BAŞLICA AHLAKİ GÖREV ve SORUMLULUKLAR

Sefa UYANIK
Mart 24, 2016

BAŞLICA AHLAKİ GÖREV ve SORUMLULUKLAR

A) İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri

İslâm ahlâkı her bireyi “insan” olarak bir değer kabul eder. Kur’ân-ı Ke­rîm’de çeşitli vesilelerle insan “yeryüzünün halifesi” olarak takdim edilmiş, Hz. Peygamber de “Her doğan çocuk temiz yaratılış (fıtrat) üzere doğar” buyurarak, insanı yaratılıştan suçlu sayan telakkiyi temelden reddetmiş; bu noktadan hareketle İslâm düşünce geleneğinde insan “eşref-i mahlûkat” diye tanım­lanmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’in değişik yerlerinde Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Âdem karşısında meleklerin secdeye kapandığını bildiren âyetler de İs­lâm düşüncesinde oluşan bu yargının isabetli olduğunu kanıtlamaktadır. Bu sebeple, aslında insanlık için ahlâk düzenini kuran yüce Kudret, hayatın hangi alanına ilişkin olursa olsun, bütün erdemlerin, bir bakıma onlara sahip olan bireyi yüceltmeyi ve gerçek anlamda insan yapmayı amaçlamasını dilemiştir. Bu bakımdan Allah, kişinin yaptığı iyilikler veya kötülükleri -kime karşı yapıl­mış olursa olsun- öncelikle kişinin kendisine yapılmış saymaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Kim iyi bir iş yaparsa kendi tehine yapmış olur; kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhine yapmış olur” buyurulmaktadır.

a) İnsanın bedensel varlığı ile ilgili görevleri

Ahlâk bir beden sağlığı ilmi değildir. Bununla birlikte İslâm ahlâkında, insanın dinî ve dünyevî görevlerini doğru ve yeterli olarak yerine getirebil­mesi için kendi bedensel varlığını koruma ve geliştirme hususunda bazı gö­revleri bulunduğu kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu görevlerin başında insanın kendi hayatını koruması gelir. İslâmiyet hiçbir insana kendi hayatına son verme hakkı tanımamış, bu sebeple intiharı da kesinlikle yasaklamıştır. Hz. Peygamberin bu husustaki hadisleri son derece ağır bir üslûp taşımaktadır. Yine onun insan sağlığına dair açıklama ve uygulamaları, hadis kitaplarında “Tıbb-ı nebevî” başlığıyla özel bölümler açılmasına veya aynı başlıkla müs­takil kitaplar yazılmasına imkân hazırlamıştır. Ayrıca Hıristiyanlığın aksine İslâm dini içki, kumar, fuhuş gibi sağlığa zarar veren kötülükler karşısında kayıtsız kalmaz.  Aksine Kur’ân-ı Kerîm, kapsamlı bir ifadeyle, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye at­mayınız” derken, Hz. Peygamber de sağlığını ihmal ede­cek derecede ibadet etmeyi bile onaylamamış ve bu şekilde kendisini ibadete veren bir sahâbîyi uyarırken, “Bedeninin de sende hakkı vardır”buyurmuştur.

Beden sağlığı bireysel görevler için olduğu kadar toplumsal görevler için de gereklidir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Düşmanlarınıza karşı kuvvet ha­zırlayınız” buyurulurken, bu hususta en önemli unsur olan insan gücünün de kastedildiğinde kuşku yoktur. Unutulmamalıdır ki, hak daima kuvvetten üstün olmakla birlikte, hakkın korunabilmesinin kuvvete bağlı olduğu da tecrübı bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır” buyurmuşlardır.

b) İnsanın Ruhsal ve Manevi Varlığı ile ilgili Görevleri

Ahlâk âlimleri genellikle insanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğü­nün akıl, zekâ, kalp, vicdan, tefekkür, estetik duygu, inanma, iyilik sevgisi gibi ruhsal ve manevî meziyetlerinden Heri geldiğini kabul ederler. Bu mezi­yet veya yetenekler sebebiyledir ki yaratıcısı tarafından insana, “Kuşkusuz biz Âdem oğlunu şerefli kıldık” [693]buyurularak iltifatta bulunul­muştur. Şu halde insanın, ruhsal ve manevî meziyetlerini koruması, geliş­tirmesi, üstün yeteneklerini iyilik yollarında etkin ve verimli hale getirmesi, onun hem kendi varlığına karşı hem kendisini güzel yeteneklerle donatan Allah’a karşı bir borcudur.

