
çirkinliğe engel olduğu bildirilir (el-Ankebût 29/45).

Hz. Peygamber geceleri ihyaya çok önem verirdi. Çünkü Cenâb-ı Allah
şöyle buyuruyordu: “Şüphesiz ki gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında)
tam bir uyuma ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Zira gündüz vakti,
sana uzun bir meşguliyet var. Rabbinin adını an. Bütün varlığınla O’na yönel” (el-Müzzemmil 73/6-8).

Gece namazında kıyamda uzun sûreleri okuduğu olurdu. Bunlar Bakara,
Nisâ, Âl-i İmrân gibi sûreler olup, rükû ve secdeleri de uzun tutardı. Âyetlerin derin anlamları üzerinde düşünürdü. Namazların peşinden sık sık veciz
dualar yapar, Allah Teâlâ’yı zikreder, bol bol tövbe ve istiğfar ederdi.

Peygamber Efendimiz cenaze namazı da kıldı ve kıldırdı. Kendisi hayatta
iken ölmüş pek çok kadın ve erkek müslümanın cenaze namazına katılmıştır. Uhud Savaşı’nda Hz. Hamza’nın cesedi civarına diğer şehidler de sıralanmış ve Peygamberimiz yetmiş kere cenaze namazı kılmıştı. Mescid-i Nebî’yi Allah rızâsı için her gün süpürüp temizleyen siyahî bir müslüman ölmüş ve
bir gece toprağa verilmişti. Rahatsız edilmemesi gayesiyle geceleyin Peygamberimiz’e haber verilmemişti. Daha sonra bunu öğrenen Resûl-i Ekrem,
o kişinin mezarına gidip onun için mağfiret dileğinde bulundu. Oğlu İbrâhim’in cenazesinde de bulundu ve mezarın düzgün örtülmesi hususunda
müslümanları uyardı. Çünkü mezardaki bir oyuk ölüye değil, ama dirinin
gözüne zarar verirdi. Diri olan, uygun bir görüntüyü severdi ve Allah yapılan bir işin en iyi yapılmasından hoşnut olurdu.

Hz. Peygamber namazlarını en üstün bir kulluk şuuruyla eda etmiş, ashabına da öğretmiş, ashabın Hz. Peygamber’den kılınışını öğrenip aktardığı
namazlar günümüze kadar gelmiştir. İnananlara düşen de aynı kulluk şuuruna ererek namazları eda etmeye çalışmak olmalıdır.

Hz. Peygamber bir defasında attan düştü. Hurma kütüğüne çarptığı için
ayağı yarıldı, sağ yanı sıyrılıp ezildi. Bu hadise üzerine yaklaşık bir ay kadar
namazlarını oturarak kıldı. Diğer sağlıklı zamanlarında hep ayakta kılardı.
Yine vefatına yakın zamanlarda, kamu işlerinden yorgun düştüğü günlerin
gecelerinde teheccüdü oturarak kıldığı bilinmektedir. Son hastalığında Hz.
Ebû Bekir’in kıldırdığı namaza oturarak uymuştu. Bu, onun cemaatle namaza ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Hz. Peygamber’in sağlığında,
cemaate müslüman erkekler geldiği gibi isteyen müslüman hanımlar da
gelerek Mescid-i Nebî’de arka saflarda cemaate iştirak edebiliyorlar ve namazdan sonra Hz. Peygamber’in nasihatlerini dinleyebiliyorlardı. Hatta bu
nasihatleri daha yararlı düzeyde götürebilmek için hanımların başvurusu
üzerine haftanın belirli bir gününde ve belirli bir saatte sırf hanımlar, mescidi
dolduruyorlar ve Hz. Peygamber’i dinleme imkânını buluyorlardı.

Ramazan orucu hicrî 2. yılda farz kılındı ve sahâbe Hz. Peygamber’le
birlikte dokuz yıl ramazan orucu tutma bahtiyarlığını yaşadı. Hicretten sonra
Medine’de yahudilerin aşure orucu tuttuğunu gören Resûl-i Ekrem; “Biz
bunu tutmaya daha lâyıkız” diyerek adı geçen orucu vâcip kılmıştı. Sonra
ramazan orucunun farziyetini bildiren âyetler (bk. el-Bakara 2/183-185)
gelince müslümanlardan aşure orucu mecburiyeti kaldırıldı ve aşure orucu
bundan sonra isteyenin tutabileceği bir nâfileye dönüştü.

