7. Ünite – Günümüz İslam Dünyası-2

M.Uyanık
Temmuz 4, 2018

6. AVUSTRALYA KITASI’NDA MÜSLÜMANLAR

Avustralya’da yaşayan Müslümanların çoğunluğu, buraya Asya, Avrupa ve Afrika’nın çeşitli ülkelerinden göç edenlerdir. Etnik bakımdan yirmi üç değişik gruba mensup olan Müslüman nüfus içerisinde Türkler, Araplar, Pakistanlılar, Endonezyalılar, Sırplar, Malaylar ve Arnavutlar önemli bir orana sahiptirler. Avustralya yerlisi Müslüman nüfus ise çok azdır.

Avustralya’ya ilk yerleşen Müslümanlar, 1860’da ülkeye gelen Afganistanlı deve sürücüleridir. Afgan Müslümanlar yerleştikleri yerlere mescitler inşa etmişlerdir. Öte yandan aynı dönemde Endonezya’dan balıkçılık ve inci avcılığı için gelen diğer bir grup ise Malaylar’dır.

Afganlılar’ı ve Malaylar’ı takip eden Hindistan, Çin ve diğer ülkelerden gelenlerle birlikte Müslümanların sayısı XX. yüzyılın başında 6011’e ulaşmıştır. 1902’de Avustralya’daki sömürge idaresinin, Asyalılarla koyu renkli insanların ülkeye girişini kanunla yasaklaması üzerine, bu ülkeye Müslüman göçü azaldı. Sistemli ve yoğun misyonerlik faaliyetleriyle, Hristiyanlarla evlenmeler, Müslümanlığın gerilemesine, Müslümanların din değiştirmelerine ve dinlerini değiştirmeyenlerin de sadece ismen İslamiyet’e bağlı kalmalarına sebep olmuştur.

XX. yüzyılın başına kadar dışarıdan gelen göçmenler, Avustralya’nın çeşitli şehirlerinde teşkilatlanarak, İslam merkezi ve camiler tesis etmişlerdir. Ülkede ilk İslam merkezi (1889) ve camisi (1896) Adelaide’de açılmıştır.

1968’den itibaren, ülkenin iktisadi alanda ihtiyaç duyduğu iş gücünü karşılamak için imzalanan göç anlaşmaları uyarınca, Türkiye, Lübnan, Mısır ve Suriye’den gelen göçmenler ülkede istihdam edilerek fabrikalarda çalıştırılmışlardır.

Anadolu, Kıbrıs, Batı Trakya, On iki Ada ve diğer yerlerden buraya gelen Türkler, Sidney, Wollongong, Melbourne ve Auburn gibi şehirlerde daha yoğundurlar. Ülkedeki toplam, Türk nüfusunun %40’ını Kıbrıs kökenli Türklerin oluşturduğu tahmin edilmektedir. Ülkede ibadet yerlerinin çoğu ev, fabrika, imalâthane veya kiliseden mescide dönüştürülmüş olup, cami planında inşa edilenlerin ülke çapındaki sayısı daha azdır.

Eyaletlerde, dernek ve merkezlerin birleşmesiyle İslam konseyleri, yedi İslam konseyinin birleşmesiyle de, Avustralya İslam Konseyleri Federasyonu doğmuştur.

Avustralya hükümetinin bütün Müslümanların bir üst kuruluşu olarak kabul ettiği AFIC, ülkede İslami hizmetleri organize etmektedir. Bunun için çeşitli Müslüman ülkelerden din görevlisi getirtmekte, Avustralya’dan İslam ülkelerine ihraç edilen etlerin İslami usullerde hazırlanmasını sağlamakta ve radyo-televizyonda çeşitli programların yapımında etken olmaktadır. AFIC’in merkezi Melbourne’dedir. Türkçe, İngilizce, Arapça ve Sırpça yazıların yer aldığı Minâret adlı aylık bir dergi yayımlamaktadır.

Millî nitelikte ikinci teşkilat, ülkedeki üniversite ve kolejlerde okuyan, Avustralya Müslüman Öğrenciler Federasyonu’dur. Öğrencilerin her türlü meseleleriyle ilgilenen bu teşkilat, kamplar düzenlemekte, tatil ve pazar günleri İslam dini ve kültürüyle ilgili kurslar tertip etmektedir. Merkezi Sidney’de olan Avustralya Müslüman Öğrenciler federasyonu, Light adında bir mecmua çıkarmaktadır.

Dinî eğitim ve öğretim verecek özel okulların açılması için, AFIC’in teşebbüsleri ve Suudi Arabistan’ın desteğiyle Melbourne’da, Melik Hâlid İslam Okulu (King Khalid Islamic School) açılmış, (1983) ve Sidney’de de Melik Fahd İslam Okulunun (King Fahd Islamic School) tesisi için faaliyetlere başlanmıştır.

Hint Okyanusu’yla Büyük Okyanus arasında tek başına bir kıta olan Avustralya’da Müslümanlar ülke nüfusunun % 1,7’sini oluşturmaktadır. Bu Müslümanların az bir oranı Avustralya asıllı yani sonradan ihtida etmiş, diğerleri ise buraya değişik ülkelerden göç etmiş olanlardır.

 

7. İSLAM DÜNYASINDAKİ SİYASİ VE İKTİSADİ GELİŞMELER

İslam dünyası, çok geniş bir coğrafyaya yayılmış, İslam İşbirliği Teşkilatına (İİT) üye elli yedi ülke ve beş de gözlemci statüsüne sahip, devlet ve topluluklardan oluşmaktadır. Bu coğrafya, dünya devletleri içinde siyasi ve iktisadi sorunların en çok yaşandığı devletleri barındırır. Çoğunluğu Asya, Afrika ve Avrupa kıtalarında bulunur. Bu devlet ve topluluklar, aynı zamanda az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerinde büyük bir kısmını oluşturur.

Son yıllarda dünyada yaşanan, siyasi ve iktisadi sorunların bir kısmının merkezinde bu ülkeler yer almaktadır. İslam dünyasında az gelişmiş veya gelişmekte olan bu ülkelerin çoğunluğu, tarihî miras olarak eski medeniyetlerin kalıntısı, bir kısmı da batılıların eski sömürgesi olan devletlerdir.

Dünya haritasında, Orta Doğu bölgesine bakıldığında ülke sınırlarının cetvelle çizilmiş gibi düz çizgilerden oluştuğu görülür. Bunun temel nedeni, XX. yüzyılın başlarında Orta Doğu’nun siyasi haritasının, sömürgeci güçlerin kendi çıkarları doğrultusunda çizilmiş ve paylaşılmış olmasıdır.61 Örneğin bu gün, Osmanlı Devletinin hüküm sürdüğü topraklar üzerinde, sayıları elliye varan devlet kurulmuştur. Hem siyaseten hem de iktisadi olarak, kendilerine büyük bir miras bırakılmıştır. Ancak Osmanlı Devleti’nin yıkılışıyla beraber, kurulan devletlerin büyük çoğunluğu, siyasi ve iktisadi olarak bağımsız olamamışlardır. Daha önce sömürge olup, yeni kurulan devletlerde aynı sonu yaşamaktadırlar.

Bu devletlerin bulunduğu coğrafya, insan ihtiyaçları bakımından zengin ham madde kaynaklarını barındırmaktadır. Fakat buna rağmen çoğunluğu, dünyanın en fakir ülkeleri içinde yer almaktadır. Bir kısmı ise, kendi kendine yetebilecek zenginliklere sahip iken, içerde yaşanan siyasi çekişmeler ve otorite boşluğuyla başta işsizlik, açlık, yoksulluk, sağlık ve eğitim, güvenlik ve göç sorunlarını yaşar hale gelmiştir. Bunların birçoğu da gelişmekte olan ülkeler de ya şanmaktadır. Elbette ki, gelişmekte olan ülkelerin tamamında devletin başarısızlığından söz etmek mümkün değildir. Ancak hemen hemen hepsinde şu veya bu şekilde, devletin meşruiyet ve geleneksel fonksiyonlarını yerine getirmesi konusunda ciddi sorunlar gözlenmektedir.