Yukarıda da işaret edildiği üzere İslâm ahlâkı, her güzel haslet ve iyi davranışın öncelikle onu yapanı yücelteceğini kabul eder. Bu sebeple insan, elinden geldiği kadar iyi hasletler ve erdemler kazanmaya, güzel davranışlar gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Ahlâk kitaplarında bu erdemler arasında üze­rinde önemle durulanların başlıcaları şunlardır:

  1. Takva
  2. Hilim
  3. Hikmet
  4. İffet
  5. Doğruluk – Dürüstlük
  6. Tevazu

B) Ailede Ahlâki Görevler

a) Ailenin Önemi

Diğer canlılardan farklı olarak insanlar tarih boyunca cinsel ihtiyaçlarını, bilinçli ve amaçlı olarak kurdukları aile düzeni ve disiplini içinde karşılayagelmişlerdir.

Aile kurumu kıskançlıkları, dolayısıyla çatışmaları önleyerek toplumsal düzenin sağlıklı işleyişine de katkıda bulunur. Aile kurumu ve onun çevre­sinde oluşturulmuş kurallar, kadın-erkek ilişkisine biyolojik tatminlerin ötesinde değer ve anlamlar katar. İslâmiyet’in bir yandan zinayı ağır yaptırım­larla yasaklarken bir yandan evlenmeyi teşvik etmesinin sebebi de budur.

Erdemli ve mükemmel bir toplum yapısı gerçekleştirmenin en önemli şartı olan hak ve sorumluluk bilinci, toplumun çekirdek birimi olan aile için de vazgeçilmez bir önem taşır. Nitekim Hz. Peygamber, aile bireylerinin haklarım ihmal etmek pahasına nafile namaz kılmaya, oruç tutmaya vb. ibadetler yapmaya bile izin vermemiştir.

İslâm ahlâkçıları, kural olarak diğer bütün insanların ve müslümanların birbirleriyle ilişkilerinde söz konusu olan hak ve yükümlülüklerden aile bi­reylerinin de birbirlerine karşı sorumlu olduklarını belirtmişler; ayrıca onların kendi aralarında aile kurumuna özgü hak ve sorumluluklarının da bulundu­ğunu ifade etmişlerdir.

b) Eşler Arasında Haklar ve Görevler

Toplum içinde olduğu gibi aile içinde de haklara riayet edilmesi ve so­rumlulukların yerine getirilmesi için belli bir düzen ve disiplinin kurulması­na, rollerin belli olmasına ihtiyaç vardır. Nisa sûresinin 34. âyetine bakılırsa Kur’ân-ı Kerîm, aile reisliği yetki ve sorumluluğunu, koyduğu genel ahlâk ve adalet ilkeleri çerçevesinde erkeğe vermiştir. Hadislerde de erkeğin bu konumuna işaret eden ve kadının kocasına saygılı olmasını öğütleyen açıklamalar bulunmaktadır. Bununla birlikte, İslâmiyet’in tamamen aile düze­ninin sağlıklı işleyişini temin maksadıyla erkeğe tanımış olduğu aile reisliği işlevi, ona asla kadın üzerinde bir baskı ve zorbalık imkânı vermez; ahlâk ilkeleriyle çelişen, bu nedenle de Kur’an’ın Peygamber’e bile tanımadığı bu imkânı sıradan insanlara tanıması müm­kün değildir. Dolayısıyla kadının kocasına saygısı da cebrî değil, ahlâkî bir saygıdır. Kur’ân-ı Kerim, “Kadınlarla iyi geçininiz” buyurur. Hz. Peygamber de insanların en iyisinin eşlerine karşı iyi davrananlar oldu­ğunu ifade eder.