Hz. Peygamber farz olan ramazan orucuna önem verirdi. İftarda acele
edilmesini, sahurda ise imsake uzanan geç vakte kadar yemeyi tavsiye
ederdi (Müslim, “Sıyâm”, 48-50). Sahur yemeğinde bereket olduğunu söyler,
Ehl-i kitap’la müslümanlar arasındaki farkın sahur yemeği olduğunu ifade
ederdi (Müslim, “Sıyâm”, 46). Ümmetine, ibadet, tövbe ve istiğfar için ramazan gecelerinin önemli bir fırsat olduğunu söyler ve müslümanları ramazan gecelerini ihyaya teşvik ederdi. Oruç kötülüklere karşı bir kalkandı; zararlı söz,
düşünce ve davranışlardan korurdu. Oruçlu olmak bilinci kişiyi hep hayır ve
iyiliklere yöneltirdi.

Ashabın bildirdiğine göre Hz. Peygamber, insanların en cömerdi idi. Bilhassa ramazanda Cebrâil ile karşılaştığı zaman mutluluğuna ve cömertliğine
sınır olmuyordu. Ramazan gecelerinde Cebrâil Hz. Peygamber’le buluşup
nöbetleşe Kur’an (mukabele) okurlardı. Resûlullah Cebrâil ile buluştuğunda
insanlara rahmet getiren rüzgârdan daha cömert, daha faydalı olurdu.

Hz. Peygamber, ramazanın genellikle son on gününde itikâfa girerdi.
Hz. Âişe’nin bildirdiğine göre Resûlullah ramazanda son on gün girince geceleri ihya eder, ailesini ibadet için uyandırır, ibadete daha çok önem verir,
diğer vakitlere nisbetle daha çok ibadet eder ve müslümanlara da bunu tavsiye ederdi (Müslim, “İtikâf”, 7).

Hz. Peygamber, bin aydan daha hayırlı (bk. el-Kadr 97/3) olan Kadir gecesinin ramazanın son on gününde ve tekli gecelerde aranmasını tavsiye
etmiştir (Müslim, “Sıyâm”, 208, 212).

Hz. Peygamber ramazan ayı dışında nâfile oruç da tutardı. Üsâme b.
Zeyd’in nakline göre Peygamberimiz en çok nâfile orucu şâban ayında tutardı. Bunun hikmeti sorulunca Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Ey
Üsâme, şâban ayı, recep ile ramazan arasında değerli bir aydır. Halk bunun
faziletinden habersizdir. Şâban ayında işlenen ameller âlemlerin Rabbi olan
Cenâb-ı Allah’ın huzuruna yükseltilir. Ben de sâlih amellerimin bu ay içinde
Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna yükseltilmesinden haz duyarım” (Tirmizî, “Şemâil”, 50-51).

Sahâbeden yapılan nakillere göre Hz. Peygamber her ayın başında üç
gün oruç tutardı. Bu üç günü bazan ayın ortasına, bazan da sonuna getirdiği
olurdu. Haftanın pazartesi ve perşembe günleri çoğunlukla oruçlu olurdu.
Bazan bir ayın bir haftasının cumartesi, pazar ve pazartesi, diğer ayın o
haftasının çarşamba, perşembe günlerini oruçlu geçirirdi (Tirmizî, “Şemâil”,
51).

Hz. Peygamber’in bazan iki oruç arasında iftar etmeden visâl orucu tuttuğu da olurdu. Ama herkesin gücünün bir olmadığını söyleyerek ashabını
bundan menederdi

Hz. Peygamber aşure orucunu da tavsiye etmiş, kezâ receb, zilkade, zilhicce ve muharrem aylarında üç gün oruç tutulmasını öğütlemiştir. Bu üç günün muharrem ayındaki uygulaması aşuredan önceki gün, aşure günü ve
aşureden sonraki gün şeklindeydi. Bilindiği gibi aşure günü muharremin 10.
günüdür. Bu konuda Hz. Peygamber’den nakledilen şu hadis çok ilginçtir:
“Ramazan orucundan başka en faziletli oruç Allah’a izâfeten şereflendirilen
(yani şehrullah olan) muharrem ayında tutulan oruçtur…” (Müslim, “Sıyâm”,
202). Ayrıca Hz. Peygamber ramazan çıktıktan sonra şevval ayında altı gün
oruç tutar ve müslümanlara tavsiye ederdi. O, bu konuda şöyle buyurur:
“Her kim ramazan orucunu tutar ve buna şevvalden altı gün daha oruç tutup onun ardından gönderirse o kişi bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi olur”
(Müslim, “Sıyâm”, 204).