Bunun yanında birçok ülke, tamamıyla idarî istikrarsızlık içine düşmüştür. Özellikle Afrika’da bulunan Somali, Etyopya, Cibuti, Sudan, Çad, daha sonra bunlara eklenen Cezayir, Tunus, Libya, Mısır gibi devletler başta gelenleridir. Örneğin Sudan, zengin petrol rezervlerine sahip olmasına rağmen, uzun süredir yaşanan siyasi ve etnik sorunlar sebebiyle elindeki ham madde gücünü, ekonomiye kazandırmakta zorlanmaktadır. Yaşadığı iç sıkıntılar nedeniyle devlet yönetimi, uluslararası camia ile sorunlar yaşamaktadır. Bu nedenle ambargolara tabi tutulmuş, ya da çeşitli sebeplerle saldırılara maruz kalmıştır. Burada yaşanan etnik ve dinî anlaşmazlıklar, devletin kuzey ve güney diye ikiye bölünmesine kadar gitmiş, zengin petrol yatakları güney Sudan’da kalmıştır.

Bugün, İslam dünyasındaki siyasi ve iktisadi gelişmeleri işsizlik, açlık, fakirlik, güvenlik sorunu, siyasi ve etnik çatışma ve gruplaşmalar, otorite boşluğu, halk iradesinin temsil sorunu, eğitim ve kültürel farklılıklar, milli hâsılanın adil paylaştırılamaması, sosyal statü farklılıkları, insan hakları ihlalleri, siyasi oluşum yasakları gibi temel konuları oluşturur. Özellikle işsizlik ve milli hâsılanın adil paylaştırılmaması, hem siyasi hem de iktisadi olayları tetiklemektedir. Bundan dolayı olmalı ki toplum son derece belirgin ve hızlı bir dönüşüm ve değişim sürecine girmektedir.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren birçoğu yeni bağımsızlığını elde etmiş; Örneğin Kuzey Afrika Ülkeleri; Cezayir, Tunus, Libya ve Mısır gibi devletler tam bağımsız olamamışlardır. Sahip oldukları yer altı ve yer üstü zenginliklerini, ekonomiye kazandıramamanın sıkıntıları, halka işsizlik ve fakirlik olarak yansımıştır. Zaman içinde bu sorunlardan kaynaklanan fikrî ve siyasi oluşumlar, halk tabanında kabul görmüştür. Cezayir’de doksanlı yıllarda yapılan seçimlerde, İslamî Selamet Cephesi adındaki oluşum, halkın tercihi ile iktidara gelmiş, ancak sonrasında ülke içinde baş gösteren iç savaşla halk kendi iradesini yönetimde görememiştir. Yine Tunus’ta Nahda hareketi aynı akıbeti yaşamıştır. İki binli yıllarda ise yaşanan geçim sıkıntısı ve işsizlik ülkelerin içinde bulundukları iktisadi durumlar, halkı isyan noktasına getirmiştir. Tunus’ta üniversite öğrencisi seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin 17 Aralık 2010 günü arabasına el konulması sonucu kendisini yakmasıyla tutuşturduğu kıvılcım, neredeyse tüm Arap dünyasında ses getirmiştir. Ciddi halk direnişleri; Cezayir, Tunus, Libya, Yemen ve Mısır gibi ülkelerde yıllarca iktidarı ellerinde tutan idarecilerin yönetimden uzaklaşmasını sağladı. Birçoğunda taşlar yerine oturmamasına, idari anlamda sıkıntılar yaşanmasına rağmen, insanlar haklı isteklerinin takipçisi olmaya devam etmektedirler. Bu ülkelerin bazılarında süreç sonlanmamıştır. Bazılarında ise serbest seçimler yapılmış, halk iradesi ile yeni meclis ve idareciler işbaşına gelmiştir. Ancak gerçekte iktidar gücünü ve ülke ekonomisini büyük oranda ellerinde tutanlar, yeni yönetimlere hayat hakkı tanımamışlardır. Mısır’da 3 Temmuz 2013’te yaşananlar bunun bir örneğidir.

Diğer taraftan 11 Eylül 2001 olayları; İslam dünyasının yeniden yapılanması, siyasi ve ekonomik olarak şekillenmesi için bir başlangıç da olmuştur. Fakat zamanla ortaya çıkan gelişmeler, bunu desteklemedi. Aslında bu olayın asıl amacının, terör korkusu ile İslam dünyasının siyasi ve ekonomik gücünü kontrol altında tutma olduğunu hissettirdi.

Batılı güçler, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere terörün merkezi veya koruyucu devleti olarak gösterdikleri Afganistan ve Irak’ı işgal ettiler. Afganistan’da 1979 Rus işgalinden bu tarafa merkezi bir idare boşluğu yaşanmaktaydı. Ancak Afganistan’ın aynı zamanda kontrol edilemez siyasi güçlerin de üstlendikleri bir merkez olduğu algısı hâkim idi. Diğer taraftan ekonomik gücü de olmayan bir ülkedir. Fakat Afganistan’ı değerli kılan bulunduğu coğrafya ve stratejik konumudur. Afganistan, başta bakır olmak üzere birçok değerli maden rezervine sahiptir. Aynı zamanda Orta Asya’da zengin yer altı kaynaklarının bulunduğu Türkî cumhuriyetlere yakın olması, diğer taraftan ise, Uzakdoğu ve Ön Asya’da gelişmekte olan ve süper güç olma yolunda hızla ilerleyen Çin ve Hindistan’ın bulunması, Amerika ve İngiltere başta olmak üzere müttefikleri için dünya hâkimiyeti açısından önemlidir. Terör korkusu ve güvenlik bahanesiyle işgal edilen topraklarda terörist ararken aslen bu politikalar canlı tutulmaktadır.

Irak kurulduğundan bu tarafa, etnik yapısı ile istikrarı tam yakalayabilmiş bir ülke olamamıştır. Orta Doğu coğrafyasının yaşadığı sosyal statü, tüm varlığı ile burada kendini gösterir. Ülke içindeki etnik yapılar, idarede söz sahibi olabilmek için iktidarda bulunan Baas rejimi ile uzun yıllar mücadele etmiştir. Irak Baas rejimi aynı zamanda, komşuları ile sorunlar yaşayan bir idare olmuştur. 1980 yıllarında İran’la girdikleri savaş, on yıl devam etmiştir. Bu durum devleti ciddi anlamda ekonomik sıkıntıya sokmuş, halk perişan olmuştur. 1990 yılında bir sınır meselesini gündeme getirerek, Kuveyt’i işgal etti ve Arap dünyası ile ilişkileri bozuldu. Başta Suudi Arabistan olmak üzere Araplarla ciddi anlamda ilişkileri olan, Amerika ve müttefikleri I. Körfez Savaşı’nı başlattılar.

11 Eylül 2001’de Amerika’da, Dünya Ticaret Merkezi ve Savunma Bakanlığına düzenlenen saldırılar sonrası Amerika ve müttefikleri, gözlerini I. Körfez Savaşı’ndan sonra tekrar Irak ve Baas rejimine çevirdi. Bu defa Baas rejimini ortadan kaldırmak ve Irak’a demokrasi getirmek üzere hareket ettiler ve Baas rejimini devirdiler.

Aslında Irak petrol üreten ve kendi kendine yeten, verimli arazilere sahip bir ülkedir. Ancak savaş zararlarının tazmini gibi bir yaptırımla karşı karşıya bırakılması, iktisadi olarak sıkıntıya girmesine sebep oldu. Diğer taraftan ülkedeki petrol üretimi ve gelirlerinden pay alma yarışına giren grup ve aşiretler de sorunun başka bir ayağını oluşturdu. Ülkeye getirileceği vadedilen demokrasi de hayat bulamadı. Bu gün gelinen noktada Irak, merkezî idare ve bölgesel yönetimler arasında sorunlar yaşayan bir ülke haline geldi. Etnik ve mezhebî çatışmalar, her gün yaşanan patlama ve saldırılar, ülkede güvenlik sorunlarının yaşanmasına neden olmaktadır. Irak kaosun hâkim olduğu bir ülke halini aldı.