Kınalızâde’nin İslâm ve Türk ahlâk kültürünün klasiklerinden olan Ah-lâk-ı Alaî adlı eserinde (II, 23) kocanın eşine karşı görevleri özetle şu şekilde sıralanır: “Erkek karısına karşı iyi davranmalı, haklarını gözetmeli; gücü öl­çüsün de güzel ve değerli elbiseler giydirmeli; evin yönetimine onu da ortak etmeli, evin dahilî işlerini ve hizmetçilerin yönetimini ona bırakmak; kadının akrabasına saygı ve ikramda bulunmalıdır. Erkek, karısıyla yetinip üzerine evlenmemelidir; çünkü iki evlilik kıskançlık ve geçimsizlik doğurur”. Kınalızâde çok kadınla evliliğin insan tabiatına aykırılığını şu şekilde ifade eder; “Evde erkek, tende can gibidir; iki tene bir can olmadığı gibi iki kadına da bir erkek yakışmaz”.

Müslüman ahlâkçıların bu yöndeki önerileri İslâm toplumlarının gelene­ğinde hâkim olan çizgiye de uygundur. Nitekim İslâm medeniyeti tarihinin önde gelen uzmanlarından Alman araştırmacı Adam Metz’in el-Hadâratü’l-

İslâmiyye fı’l-karni’r-râbi’ el-hicrî başlıklı değerli çalışmasındaki bir tesbitine göre bütün tarihî bilgiler, İslâm toplumunda ana gövdeyi oluş­turan orta tabakanın bir tek kadınla yetindiğini belgelemektedir. Esasen dö­nemin ileri gelenleri de, halkı, tek kadınla evliliğe teşvik ediyordu. Meselâ Fatımî Halifesi Muiz-Üdînillâh, önde gelen bir toplulukla sohbet ederken, “Kadınlarınıza ilgi gösterin; eşiniz olan bir tek kadınla iktifa edin; çok ka­dınla düşüp kalkmayın. Hayatınızın tadı kaçar, zarar görürsünüz… Bir erke­ğe bir kadın yeter” demiştir. Ünlü şair Ebü’1-Alâ el-Maarrî de şiirlerinde tek kadınla evliliğin yararlarından söz eder.

İslâm hukukunda da çok evlilik dinin bir emri olarak değil, ihtiyaç ha­linde kullanılabilecek bir ruhsat olarak tanıtılmış, kural olarak tek evlilik tavsiye edilmiştir. Çok evlilik için çoğu diyanî nitelikte bir dizi şarttan söz edilmesi de bu gayeye mâruftur.

c) Ana Babanın Çocuklarına Karşı Görevleri

  1. Çocuğun maddi ihtiyaçlarının karşılanması
  2. Çocuğa sevgi ve şefkat gösterilmesi
  3. Çocuğun eğitimi

d) Çocukların Ana Babalarına Karşı Görevleri

  1. Ana babaya saygılı olmak ve iyi davranmak
  2. Ana babaya iyilik edip onları incitmekten kaçınmak
  3.  Maddi ve Manevi ihtiyaçlarını karşılamak
  4. Huzurlu bir yaşama ortamı sağlamaya çalışmak
  5. İstetmeden vermek
  6. Kendilerinden aşırı fedakarlık beklememek
  7. Haklarında şikayetçi olmamak
  8. Kusurlarını saklayıp iyiliklerinden söz ederek itibarlarını korumak
  9. Uyarılmaları zorunlu olan durumlarda ise uyarıları incitmeden yapmak
  10. Hayatta iken ve öldükten sonra haklarında duacı olmak
  11. Haram olmayan konular da isteklerini yerine getirmek
  12. Hayır ve ibadetlerine yardımcı olmak
  13. Öldüklerinde vasiyetlerini yerine getirmek ve arkalarından hayır hasenat yapmak
  14. Hatırlarını yaşatmak üzere dostlarıyla ve sevdikleriyle ilişkiyi devam ettirmek
  15. Dinin ve örfün gerekli veya güzel bulduğu diğer hususlarda lazım geleni yapmak.