İslâm’da kurban, Hz. İbrâhim’in geçirdiği imtihanlardan sonra yüce Allah’ın ihsan ettiği koçun kurban edilmesini hatırlatan bir ibadettir. Hz. Peygamber kurban keserek bu ibadeti ifa etmiş, “babanız İbrâhim’in sünneti”
dediği kurban ibadetini hem kendisi yerine getirmiş, hem de ümmeti kanalıyla günümüze kadar yaşatılmasına vesile olmuştur. Kesilen kurbanın etinden kendisi ve ailesi yer, dost ve arkadaşlarına ikram eder, ihtiyaç sahiplerine gönderirdi. Kurban etinden yenilenin değil başkalarına ikram edilenin
kalıcı olduğunu da sık sık tekrarlardı.

Zekât hicretten sonraki yıllarda farz kılınmıştır. Hz. Peygamber şahsen
zengin değildi, ancak toplanan zekât mallarını mümkün mertebe hiç bekletmeden ve geceletmeden gerekli yerlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtırdı. Ehl-i
beyt, zekât mallarından yararlanamazdı. Dolayısıyla Hz. Peygamber ömrü
boyunca zekât gelirlerinden yararlanmamış, hâne halkını da yararlandırmamıştır. Ancak o, hediye kabul eder, kendisine getirilen hediyeye hediye
ile mukabelede bulunurdu. Hz. Peygamber inananları zekâtlarını vermeye
ve zekât dışında da infak ve tasadduka davet ederdi. Zira bu, diğerkâmlık
duygularını geliştiriyordu. Veren gönül hazzı, alan da eksiklerini karşılayacağı için gönül huzuru hissediyordu. Hz. Peygamber hiçbir malın ihtiyaç
fazlası kısmını elinde ve evinde tutmaz, infak ederdi; komşularına ve muhtaçlara gönderirdi.

Hac, hicretin 9. yılında farz kılındı (bk. el-Hac 22/26-29). O yıl Hz. Ebû
Bekir hac emîri tayin edilerek haccın esaslarını uygulamalı olarak insanlara
gösterdi. Hz. Peygamber ise farz olan ilk ve son haccını hicretin 10. yılında
gerçekleştirdi. Hac günlerinde Arafat’ta Zilhiccenin 9. günü irad edilen hutbenin başlangıcında, ashabı ile bir daha görüşememe ihtimalinden bahisle
ebediyete intikalinden önce vedalaştığı için bu hacca “Vedâ haccı” denilmiştir. Yine dinin kemale ve tamama erdiğini bildiren âyet (bk. el-Mâide 5/3) o günlerde nâzil olduğu için bu hacca “haccetü’l-kemâl ve’t-temâm” haccın
hükümlerini sözle tebliğ edip amelî olarak gösterdiği için “haccetü’l-belâğ”,
farz olan haccın ifası olduğu için “haccetü’l-İslâm” gibi isimler de verilmiştir.

Farklı rivayetler olmakla birlikte Hz. Peygamber’in hicretin 7. yılında
Hudeybiye umresi, 8. yılında Mekke fethi günü ifa edilen umre, aynı yıl
Huneyn ve Tâif seferini müteakip gerçekleştirilen umre ve 10. yılda Vedâ
haccı sırasında ifa edilen umre olmak üzere dört umre yaptığı bilinmektedir.

Ashaptan görgü şahitlerinin verdiği bilgiye göre Hz. Peygamber Kur’an
okumayı ve Kur’ân-ı Kerîm’i başkası okurken dinlemeyi çok severdi. O,
Kur’an okurken kelimeler gayet açık bir şekilde anlaşılıyordu, medlere riayet
ediyordu, bazan yüksek sesle, bazan da içinden sessizce okuyordu; sesi
sadası gayet güzeldi. Sesli okurken sesini sadece etrafında ve odada bulunanların duyabileceği şekilde yükseltirdi. Tatlı ve yumuşak bir sesi olan Hz.
Peygamber etkileyici bir okuyuşa sahipti. O, Kur’an okurken dinleyenleri bir
vecd kaplar ve kendilerini sanki başka bir âlemde hissederlerdi. Tegannide
aşırı gitmezdi; sunilikten uzak, tabii bir okuyuşu vardı.