Baas rejiminin yönetimde olduğu, diğer bir Ortadoğu ülkesi de Suriye’dir. Irak’taki kriz burada da yaşanmaktadır. Tunus’ta yanan ateşin kıvılcımı burayı da tutuşturmuş, son yılların en dramatik iç savaşı başlamıştır. Binlerce insan ölmüş ve onbinlerce insan da komşu ülkelere sığınmacı olarak göç etmiştir. Burada yaşanan da yeniden siyasi bir yapılanmanın sancılarıdır.

Bölge ülkeleri Ürdün, Lübnan ve Basra Körfezi Ülkeleri, yoğunluklu olmasa bile siyasi olarak çeşitli yapılanmaların yaşandığı ve alternatiflerin konuşulduğu ülkelerdir.

İslam dünyasının birçok bölgesinde halk aç, fakir, işsiz ve millî hâsılanın adil dağıtılması gibi sorunlarla mücadele etmekte, büyük sıkıntılar içinde yaşamaktadırlar. Diğer taraftan temel insan haklarını kullanamama, güvenlik sorunları, siyasi katılımlardan mahrum bırakılma, baskı ve şiddete maruz kalma sorunların bir başka ayağını oluşturur. Özellikle azınlık olarak yaşadıkları ülkelerde siyasi hakları ellerinden alındığı gibi yaşama hakları bile tehlikededir. Bu durum, uluslararası camia tarafından neredeyse görmezlikten gelinmektedir. Keşmir, Patani, Doğu Türkistan, Arakan, Çeçenistan, Filipinler buralarda yaşayan Müslümanlar, ciddi anlamda sıkıntılar yaşamaktadırlar.

İslam dünyasında halklar, kendine ait olanı sahiplenme bilincine ulaşmıştır. Yaşadıkları ülke topraklarından çıkarılan yer altı ve yer üstü maddî kaynaklardan elde edilen gelirin, kendi bütçesine yansımasını istemektedirler. Ancak bu talepler, yerine göre sorun olmaktadır. Özellikle de başta petrol, altın, bor ve uranyum gibi madenlerin üretim hakları ve bunlardan elde edilen gelirler önem kazanmıştır. Üretim hakkını elinde bulunduran çok uluslu şirketler ile ülke yönetimleri, halkın talepleri noktasında ciddi anlamda umursamaz bir tavır içindedirler. Bu durum da peşinden iç çatışmaları getirmektedir. Devreye başkaca fikrî, siyasi ve sosyal gelişmelerin de girmesiyle, neredeyse İslam dünyasının bütünü her geçen gün siyasi ve iktisadi sıkıntıların yaşandığı coğrafyalar haline gelmiştir. Halkın geçim sıkıntısı, millî gelirden pay alamaması, işsizlik, eğitim ve sağlık sorunları katlanarak artmaktadır.

Globalleşen dünyada halklar müreffeh ülkelerde yaşanan ve meydana gelen gelişmelerden uzak değillerdir. Onların sahip oldukları hakları kendileri de talep etmektedirler. Onlar da diğerleri gibi kendi coğrafyasında müreffeh yaşamak istemektedirler. Özellikle de insanca yaşamanın siyasi ve iktisadi anlamda güçlü bir ülke vatandaşı olmanın hakları olduğunu düşünmektedirler.

 

8. İSLAM DÜNYASININ EKONOMİK YAPISI VE DOĞAL ZENGİNLİKLERİ

İslam dünyası, dünyanın önemli deniz yollarının, su kaynaklarının ve yer altı zenginliklerinin bulunduğu bir bölgede bulunmaktadır. İslam ülkeleri bu anlamda üç büyük kıtanın kesişme noktaları üzerinde kurulmuşlardır. Hava, deniz ve kara ulaşımlarının yapıldığı ana merkezler, İslam ülkelerinin toprakları üzerinden geçmektedir. Bu bakımdan İslam ülkeleri bulundukları coğrafi konum itibariyle stratejik önemi olan bir bölgede yer almaktadır. Bu durum, çeşitli dünya devletlerinin tesir icra etmek istedikleri bir çatışma bölgesi haline gelmesine sebep olmaktadır.

İslam dünyası, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) üyesi elliyedi ve beş gözlemci ülkeden oluşan kuzeyde Arnavutluk’tan (Avrupa), güneyde Mozambik’e (Afrika) ve batıda Guyana’dan (Latin Amerika), doğuda Endonezya’ya (Asya) uzanan bir coğrafi alan üzerinde dört kıtaya yayılmaktadır. İİT ülkeleri tüm dünya coğrafyasının altıda birini ve toplam nüfusunun da beşte birini oluşturmaktadır.

İslam dünyası, önemli su yollarını bünyesinde barındırır. Ayrıca ekonomik olarak bir potansiyel oluşturur. Süveyş Kanalı, Babü’l-Mendep, İstanbul, Çanakkale ve bir tarafı Fas kıyısında bulunan Cebel-i Tarık boğazları, denizleri ve okyanusları birbirlerine bağlayan önemli su yollarıdır.

İslam dünyasının su yolları, özellikle bir asır öncesi Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla, önemini giderek arttırdı ve uluslararası deniz taşımacılığında önemli bir havza hâline geldi. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla birlikte Kuzeydoğu Afrika ile Arap yarımadası arasında yer alan Kızıldeniz de dünyanın en önemli bir geçiş güzergâhı oldu. Akdeniz’in Süveyş Kanalı ve Babü’l-Mendep Boğazı ile Hint Okyanusu’na açılmasını sağlayan bu deniz, gerek petrol taşımacılığı gerekse de temel ticari malların ve askerî kuvvetlerin nakli açısından anahtar rol oynamaya başladı.

İstanbul ve Çanakkale boğazları; Tuna nehri yolu ile orta Avrupa ve Karadenizi Akdenize, buradan da Okyanuslara bağlayan önemli geçiş yolları içinde yer alır. Aynı zamanda bu iki boğaz, stratejik önemi haizdir. Bengal Körfezi, Bengladeş’in dünyaya açılmasını sağlarken, Güney Çin Denizi de, Doğu Malezya, Borneo, Bruney ve Güney Filipinler’e bakan önemli bir denizdir.

İslam dünyası Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının buluşma noktasındadır. Tarihî ipek ve baharat yolu kendi toprakları üzerinde bulunmaktadır. Tarihte gördükleri işlevi, bugün uluslararası transit, kara ve deniz taşımacılığı olarak yerine getirmektedirler. Bu bakımdan önemli ekonomik bir kalem de kara taşımacılığıdır.

İslam dünyasında ekonomik yapı içinde tarım sektörü, ekonominin itici gücü olarak öne çıkar. Bunun yanında insan gücü de büyük bir potansiyel olarak kendini gösterir. Ancak en önemli yapı ham madde üretimidir. İslam dünyası bir bütün olarak ele alındığında, dünyanın pek az ülkesinde veya bölgesinde bulunan yer altı ve yer üstü kaynaklarından daha fazlasına sahiptir. Sahip oldukları kaynaklar dünya üretimi içinde önemli bir yekûn oluşturur.

İslam ülkeleri ekonomik açıdan diğer ülkelere nazaran önemli avantajlara da sahiptirler. Zirai zenginlikler bakımından geniş tarım alanlarına sahiptirler ve büyük nehirlerle verimli topraklarını sulamaktadırlar. Nil, Nijer, Malviyye ve Sus nehirleri Afrika’da; Dicle, Fırat, Sind, Ganj, Seyhun, Ceyhun, Asi, Ürdün nehirleri de Asya’da bulunmaktadır. Bu nehirlerin geçtiği ova ve denize ulaştıkları deltalarda çeşitli zirai ürünler iklim şartlarına göre yetişmektedir.

Bölge ülkelerine göre, pirinç Malezya, Bangladeş, Pakistan, Mısır ve Endonezya’da, buğday Türkiye, İran, Afganistan, Pakistan, Suriye, Mısır, Irak ve Kuzey Afrika ülkelerinde, Akdeniz ikliminin hâkim olduğu ülkelerin sahillerinde ise turunçgiller ve çeşitli meyveler yetiştirilmektedir.