e) Akrabalar Arasında Haklar ve Görevler

Genel olarak müslümanlar ve bilhassa komşular arasında söz konusu olan iyilik ve ikram, yardımlaşma, dayanışma, ziyaretleşme, hoşgörü, iyi ve kötü günleri paylaşma, davete icabet, hasta ziyareti, bayramlaşma, tebrikleşme, taziye gibi sosyal ve ahlâkî görevler akrabalar arasında da geçerli ve ge­reklidir. Ancak bütün bunlar öncelikle akraba ile ilişkileri sürdürmeyi gerektir­diği için gerek hadislerde gerekse ahlâk kitaplarında bu konuya “sıla-i rahim” başlığı altında özel bir önem verilmiştir. Bir kutsi hadiste Allah Teâlâ, kim akrabalık ilişkisini yaşatırsa kendisinin de o kuluna ilgisini sürdüreceğini, fa­kat akrabasını terkedenlerden de ilgisini keseceğini bildirmiştir. Hz. Peygamber de, konuyla ilgili pek çok hadisinden birinde, “Bütün fazi­letlerin en üstünü, senden ziyareti kesen akrabanı ziyaret ederek ilişkiyi yaşatmandır” buyurmuş; ziyaretleşmenin rızkı bollaştıracağını; akrabaya mal yardımında bulun­manın başkalarına yapılan yardımın iki katı sevap kazandıracağını bildirmiş; hatta bir hadiste akrabalık ilişkisini kesenler cennete giremeyecekler arasında gösterilmiştir.

C) Toplumsal Görev ve Sorumluluklar

a) Sevgi, Kardeşlik ve Dostluk

b) Toplumsal Barış ve Uzlaşma

  1. Din duygusu
  2. Sevgiyle oluşan kardeşlik ve dostluk
  3. İyilik ve ikram
  4. Selamlaşma
  5. Tokalaşma
  6. Müdârâ
  7. Barışma-barıştırma

c) İnsan Haklarına Saygı

  1. Yaşama Hakkı
  2. Kişilerin şahsiyet ve onurlarının korunması
  3. Özel hayatın gizliliği
  4. Din ve vicdan hürriyeti

D) İş ve Ticaretle İlgili Görev ve Sorumluluklar

a) Çalışma, Üretim ve Kazanmanın Önemi

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın geceyi istirahat, gündüzü de geçim temini için yarattığı, kural olarak insan için çalışıp çabalamaktan başka bir kazanç ve başarı yolu olmadığı belirtilmiştir. A’râf sûresinde dünya nimetleri için “Allah’ın ziyneti” ve “güzel rızıklar” denilmiş; Cum’a sûresinde de müslümanlara, yeryüzüne da­ğılarak bu güzel rızıklardan kazanıp yararlanmaları öğütlenmiştir.

“Hiçbir kimse elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir” buyuran İslâm Peygamber’i, dağdan odun toplama ol­sa bile, bir iş tutmanın başkalarına el avuç açmaktan daha iyi olduğunu söylemiştir. Bu kısa bilgilerden de anlaşılacağı üzere ister üretim, ister ticaret yoluyla olsun, İslâm’da ferdî kazanma teşebbüsleri meşrudur. Özel kabiliyetlerin toplumun gelişmesine ve refahına yararlı kı­lınması için gerekli ortam ve şartları hazırlamak yerine, bu kabiliyetlerin icat etme, üretme ve kâr etme eğilimlerinin köreltilmesi, sünnetullahın bir sonu­cu olan bireysel ve toplumsal fıtrat ve tabiata aykırı düşer. İslâm, kendi sis­temi içinde ferdî kabiliyetleri toplumun refahına ve gelişmesine yararlı kıl­mak için gerekli önlemleri almıştır. Hukukî ve toplumsal yaptırımlarla bir­likte İslâm’ın asıl tedbiri, erdemlerle donanmış insandır, Bu insanın ayırıcı özelliği ise Allah’a saygı ve insanlara sevgisidir. İslâm’ın asıl meselesinin, belli bir hukukî ve iktisadî sistem kurmadan önce, erdemli insan yetiştirmek olduğunun açık delili, Mekke’de inen âyetlerle Medine’de inen âyetlerin içe­riğidir. Mekkî âyetler, büyük çapta iman ve ahlâka, yani manevî ve ruhsal gelişmeye ağırlık verirken, Medenî âyetlerde hukukî, iktisadî, siyasî vb. sosyal konular yoğundur.