Hz. Peygamber ibadetlerinde devamlı idi. Terketmez, ara vermez, sürekli
yapardı. Ömrü boyunca hiçbir zaman ibadetlerini bırakmadı. Ashabına da en
hayırlı ibadetin devamlı yapılanı olduğunu söylerdi (Buhârî, “Savm”, 52,
“Teheccüd”, 7, 18, “Îmân”, 32; Müslim, “Müsâfirîn”, 31).

Hz. Peygamber ibadetin veya dinî bir hükmün aslını koruma kaydıyla
her konuda müslümanlar için hep kolay olanı tercih etmiştir. Dolayısıyla
zorlaştırmamak, müjdelemek, soğutmamak onun uyguladığı ve önerdiği bir
prensip idi. Her konuda olduğu gibi ibadette de itidali esas alır, aşırılıktan
uzak olmayı tavsiye ederdi. Zira aşırılık helâk sebebiydi (Buhârî, “Rikak”, 18;
Müslim, “İlim”, 4; İbn Mâce, “Zühd”, 20). Ümit ile korku arasında olmak kulluk âdâbının gereğiydi. Bu nedenle, müslümanların ümitsizliğe düşmesini
de, yaptıkları ibadetlere aşırı güvenmelerini de uygun görmemiştir.

İbadetlerde kulluk bilincinin diri tutulmasına önem verir, kişilerin ibadet
etme gayretiyle ağır yükler altına girmesine razı olmazdı. Bir defasında sahâbeden birinin oruç adadığı ve oruç gününde cuma hutbesinde ayakta
durmayı, dışarıda gölgelenmemeyi ve konuşmamayı da kastettiği söylenince
Hz. Peygamber bunu doğru bulmadı; o kişinin hutbede oturmasının, gölgelenmesinin ve konuşmasının daha uygun olacağını, orucunu bu şekilde
tamamlarsa makbul sayılacağını hatırlattı (Buhârî, “Eymân”, 31; Ebû Dâvûd, “Eymân”, 19). Nitekim Allah Teâlâ da “Allah sizin için kolaylık istiyor, zorluk istemiyor” (el-Bakara 2/185) buyuruyordu.

Hz. Peygamber’in cemaatle ibadet esnasındaki bazı uygulamaları da ibadetin özünü zedelememek kaydıyla cemaate karşı tam bir müsamaha içinde
olduğunu gösteriyor. Meselâ cemaatle namaz esnasında saflarda annesiyle
birlikte bulunan bir çocuğun ağlamasını duyunca kısa bir sûre okuyarak
rükû ve secdeye giderdi. Çünkü namaz uzadıkça annenin zihni çocuğun
ağlayışına takılıp kalacaktı.

Hz. Peygamber’in bilhassa nâfileleri kılarken, torunlarının omuzuna tırmanıp oyun oynamalarına engel olmaması da onun hem çocuk sevgisini
hem de ibadetlerde müsamahakâr davranmasını gösterir.

Ashaptan Abdullah b. Amr son derece zâhid bir zat idi. Her gün oruç tutuyordu, her gece hatmediyordu; bu yüzden de yeni evli olduğu halde hanımından uzak duruyordu. Durum Hz. Peygamber’e intikal edince onu çağırarak meseleyi araştırdı. Bu sahâbenin daha fazla sevap kazanma gayretiyle
böyle davrandığını anlayınca da ona, böyle yapmasının yanlış olduğunu,
vücudunun ve ailesinin de üzerinde haklarının bulunduğunu söyleyip her
ayda üç gün oruç tutmasını ve ayda bir de Kur’an’ı hatmetmesini tavsiye
etti. Bundan fazlasına gücünün yeteceğini söyleyip daha fazla ibadet etmek
için izin istediğinde de ona gün aşırı oruç (savm-ı Dâvûd) tutmasını, haftada
bir de Kur’an hatmetmesini önerdi (Müslim, “Sıyâm”, 185-193). Yüce Allah
kulun ibadetinden usanmaz, ama kul hastalanır, yoğun işe mâruz kalır,
ihtiyarlayıp güçten düşer ve yüklendiği yoğun ibadetlerin ifasında zorlanabilirdi. Nitekim de öyle oldu. Yaşlılık yıllarında Abdullah b. Amr’ın, Hz. Peygamber’in gösterdiği kolaylıklardan yararlanmamanın sıkıntısını çektiği söylenir (Buhârî, “Fezâilü’l-Kur’ân”, 34; Müslim, “Sıyâm”, 35).

Sonuç olarak Hz. Peygamber en üstün kulluk şuuruyla ibadetlerini ifa
etmiş, Allah’ın rızâsını her zaman ön planda tutmuş; iman, ibadet ve davranış bütünlüğü ile ümmetine örnek olmuş, sosyal hayatta dinî duyarlılığa
dikkat etmiş, uygun ibadet telakkisini yaygınlaştırmış, ifrat ve tefritten, aşırılıktan uzaklaştırmış; çevresinde, yüce Allah’a ibadeti en derin haz bilen
duyarlı bir sahâbe kitlesi oluşturmuştur.

Bize düşen, bu mânevî mirasın ilk uygulayıcılarını iyi öğrenmek, anlamak, anladıklarımızı uygulamak ve en uygun yorumlarla günümüze taşımaktır.

Biz bu cildi, Resûl-i Ekrem’in hicretin 10. yılında yaptığı hac esnasında
irad ettiği Vedâ hutbesiyle, Hz. Peygamber’e, onun ailesinin güzide fertlerine ve ashabına salâtü selâmla bitirmek istiyoruz. Bu hutbe özelde müslümanlara, genelde ise bütün insanlığa İslâm’ın evrensel mesajını duyuran, insanların kardeşliğini ve eşitliğini, temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu
vurgulayan önemli bir belgedir.

İki cihan peygamberi Resûl-i Ekrem, hicretin 10. yılında hac ibadeti esnasında Arafat’ta, 100.000’den fazla müslümana hitaben şöyle buyurdular:

Ey İnsanlar!
Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, bu seneden sonra sizinle burada belki de bir daha hiç buluşamayacağım.

İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl
mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden
korunmuştur.

Ashabım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski sapıklıklara
dönüp de birbirinizin boynunu vurmayasınız.

Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin! Olabilir ki
bildirilen kimse, burada bulunup doğrudan işitenden daha iyi anlayarak
muhafaza etmiş olur.

Ashabım!
Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin! Faizin her çeşidi
kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lâkin borcunuzun aslını vermeniz gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık
yasaktır. Câhiliye’den kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdülmuttalib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir.

Ashabım!
Câhiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdülmuttalib’in torunu (amcazadem) Rebîa’nın
kan davasıdır.

İnsanlar!
Bugün şeytan, sizin şu topraklarınızda yeniden tesir ve hâkimiyetini
kurmak gücünü ebedî surette kaybetmiştir. Fakat siz, bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.

İnsanlar!
Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı
tavsiye ederim. Siz kadınları, Tanrı emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye
çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza
alırlarsa, onları te’dib edebilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları,
meşrû bir şekilde, her türlü yiyim ve giyimlerini temin etmenizdir.

Müminler!
Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’an’dır.

Müminler!
Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir,
böylece bütün müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir
hakka tecavüz helâl değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun

Ashabım!
Kendinize de zulmetmeyiniz. Kendinizin de üzerinizde hakkı vardır.

İnsanlar!
Cenâb-ı Hak her hak sahibine hakkını (Kur’an’da) vermiştir. Vârise vasiyet
etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden
için mahrumiyet vardır. Babasından başkasına ait soy iddia eden soysuz, yahut efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lânetine ve bütün müslümanların ilencine uğrasın! Cenâb-ı Hak, bu gibi
insanların ne tövbelerini ne de adalet ve şahadetlerini kabul eder.

İnsanlar!
Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz?
“–Allah’ın elçiliğini ifa ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve öğütte bulundun, diye şahadet ederiz” cevabını verdiler.

Bunun üzerine Hz. Muhammed:
Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! dedi (İbn Hişâm, II,
350; Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, I, 542-544).

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.