İslam dünyası, tabii kaynaklar bakımından ise oldukça zengindir. Petrol ve doğalgaz bakımından tüm dünya rezervlerinin % 70’in üzerindedir. Basra Körfez’inde, Suudi Arabistan, Irak, İran, Kuveyt, Katar, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri zengin petrol yataklarına sahiptirler. Kafkaslar, Azerbaycan ve Hazar Denizi çevresinde zengin petrol yatakları bulunmaktadır. Süveyş Kanalı bölgesinde Mısır, Kuzey Afrika bölgesinde Libya ve Cezayir, Batı Afrika’da Nijerya, Güneydoğu Asya’da Endonezya ve Bruney en zengin petrol ve doğalgaz rezervlerine sahip ülkeler arasındadır. Gübre sanayinde kullanılan fosfat da, Fas, Cezayir ve Tunus, Senegal, Mısır, Ürdün ve Suriye’de çıkarılmaktadır. Metalürji sanayinde kullanılan dünya Krom üretiminin %45’i İslam ülkelerinden sağlanmaktadır. Özellikle Türkiye, İran, Pakistan ve Sudan krom madeni açısından önde gelen ülkeler arasında yer alır. Demir ise, Malezya, Türkiye, İran, Pakistan, Mısır, Gana, Moritanya, Cezayir, Tunus ve Fas’ta üretilmektedir. Ayrıca manganez, kalay, kobalt gibi önemli yer altı madenleri de yine İslam ülkelerinde önemli oranlarda çıkarılmaktadır.

Türkiye yalnız başına dünya bor rezervlerinin % 72’sine sahip bir ülkedir.

İslam dünyasının ekonomik potansiyeli içinde, turizmin de önemli bir yeri vardır. Tarihi, doğası, güneşi ve denizi ve en önemlisi ise kadim medeniyetlere ev sahipliği yapmış olması, buralardaki tarihi mirasın ve kültürel değerlerin görülmesi açısından turizm sektörünü canlı kılmaktadır. Turizmden elde edilen gelir, büyük meblağlara tekabül eder. Neredeyse ülke bütçelerinin en önemli gelir kalemleri içinde turizm sektörü büyük yer işgal eder. Türkiye, Mısır ve Ürdün bu ülkelerin başında gelmektedir.

Bir diğer ekonomik potansiyel de havayolu taşımacılığıdır. Başta Türkiye olmak üzere, diğer bazı İslam ülkelerine ait havayolu şirketleri, dünyada emsalleri ile rekabet edebilecek hâle gelmişlerdir. Yer hizmetleri ile beraber en uzak noktalara uçmaları, kaliteli hizmet ve transit yolcu aktarımları sektörel anlamda ekonomik olarak önemli gelişmelere neden olmaktadır.

İslam dünyası, istatistik oranlarla belirtilen ürünlerle dünya ticaretinde oldukça önemli yere sahiptir. İslam dünyasının ham madde potansiyeli bakımından çek geniş topraklara sahiptir. Ancak, İslam dünyasının ekonomik kaynak potansiyelinin karşılaştığı önemli riskler de vardır. Çeşitli nedenlerle bunların büyük bir bölümü işlenememekte, madenlerin önemli bir kısmı çıkarılamamaktadır. Ayrıca bu zenginlikleri barındıran İslam ülkelerinin birçoğunda bugün siyasi, sosyal ve en önemlisi de teknik yetersizlikler yaşanmaktadır. Bu yüzden olmalı ki, İİT üyesi ülkeler az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kategorisinde yer almaktadır. Bundan dolayı bu ülkeler, dünya ekonomik oluşumları içinde kendilerine özgü bir yapılanmada yer almışlardır. İİT ülkeleri istisnai birkaç ülke haricinde dünya nüfusu, hâsılası ve ihracatı sıralamasında çok gerilerde kalmaktadırlar.

İslam dünyasında İİT ülkeleri, tarım ve ekilebilir arazi, enerji, madencilik ve insan kaynakları gibi farklı alanlar ve sektörlerdeki potansiyel ekonomik kaynakları sayesinde önemli düzeyde gelir oluşturmaktadırlar. Bu hâliyle İslam dünyası sahip olduğu ekonomik potansiyel ile stratejik bir konumdadır.

İslam ülkelerinin sahip olduğu boğazları ve denizleri, İslam alemine stratejik ve askerî bir önem kazandırmaktadır. Bu önem dolayısıyladır ki günümüz İslam ülkelerinin bulunduğu bu coğrafi bölge, öteden beri avrupalı sömürgeci devletlerin dikkatini çekmiş ve İslam ülkeleri üzerinde nüfuz sahibi olan devletler arasında bile çeşitli ihtilafların ve anlaşmazlıkların çıkmasına sebep olmuştur.

Son zamanlarda İslam dünyası sahip olduğu zenginliklerin farkında olmuştur. Dünya ham madde üretiminde önemli yere sahip olan, başta petrol, doğalgaz, bor ve uranyum diğer yer altı ve yer üstü kaynakları işleyerek pazarlama sürecine girmişlerdir. Ancak bu ve benzeri sektörleri ellerinde tutan güçler ile rekabet edecek seviyeye gelebilmiş değillerdir. Başka bir noktadan bakıldığında ise, kotalar konmak suretiyle ihracat sınırlamaları getirilmektedir.

Ancak son yıllarda İİT’ye bağlı yeni oluşumlar ve ticari kuruluşlar, devletler arası geliştirilen siyasi, sosyal ve ekonomik iş birliklerin İslam ülkeleri arasındaki ticaret hacminin artırılmasında büyük bir sorumluluk üstelenmektedir.

 

9. İSLAM DÜNYASINDAKİ İLMÎ VE FİKRÎ GELİŞMELER

Miladi 610 yılında Mekke’de Hz. Muhammed’in (s.a.v) tebliği ile başlayan son tevhid dini İslam, kısa sürede tüm dünyaya yayılmış, dünya tarihini gerek siyasi, gerek sosyal ve gerekse ekonomik vd. alanlarda etkilemiş ve bütün kıtalara yayılmış büyük bir dindir. Ancak bu dinin yayılması ve yükselmesinde genellikle savaşlar, barışlar yani siyasi olaylar ön plana çıkarılır. Halbuki insanlar sadece savaş yapıp devlet kurma ve devlet yıkma ile zaman geçirmemişler; dinî, sosyal, ilmî ve ekonomik hayatlarına büyük tesirler eden medeniyetler de kurmuşlardır. Müslümanlar da uygun ortam ve şartlarda tüm dünyayı etkileyecek bir medeniyetin kuruluşunu ve yükselişini gerçekleştirmişlerdir. Bu medeniyet, kaynağını ilahî bir dinden alan “İslam Medeniyeti”dir.

Müslümanlar daha Asr-ı Saâdet ve Hulefâ-i Râşidin dönemlerinden ve özellikle hicri II./ miladî VII. asırdan itibaren ilmî ve fikrî alanda büyük bir gayret ve çalışma içine girdiler. Öncelikle İslam topraklarının ulaştığı ve komşu oldukları Hind, Çin, Yunan medeniyetlerinden daha başlangıç safhasında olan bilim eserlerini Arapça’ya tercüme edip bunlar üzerinde yoğun bir çalışma başlattılar. Müslümanlar bu eserlerden faydalanıp, kendileri de bu ilimler üzerine bir şeyler koydular. Öyle ki daha miladi 800’lü yıllardan itibaren Müslümanlar bu ilk merhaleyi, yani başka milletlerden almayı bırakıp kendileri üretmeye başladılar ve diğer medeniyetlerin geldiği ilmî seviyeleri aştılar.

Özellikle miladi 830 yılında Abbasiler’den halife Me’mun’un Bağdat’ta kurduğu “Beytü’l- Hikme” adlı eğitim kurumu, her tür renk, dil, din ve milletten bilim adamlarını içinde barındıran, zengin kütüphanesi ile o güne kadar dünyada eşi benzeri görülmemiş bir akademik araştırma merkezi hâline geldi. Hz. Peygamberin Mescid-i Nebevi’si ve Ashab-ı Suffa’yı örnek alan Müslümanlar camileri, mescidleri ve bunların yanlarına yapılmış küçük bölmeleri ilmî çalışmaların en canlı olduğu birer merkez hâline getirdiler. Aynı asırda bugünkü İspanya ve Portekiz topraklarında Endülüs İslam Devleti’ni kurmuş olan Müslümanlar, bilimsel çalışmalarda büyük merhaleler kaydettiler. O gün karanlıklar içinde yaşayan Batı’da, kilise mensupları hariç kimse okuma-yazma bilmezken, Endülüs’te neredeyse okuma-yazma bilmeyen kimse kalmamıştı. Kurtuba Camisi bir üniversite kapsamında ilmî çalışmaların merkezi olurken, sadece yazma eserlerden oluşan 400 bin kitabı içinde barındıran Kurtuba Kütüphanesi ve diğer birçok kütüphane bütün dünyanın çekim merkezi hâline gelmişti. Bu sırada okumayazma öğrenmek ve ilmî çalışma yapmak isteyen Batılı gençler kilisenin Afaroz yetkisinden korkarak gizli yollarla Endülüs’e geliyor, Müslümanlardan ilim öğreniyorlardı. İşte bu öğrenciler vasıtası ile batı, ortaçağ karanlıklarından çıkmaya, birtakım icat ve keşifler yapmaya başlayacak bu çalışmalar da reform ve rönesansın temellerini oluşturacaktı.

Müslümanların bilimsel çalışmalardaki bu ilerlemeleri, tüm dünyayı etkilemeleri ve en üst medeniyet konumunda olmaları 17. yüzyılın başına kadar 800 yılı aşkın bir süre devam etti. Müslümanlar bu süre içinde eski ilimleri geliştirip yeni ilim dalları kurmakla kalmayıp ileride kurulacak bazı ilimlerin temellerini de attılar.

Mesela, Müslümanlar daha miladi 700’lü yıllarda kimya ilmini bir tecrübi ilim olarak kurdular. Bunu kuran şahsiyet “Câbir b. Hayyan” idi. Onun bu alandaki kitaplarını nihayet 400 yıl sonra Batılılar alıp ülkelerine getirdiler ve bu âlime “Geber” dediler. Nitekim bu büyük İslam âliminin, bugün bile bazı Batı müzelerinde çizilmiş resmi müze duvarlarında asılıdır. Cabir b. Hayyan, Kimya ilminde o kadar büyük bir merhale kat etmişti ki, Batılı bilim adamları ancak x. asır sonra yani XVIII ve XIX. yüzyılda onun ortaya koyduğu bilgilere nihayet ilave edebilecekleri bir şeyler geliştirmeye başladı.

Müslümanlar daha miladi 900’lü yıllarda astronomide o kadar ilerlediler ki dünyanın bir eğimi olduğunu ve bunun 23,5 derece olduğunu bulmuşlar ve bu eğimde bir artma veya eksilme var mı, sorusunu tartışır hâle gelmişlerdi. Bunu araştırmak için Rey şehrinde bir Rasathane (bir nevi uzay istasyonu) bile kurdular. 30 yıllık araştırmadan sonra dünyanın eğiminin 2000 yılda aşağı yukarı bir derece azaldığını buldular. Nihayet IX. asır sonra Batılılar bu eğimi gök mekaniği ile ispat edebildiler.

Ancak 17. yüzyılın başından itibaren Müslümanlar farklı sebeplerle yavaş yavaş Batılılar ve Batı medeniyetinin gerisinde kalmaya başladılar.

Bununla birlikte İslam dünyasında XX. asrın ikinci yarısından itibaren oldukça önemli gelişmeler kaydedilmeye başlanmıştır. Bu gelişmelerin ilki akademik sahada olmuştur. Yani Müslüman ilim adamları bu sahaya merak salmış, araştırmalara başlamışlardır. Malezya’dan Pakistan’a, Türkiye’den Avrupa’daki Müslümanlara kadar bu alanda “İslam Araştırma Enstitüleri” ve “Bilim Araştırma Merkezleri” kurmuşlardır.

Özellikle Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığının öncülüğünde kurulan Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezinin
çalışmaları dikkat çekmektedir. En önemli çalışması İslâm Ansiklopedisi’dir. Kırk dört ciltte tamamlanan İslâm Ansiklopedisi’nde bir kısmı yurt dışından olmak üzere, konusunda uzman 2000’i aşkın yazarın maddesi bulunmaktadır.

Bunun yanında İslam dünyasının değişik yerlerinde akademik ve sivil olarak ilmî ve fikrî planda ciddi anlamda çalışmalar yapılmaktadır. Bu önemli çalışmaların merkezinde Prof. Dr. Fuat Sezgin gibi önemli bir Türk bilim adamı da yer almaktadır. Son olarak bir Türk bilim adamı Prof. Dr. Aziz Sancar’a, DNA onarımı üzerindeki yaptığı çalışmalar ile Nobel Kimya ödülü verilmiştir. Bu durum hem ülkemiz, hem de İslam dünyası için ilmî çalışmaların geldiği nokta açısından önemli bir gelişmedir.

 

10. İSLAM DÜNYASINDA MEDENİYETLER ARASI İLİŞKİLER VE KÜLTÜREL GELİŞMELER

İslam medeniyeti Hz. Peygamber Dönemi’nden bugüne kadar 1400 yıl gibi bir süre içinde birçok Müslüman halkların katkısı ile oluşmuş ve çeşitli evrelerden geçerek sağlam temeller üzerine yükselmiş, dünya tarihinin sayılı medeniyetlerin başında gelir. Bu medeniyetin yükselişinde öncelikle Araplar, İranlılar ve özellikle Türklerin büyük katkısı bulunmaktadır. Bununla birlikte doğuda Endonezya ve Malezya’dan batıda (İspanya dâhil) Orta Avrupa içlerine kadar; kuzeyde Kafkaslardan güneyde tüm Arap yarımadası ve Orta Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada kurulan İslam devletleri veya bu bölgelerde yaşayan Müslüman halklardan her birinin bu medeniyetin yükselişinde payı vardır.

Bu medeniyet zirvelere yükselerek en az 800 yıl tüm dünya medeniyetlerini etkilemiş, dünya genelinde birçok medeni ve fikrî gelişmenin öncülüğünü yapmış parlak bir medeniyettir. Asıl ana kaynağı Kur’an, Sünnet ve Müslüman milletlerin kültürleri olan İslam medeniyeti, Hind, Çin, Mısır, Grek, Sasani ve Roma Medeniyeti gibi medeniyetlerden de faydalanmıştır. Müslümanlar gerek İslam fetihleri, gerekse İslam’ın ortaya koyduğu örnek hayatla kısa zamanda İslam’ın üç kıtada çığ gibi yayılmasını sağlamışlar, dolayısıyla bu medeniyetlerin halkları ile iç içe girmiş veya onlara komşu olmuşlardır. Tabii olarak bu medeniyetlerden etkilenmişler; ardından da, aldıklarından çok daha fazlasıyla diğer medeniyetleri etkilemişlerdir.

Çünkü İslam doğru, iyi, güzel olan her şeye kucak açar. Aldığı bilgi, teknik ve değerlerin kime ait olduğuna değil, onların neticelerine bakar. Yeter ki aldığı değerler ve medenî unsurlar İslam’a ters düşmesin.

Hz. Peygamber Hendek Savaşı’nda Selmân-ı Fârisî’nin, İranlıların yaptığı gibi Medine’nin etrafına hendek kazılarak şehrin savunulması fikrini benimsemiş ve bunu uygulamıştır. Yine aynı savaşta zaman kış olduğu için, geceleri çok soğuk olduğundan kendisi için keçeden kurulan Türk çadırını kullanmıştır. Yani Hz. Peygamber, faydalı olan bu teknik ve uygulamaları, o gün henüz Müslüman olmayan İranlılar’ın veya Türkler’in âdetidir diye reddetmemiştir.

Bu anlayışın ışığında Müslümanlar, Hintlilerden matematik ve özellikle rakamları; Mısırlılardan ilk kimya bilgilerini, Greklerden felsefe ve mantık ilmini, Çinlilerden pusula, barut ve kağıt yapımını almaktan hiç çekinmemiştirler. Onlar bu ilim ve teknikleri ilk olarak kimden aldıklarını da hiç gizlememiş, onların hakkını teslim etmişlerdir.

Ancak Müslümanlar, daha başlangıç safhasında olan bu bilgi ve teknikleri aldıktan sonra onları geliştirmişler, o güne kadar dünyada hiçbir medeniyetin ulaşamadığı zirve noktalara ulaşmışlar ve bu sefer asırlarca o medeniyetleri (özellikle batı medeniyetini) etkilemişlerdir. Gerek Abbasiler zamanında Bağdat, gerek Endülüs/İspanya Müslümanları zamanında Kurtuba, gerekse Osmanlılar zamanında İstanbul, ortaçağ karanlığında yaşayan Batı’nın karanlıklardan çıkmasında, Reform ve Rönesans hareketlerinin başlamasında ve Batı’nın bu günlere gelmesinde büyük pay sahibidirler. Çünkü medeniyetin zirvelerini zorlayan Müslümanlar, var olan bilimleri geliştirmekle birlikte birçok yeni bilim dalları ortaya koymuş ve hatta gelecekte kurulacak uzay ve teknoloji bilimlerinin ilham kaynağı ve fikir babası olmuşlardır. Nitekim iyi araştırılıp tetkik edildiğinde bugün batının bilim ve teknolojide geldiği noktayı, büyük ölçüde Müslüman bilim adamlarına borçlu olduğu görülür.

Netice itibariyle medeniyetlerin diğer medeniyetlerden etkilenmeden tek başına yükselmesi veya bir medeniyeti sadece belli bir halkın veya ırkın yükseltmesi mümkün değildir. Tabi ki İslam medeniyetinin yükselmesinde tarihî misyonlarından dolayı bazı Müslüman halkların daha fazla etkisi vardır. Ancak bu medeniyetin yükselmesinde, İslam dairesine giren tüm halkların ve daha önceki medeniyetlerin payı mevcuttur. Bugün Batı medeniyeti geldiği noktaya sadece kendi çalışmaları ile değil, diğer medeniyetlerden ve özellikle İslam medeniyetinden aldığı yüksek bilgi ve teknik bilgilerle gelmiştir. Maalesef bugün Batı, bunu ifade etmemekte, sanki her şeyi kendisi yapmış gibi bir tavır içine girmektedir.

 

11. İSLAM DÜNYASININ SİYASİ VE ULUSLARARASI TEŞEKKÜLLERİ

İslam dünyası da kendi içinde diğer dünya ülkelerinde olduğu gibi uluslararası ilişkileri geliştirmek üzere teşekküller oluşturmuştur.

İslam dünyası, Osmanlı Devleti’nin yıkılması ile çok parçalı bir yapıya bürünmüştür. İşgaller ve istilalar neticesinde ortaya birçok devlet çıkmıştır. Sadece Ortadoğu, Afrika ve Balkanlar’da bağımsız ve yarı özerk elliye yakın devlet vardır. Bu devletlerin kendi aralarında ve diğer dünya ülkeleriyle ilişkiler kurma zorunluluğu vardır. Çünkü bir devletin çevresi ve diğer dünya devletleri ve teşekküllerle işbirliği yapmadan mevcudiyetini devam ettirmesi mümkün değildir.

Yaşanan ve yaşanabilecek olan sorunlara ortak müdahale etme zorunluluğu vardır. İslam dünyası için örneğin; Balkanlar’da Bosna, Kosova; Ortadoğu’da Filistin, Lübnan, Suriye, Irak ve Yemen; Afrika’da Somali, Eritre, Orta Afrika Cumhuriyeti; Kafkaslar’da Çeçenistan, Dağlık Karabağ ya istila edilmiş ya da bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Bu ve benzeri sorunlar ile İslam coğrafyasının bütününde yaşanan tüm problemlerin ortadan kaldırılması için acil çözümler üretilmesi gereklidir.

Özellikle Ortadoğu’da Filistin meselesinin ortaya çıkması, Kudüs’ün işgali, İslam dünyasının yaptırım gücü olan uluslararası teşekküllere sahip olmasını mecbur kılmıştır. Bu durum sadece siyasi olaylar için değildir.

İslam dünyası geri kalmış veya kalkınmakta olan ülkelerden oluşmaktır. Bu ülkelerde işsizlik, fakirlik ve gıda yetersizliğinden kaynaklanan çocuk ölümleri, hat safhaya ulaşmıştır. Sosyal ve ekonomik açıdan insanlar, temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek parasal güce sahip değillerdir. Dünyanın bozulan ekolojik yapısı, en çok bu ülkeleri etkilemektedir. Artan kuraklık tarım yapmayı zorlaştırdığı gibi, tatlı su kaynaklarını da yok etmektedir. Özellikle Afrika ülkelerinde ciddi anlamda içme suyu ihtiyacı ortaya çıkmıştır.

Bazı bölgelerde ortaya çıkan iç savaşlar ve kabile anlaşmazlıkları göç olgusunu ortaya çıkarmıştır. Göç olaylarının yaşandığı ülkelerin başında yine Afrika ülkeleri gelmektedir. Orta Afrika Cumhuriyeti, Uganda ve diğer ülkeler başı çekmektedir. Son zamanlarda Suriye, Mısır ve birçok ülkedeki iç karışıklıklar göç olgusunu hızlandırmıştır.

İslam dünyasının içinde bulunduğu bu şartlar; yaptırım gücü olan, siyasi ve bölgesel işbirliğini geliştirecek, ekonomik ve ticari hayatı canlandıracak teşekküllerin kurulmasını mecbur kılmıştır. İslam dünyasında bu manâda oluşturulmuş teşekküller, etkin olarak yer almaktadır.

Bunların en başta geleni, İslam Dünyası İslâm İşbirliği Teşkilatı İİT’dir. Esas amacı İslam Dünyası’nın hak ve çıkarlarını korumak, üye devletler arasında işbirliği ve dayanışmayı güçlendirmek olarak belirlenmiştir. Bu teşkilat, (İslam Konferansı Örgütü), 21 Ağustos 1969 tarihinde İsrail’in işgali altında bulunan Kudüs’teki, el-Aksa Mescidi’nin yakılmasının İslam Dünyası’nda uyandırdığı tepki üzerine, (22– 25 Eylül 1969) tarihlerinde Rabat’ta ilk kez düzenlenen İslam Zirve Konferansı’nda alınan bir kararla kurulmuştur.

Örgütün ismi 2011 Haziran ayında Astana’da düzenlenen 38. Dışişleri Bakanları Konseyi’nde İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) olarak değiştirilmiştir. Türkiye kuruluşundan itibaren İİT’ye üye ve faaliyetlerinde etkin rol üstelenen bir ülkedir. Bir önceki genel sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Türkiyeli bir diplomat idi. Şu anki genel sekreteri ise Suudi Arabistanlı İyad Medeni’dir.

İslam dünyasında ekonomik anlamda önemli bir yeri olan kuruluşlardan biri de İslam Kalkınma Bankası’dır. 7 Aralık 1973’te, tamamı eski ismi ile İslam Konferansı Örgütü’ne (İİT) üye 7 ülke tarafından, geri kalmış İslam ülkelerini kalkındırmak amacıyla kurulmuş olan kurumdur. Merkezi Cidde’dedir.

Görevi İİT üyesi ülkeler arasında ticaretin arttırılması bankanın stratejik amaçları arasında ve bunun için finansman imkânları sağlamaktadır.

Ticaret kredileri için 2005 yılından beri banka şemsiyesi altında faaliyet gösteren Uluslararası İslam Ticaret Finans Kuruluşu (International Islamic Trade Finance Corporation) ticaretin gelişmesine önemli katkı sağlamaktadır. Türkiye, bu kuruluşta icra kurulunda bir üye ile temsil edilmektedir.

İslam Kalkınma Bankası, yıllar önce oluşturduğu bir fon ve organizasyon ile her yıl Mekke’de, Hac mevsiminde kesilen kurbanların etlerini yoksul ve açlık sıkıntısı çeken İslam ülkelerine ulaştırmaktadır.

 

12. TÜRKİYE İLE DİĞER İSLAM ÜLKELERİ ARASINDAKİ İLİŞKİLER

Türkiye, Osmanlı Devleti’nin mirası üzerinde kurulmuştur. Bundan dolayı Türkiye’nin Orta Asya’dan Balkan ülkelerine; Afrika’dan Güney Asya’ya kadar olan bu coğrafyada yaşayan Müslümanlarla geçmişten gelen bir kardeşlik bağı bulunmaktadır. Nitekim Kırım, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya ve Arnavutluk’tan göç etmek zorunda kalan Müslümanlara Türkiye’nin kol kanat germesi bu kardeşlik bağının en güzel örneğidir.

Balkan ülkelerinde Türklerin soydaş toplulukları yaşamaktadır. Dolayısıyla Balkanlar’da çıkan bunalımlar Türkiye’yi de etkileyecek yapıdadır. Bu nedenle devlet olarak Balkanların barış ve istikrarına büyük önem verilmektedir. Türkiye, bu çerçevede Bosna Hersek ve Kosova krizleri sırasında kan dökülmesini önlemek için yürütülen uluslararası faaliyetlerde hep ön planda yer almıştır. Bölge ekonomisinde etkili olan Türkiye, Güneydoğu Avrupa İşbirliği Girişimi (SECI) içinde aktif siyaset izlemiştir.

Türkiye’nin Ortadoğu’yla köklü, tarihî, kültürel ve geleneksel bağları vardır. Türkiye bölgenin bütün halkları ve ülkeleriyle dostça ilişkiler geliştirmeyi amaçlamaktadır. 11 Eylül Saldırısı sonrasında bölgede güvenlik durumu büyük ölçüde bozulmuştur. Türkiye buradaki barış ortamının bozulmaması için büyük gayret göstermektedir. Filistin’in El-Halil kentindeki Geçici Uluslararası Mevcudiyet’teki (TIPH) varlığı ve Lübnan’daki BM Barış Gücü UNIFIL’e katılımı bunun somut göstergelerinden bir kaçıdır. Ayrıca, Paris’te Filistin Devleti için düzenlenen Uluslararası Bağışçılar Konferansı’nda da aktif bir rol oynamıştır.

Türkiye, Filistin ile İsrail arasındaki mevcut krizin aşılması için de aktif rol oynamaktadır. Bu amaçla
yapılan bölgesel ve uluslararası görüşmelerde sorunun çözümü için bir dizi temaslarda bulunmaktadır. Filistin sorununun çözümü için yapılan diplomatik faaliyetlerin yanında, Filistin halkına yönelik yardım faaliyetleri de arttırılmıştır. Bu amaçla 2003 yılında bir acil eylem planı kabul edilmiştir. Ayrıca 2005’te Ramallah’ta TİKA Ofisi açılmış, küçük ve orta ölçekli projelerle Filistin’in kalkınmasına destek sağlanmıştır.

Türkiye, Ortadoğu’daki etkin politikasını Suriye krizinin çözülmesi için de sürdürmektedir. Krizin aşılması için taraflar arasında yapılan uluslararası toplantılara zaman zaman ev sahipliği yapmakta, ya da toplantılarda hazır bulunarak biran önce Suriye’de huzurun temini için alınacak önlemlerin hayata geçirilmesinde görevler üstlenmektedir. Türkiye komşuları içinde 877 Km. ile en uzun sınıra sahiptir. Sınırda bulunan birçok yerleşim birimlerinde her iki ülkeden akraba olan vatandaşlar yaşamaktadır. Zaman zaman Suriye topraklarında meydana gelen çatışmalar; Türkiye’nin sınırına yakın yerleşim birimlerinde yaralamalı ve ölümlü sonuçlar ortaya çıkarmaktadır. Şanlıurfa ve Hatay illerimizin birçok yerleşim birimlerinde bunlar yaşanmıştır. Suriye’deki çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye sığınan yüzbinlerce insan vardır. Ülkemizde ne kadar Suriyeli sığınmacının bulunduğunun kesin rakamı bilinmemekle beraber, ancak Hatay, Kilis, Gaziantep, Şanlıurfa gibi illerimizde Türkiye’nin uluslararası kuruluşlarından olan TÜRK KIZILAYI ve AFAD tarafından oluşturulan çadır kentlerde yaşayan sığınmacıların sayıları kayıt altına alınmaktadır. Buralarda yaşayan sığınmacıların sağlıktan eğitime varıncaya kadar tüm ihtiyaçları giderilmektedir.

Türkiye’nin Orta Doğu’da artan etkisi ve yapıcı katkıları bölge ülkeleri tarafından da takdirle karşılanmaktadır. İİT (İslâm İşbirliği Teşkilatı) bir önceki genel sekreterliğine bir Türk’ün getirilmesinin yanı sıra, Arap Birliği zirve ve dışişleri bakanları toplantılarına ülkemizin davet edilmesi bu durumun göstergelerindendir.

Arap Birliği ile ülkemiz arasında 2004 yılında bir mutabakat muhtırası imzalanmıştır. 2006 yılında yapılan dışişleri bakanları toplantısında Türkiye ile işbirliğinin Türk Arap Forumu çatısı altında güçlendirilmesine karar verilmiştir. Ayrıca bu toplantıda Arap Birliği üyesi ülkelerin, Türkiye’nin BM Güvenlik Konseyi 2009-2010 Dönemi Geçici Üyeliği için oy birliğiyle destek vermeleri de ilişkilerin boyutunun ne derece ivme kazandığını göstermektedir.

Türkiye’nin Orta Asya ve Güney Kafkasya bölgesinde bulunan ülkelerle köklü tarihî ve kültürel bağları bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye SSCB’nin dağılmasının ardından bölge ülkelerinin bağımsızlıklarını hemen tanımıştır. Yukarı Karabağ, Güney Osetya, Abhazya gibi problemler bölgedeki barışın en büyük engellerindendir. Türkiye kronikleşmiş bu sorunların çözümü için bölgede aktif bir rol oynamaktadır.

Türkiye, Balkanlar başta olmak üzere Osmanlı devletinin bıraktığı tarihi mirasa sahip çıkmaktadır. Birçok coğrafyada yıkılan harap olmuş eserlerin yeniden inşasını ve restorasyonunu gerçekleştirmektedir. Öte yandan azınlık olarak yaşayan soydaşlarımızın ve bunun yanında diğer Müslümanların her tür maddî ve manevî ihtiyaçlarını da karşılamaktadır. Japonya’da bulunan Tokyo Camii ile Yunanistan’da Atina Camii bunlara birer örnektir. Orta Asya Türk Cumhuriyetleri’nde Diyanet İşleri Başkanlığı’nın (DİB) öncülüğünde onlarca camii inşa edilmiştir. Diğer taraftan aşağıda sıralanan diğer kuruluşların marifetiyle de okullar, hastaneler, aşevleri gibi doğrudan insan ihtiyacını karşılayan kurumların yapımı gerçekleştirilmiştir. Başta Afrika olmak üzere, İslam Dünyası’nın her bir coğrafyasında yaşayan insanların dinî, kültürel, sağlık ve tabiî felaketler sonu ortaya çıkan her tür ihtiyaçlarına el uzatılmaktadır. Bunları; TİKA, DİB, AFAD, TÜRK KIZILAYI, YURTDIŞI TÜRKLER VE AKRABA TOPLULUKLARI BAŞKANLIĞI gibi ulusal ve uluslararası kuruluşlarımız eliyle gerçekleştirmektedir.

Orta Asya Cumhuriyetleri, bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dış dünyaya Türkiye üzerinden açılmışlardır. Türkiye, bir bakıma bu ülkeler için bir pencere olmuş, dünya ile bütünleşmeleri sürecinde de onların önemli bir ortağı hâline gelmiştir. Bu çerçevede, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin BM ve AGİT gibi uluslararası örgütlere üye olmalarında Türkiye her türlü yardımda bulunmuştur.

Bölge ülkeleriyle ilişkilerimiz kültür ve eğitim alanlarında da hızla gelişmiştir. Bu ülkelerden Türkiye’ye öğrenim için gelen öğrenciler için “Büyük Öğrenci Projesi” adı verilen kapsamlı bir burs programı başlatılmış ve yaklaşık 18 bin öğrenciye burs imkânı sağlanmıştır. Ülkemizin öncülüğünde kurulan TÜRKSOY (Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi) ortak kültürümüzün geliştirilmesi ve tanıtımı konusunda çeşitli kültürel faaliyetler gerçekleştirmektedir.

Türkiye’nin Afrika ülkeleri ile ilişkileri çok boyutlu olarak sürdürülmektedir. Bu amaçla 1998 yılında Afrika’ya açılım eylem planı oluşturulmuştur. 2005 yılı devlet tarafından “Afrika Yılı” ilan edilerek bu kıtada yer alan ülkelerle ilişkilere ivme kazandırılmıştır. Türkiye, Afrika’da yer alan iç çatışmaların önlenmesi için önemli katkılarda bulunmaktadır.

 

13. İSLAM ÜLKELERİ VE BUNLARIN ULUSLARARASI TEŞEKKÜLLERLE İLİŞKİSİ

Giderek büyüyen, büyürken küçülen ve her geçen gün biraz daha karmaşıklaşan bir dünyada yaşıyoruz. Bugün, Birleşmiş Milletler örgütüne üye olan ulus devlet sayısı 193’tür. Bu sayının artması da bekleniyor. Diğer taraftan, özellikle iletişim ve bilişim alanında devrim sayılacak teknolojik gelişmelerle dünyamız küçülüyor. Ama aynı zamanda, güvenlik, ekonomi, iklim değişikliği, açlık, yoksulluk ve gıda alanlarında da dünya büyük riskler altında. Yani giderek karmaşıklaşan bir dünyada yaşıyoruz. En genel anlamda, uluslararası ilişkiler, dünyamızda ülke içi değil, ülkeler arası ilişkileri anlamaya çalışır, bunu yaparken, ağırlığı
devletler arası ilişkilere verir.

İslam ülkeleri diğer dünya devletleri ile tabii olarak ilişkileri kurmak zorundadır. Çünkü onlarda bu dünyanın bir parçasıdır. Kurulan ilişkilerin ana noktası siyasi, ticari ve askerî olduğu kadar sosyal, kültürel, insan hak ve özgürlükleri, dünya barışının temini gibi iş birlikleridir. Bugün dünyanın çözüm bekleyen birçok sorunu vardır. Bu sorunların altından sadece bir ülke, ya da devlet veya ulusal bir kuruluşun tek başına kalkması mümkün değildir. Örneğin küresel ısınma, kuraklık, yoksulluk gibi konular uluslararası iş birlikleriyle giderilebilir. Kaldı ki bu tür sorunlar, sadece belli bir kıtanın veya coğrafyanın sorunu değildir. Diğer taraftan dünya barışını tehdit eden ve hızla artan nükleer silahlanma gibi daha tehlikeli konular da ortadadır. Bu tehlikeler aynı zamanda doğrudan İslam dünyasının da karşı karşıya kaldığı durumdur. Örneğin kuraklığın ortaya çıkardığı açlık ve yoksulluk, işsizlik, tarım alanlarının kirlenmesi ve en önemlisi de nükleer tehdit, İslam Dünyası’nın karşılaştığı en önemli sorunlardır.

İslam Dünyası bunlarla ilgili politikalar geliştirerek ve bu sorunları ortadan kaldırmak üzere uluslararası kuruluşlar ile işbirliği yapmalıdır.

Bugün başta Birleşmiş Milletler (BM), olmak üzere dünya sorunlarına eğilen birçok kuruluş mevcuttur. BM, dünyada en çok üye devlete sahip kuruluştur. Yaptırım gücü daha da etkindir. Ancak yaptırım gücü itibariyle, zaman zaman güvenlik konseyinden çıkan kararların uygulanamaması, tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Veto hakkı elinde bulunan Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa ve Çin gibi devletlerin bu hakkı, bazen dünya barışını tehdit eden saldırgan devletlerin lehinde kullanması, bu kuruluşu tartışır hâle getirmektedir. Ancak BM’nin diğer kuruluşları ve üye devletler dünya sorunlarına, kalıcı ve çözüm odaklı yaklaşmaktadırlar. Örneğin UNESCO, FAO, ILO, WHO, UNICEF gibi örgütler uluslararası birçok soruna el atarak çözüm bulmaktadır.

İslam Dünyası kendi içinde oluşturduğu örgütlerin yanında başta BM olmak üzere, NATO, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization), KGAÖ (Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü)80, IMF (Uluslararası Para Fonu)81, IBRD (Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası), IDA (Uluslararası Kalkınma Birliği)82, IFC (Uluslararası Finans Kurumu)83, MIGA (Çok Taraflı Yatırım Garanti Ajansı), olmak üzere uluslararası kuruluşların üyesi veya aday ülke durumundadır.

İslam ülkeleri uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini sıcak tutmak zorundadır. Yaşanan bölgesel ekonomik ve sosyal sorunların çözümünde ortak çözümler arama ve tavırlar geliştirilmelidir. Örneğin Filistin, Suriye, Irak, Somali, Kıbrıs, Çeçenistan, Orta Afrika Cumhuriyeti, Azerbaycan-Karabağ, Kosova, Arakan ve Doğu Türkistan gibi, birçok bölgesel meselelerde makul ve ortak zeminde çözüm üreten ülkeler olmak durumundadır. Siyasi, sosyal ve ekonomik sorunlarla açlık, salgın hastalıklar, insan kaçakçılığı, göçler başta olmak üzere silahsızlanma, savaşları sonlandırma görüşmelerinde hem etkin rol almaları hem de katkı sağlamaları uluslararası bir görevdir.

 

NATO’nun Libya’ya Yönelik Harekatı
Şubat 2011’de Libya’da Kaddafi rejimine
karşı başlayan ayaklanmanın kısa zamanda
bir iç savaşa dönüşmesi sonucu
BM Güvenlik Konseyi önce 1970 sayılı
kararı alarak Libya’ya yönelik bir silah
ambargosu başlattı ve Libya liderlerinin
malvarlıklarını dondurdu. Giderek artan
çatışmalar nedeniyle NATO, önce AWACS
uçakları aracılığıyla 8 Mart’tan itibaren
bölgeyi havadan izlemeye aldı. Sivil kayıpların
artması üzerine BM Güvenlik
Konseyi 17 Mart’ta aldığı 1973 sayılı kararla,
tüm üye ülkeleri ve bölgesel örgütleri
sivillerin korunması için gerekli tüm
önlemleri almaya çağırdı ve Libya hava
sahasını uçuşlara yasak bölge ilan etti.
Bu karar üzerine, ABD, İngiltere, Fransa,
Belçika, Kanada, İtalya, Danimarka, Norveç,
İspanya ve Katar’dan oluşan bir koalisyon
gücü, silah ambargosu ve uçuşa
yasak bölge kararlarının uygulanmasını
sağlamak üzere Akdeniz’de konuşlandı.
Krizin başından beri Kaddafi rejiminin
artık sona ermesi gerektiğini belirten
Fransa, 19 Mart’ta Libya’ya yönelik askeri
operasyon başlattı. Kısa zamanda,
Türkiye’nin de itirazları üzerine, Libya’ya
yönelik operasyonun NATO komutasına
geçmesi kararlaştırıldı ve NATO Mart
ayının sonundan itibaren görevi devraldı.
Operasyona Türkiye de 1 denizaltı, 5 savaş
gemisi ve 6 savaş uçağıyla destek verdi.
NATO’nun Libya’daki kara hedeflerinin
vurulmasını da içeren “Birleşik Koruyucu
Operasyonu” Libya lideri Kaddafi’nin
öldürülmesi üzerine, 31 Ekim 2011’de
resmen sona erdi.
Heyet, Uluslararası Örgütler, s.87.

 

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum

Google Adsense