b) Üretim ve Kazanma ile İlgili Görevler

1. Kazanma faaliyetleri sırasında hâlis bir niyet taşımak

2. Meslekî bilgi ve ehliyet.

3. Allah’ın haram kıldığı şeylerin üretim ve ticareti ile meşgul olmamak.

4. İşçinin haklarını gözetmek.

5. İş verenin haklarını gözetmek.

c) Harcama ve Tüketimle İlgili Görevler

1. Toplumun zararına tüketim ve harcamalarda bulunmamak.

2. Lüks ve ihtişam için harcama yapmamak.

3. İsraf etmemek.

4. İnfak ve cömertlik yapmak.

E) Siyasetle İlgili Görev ve Sorumluluklar

a) İslam Düşüncesinde Siyasetin Önemi

Bizzat Hz. Peygamber ve ashabının önde gelenleri olan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin de birer si­yasî lider oldukları göz önüne alındığında İslâm’da siyasetin ne kadar yüce bir meslek ve uğraşı olduğu açıkça ortaya çıkar. Bu durumu dikkate alan İslâm bilgin ve düşünürleri, genellikle siyasete hem toplumsal faaliyet hem de bir bilim dalı olarak büyük bir önem vermişler ve onu mesleklerin en şereflisi saymışlardır.

1. Önce siyaset doğal ve toplumsal zorunluluğun bir sonucudur.

2. Siyaset, dinî hayatın sağlıklı yürütülmesi için de gereklidir.

b) Yöneticilerin Bazı Nitelikleri ve Görevleri

  1. Ehliyet ve Liyakat

Fârâbî, ideal bir devlet başkanında bulunması gereken başlıca nitelikleri şöyle sıralar: Beden sağlığı ve kusursuzluğu, anlama ve kavrama üstünlüğü, güçlü hafıza, güçlü zekâ, et­kili hitabet, öğrenme sevgisi ve yeteneği, mideye düşkün olmama, doğruluk sevgisi, cömertlik ve ikram sevgisi, gönül zenginliği ve tok gözlülük, adalet sevgisi, azim ve kararlılık. Benzer şartlar Gaz­zâlî tarafından da sıralanmıştır. Ayrıca Gazzâlî’ye göre siyasette liyakat kaygısını en çok duyması gereken kişi, bu görevi üstlenecek olandır.

       2. Adalet ve Dürüstlük

Siyaset mesleğinde adalet ve dürüstlük bütün faziletlerin başında gelir. Nitekim tarih boyunca ve bütün toplumlarda devletin işlevleri içinde en önemlilerinin adalet ve dürüstlük olduğu düşünülmüştür. İlgili İslâmî kay­naklarda da siyasette adalet ve dürüstlük konusu üzerinde önemle durul­muştur. İslâm dünyasının önde gelen siyaset düşünürlerinden Fârâbî’nin ifadesiyle, “Toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle yaşar.” Toplumun bekasının teminatı olan adalet, öncelikle bir devlet işlevidir. Devlet, her vatandaşına hakkı olan geçim imkânlarını, şeref ve itibarını, sağlığını, eğitimini, huzur ve güvenliğini, makam ve mevkiini vermekle yükümlüdür. Devlet bunları verdiği ve bunları koruduğu takdirde adaleti gerçekleştirmiş olur.

c) Yönetilenlerin Görev ve Sorumlulukları 

  1. Siyasi Otoriteye Saygı
  2. Toplumun Haksız Yönetime Karşı Tavır Alması

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum