6. Ünite – İslamiyet ve Türkler

M.Uyanık
Temmuz 2, 2018

1. TÜRK ARAP İLİŞKİLERİ

Türk Arap ilişkileri İslam öncesi Cahiliye Dönemi’ne kadar uzanmaktadır. Türklerle Araplar, özellikle ticaret merkezlerinde karşılaşmışlardır. Askerî anlamda ilk karşılaşma ise Hz. Ömer döneminde olmuştur. Daha sonra Emeviler Dönemi’nde Türklerle Araplar arasında çetin askerî mücadeleler başlamıştır. Ancak Abbasiler Dönemi’nde bu mücadele, sertliğini kaybetmiş ve Türklerle Araplar birbirini yakından tanıma imkânı bulmuştur. Türkler uzun bir süreçten sonra İslam’ı farklı bölgelerde farklı boylar hâlinde kabul etmeye başladılar. Bu süreç İdil (Volga) Bulgarları, Karahanlılar ve Oğuzlarla (Selçuklu) devam etti.

1.1. Emeviler Öncesi

İslam öncesi Türk Arap ilişkilerinin yansımaları Cahiliye Dönemi şiirlerinde görülmektedir. O dönem Arap şairleri ortaya koydukları edebî ürünlerinde Türklerin askerî kabiliyetleri, cesaret ve kahramanlıkları üzerinde durmuşlardır. Öte yandan İslam öncesi Arapları İpek Yolu vasıtasıyla Çin’e kadar uzanan ticari faaliyetleri sırasında da Türkleri tanıma imkânı bulmuşlardır.

Hz. Peygamber zamanında Türklerle ile Müslümanlar arasında doğrudan bir askerî karşılaşma olmamıştır. Ancak Hz. Peygamber ve ilk kuşak Müslümanlar Türkler ve Türk ürünleri hakkında az da olsa bilgi sahibi idiler. Hadis külliyatımızda özellikle Kütüb-i Sitte denilen altı kitapta Türklerle ilgili söylenmiş bazı hadislere rastlanır. Örneğin Buhari, Müslim ve Ebu Davut gibi kaynaklarda geçen hadislerde Türklerin yüz, göz ve burun şekilleri, giysileri, Türklerin Araplara dokunmadığı sürece Arapların Türklere dokunmaması gerektiği gibi hususlarda stratejik bilgiler verilmiştir. Hz. Peygamberin Türklerle ilgili bu bilgileri Basra ve Bahreyn’e birçok kez seyahat yapmış olması sonucu edinmiş olması mümkündür. Buralarda Türklerle karşılaşmış ve onları tanımıştır. Hz. Peygamberin ticaretle uğraştığı bu dönemde ipek yolunu elinde tutan Göktürkler, Basra ve Bahreyn’e gelen Türk tüccarlar, Türk asıllı esirler ve Türk asıllı köleler ile karşılaşmış olması kuvvetle muhtemeldir. Ayrıca Müslümanlar Hendek Muharebesi’ne hazırlanırken Hz. Peygamber bir Türk çadırında (el Kubbetü’t-Türkiyye) oturmuş ve yine bir keresinde de bir Türk çadırında itikâfa çekilmiştir.

Dört Halife Dönemi’nde de Türk Arap ilişkileri devam etmiştir. Hz. Ebu Bekir Dönemi’nde (632-634) kayda değer bir Türk Arap ilişkisi bulunmazken, Hz. Ömer’in halifelik yılları (634-644) Türk Arap ilişkileri açısından bir dönüm noktasıdır. Araplar, 642 yılında İran’ı Nihavent Savaşı’yla fethettiler. Böylece Türklerin yaşadığı Horasan ve Toharistan bölgelerinin yolları Araplara açıldı. Ahnef bin Kays komutasındaki bir Arap ordusu Ceyhun Irmağı’nı geçerek ilk kez doğrudan Türklerle karşı karşıya geldi. Ancak hiç beklemedikleri bir sırada Türklerin mukavemetiyle karşılaştılar. Bu ordu Hz. Ömer’in emriyle kısa bir süre sonra Belh’e geri çekildi.

Türklerin Arap ordularıyla karşılaştıkları ve çetin savaşlara girdikleri bölgelerden biri de Kafkaslardır. Hz. Ömer (634-644) ve Osman (644-656) zamanında düzenlenen seferlerle Arap orduları Azerbaycan ve Ermenistan’ı fethettiler. Sonra Kafkas dağlarının kuzeyinde bulunan Hazar Türkleri ile karşı karşıya geldiler. Müslüman Araplarla Türkler arasında ilk ciddi çarpışma 653 yılında gerçekleşti. Bu çarpışmalar sonunda Araplar Hazar’ın Belencer kentine ulaştı. Ancak karşılaştıkları şiddetli direniş karşısında geri çekilmek zorunda kaldılar.

Hz. Ali Dönemi’nde (656-661) iç karışıklıklar nedeniyle Türk yurtlarına yapılan fetih hareketlerine ara verildi. Ancak daha önce fethedilen Horasan, Toharistan ve Kafkaslar elde tutulmaya çalışıldı.

 

1.2. Emeviler Dönemi

Emeviler Dönemi’nde (661-750) Araplar Türk bölgelerine sık sık akınlar düzenledi. Ancak bu akınlar düzenli ve planlı değildi. Bu tür akınlar, Ziyad bin Ebihi’nin Basra valisi tayin edilmesine kadar devam etti. Ziyad, vali olur olmaz iç işlerini düzene koydu ve Horasan üzerinden yapacağı fetih harekâtının yol haritasını belirledi. Bu maksatla Horasan’da yeni ordugâhlar kurdu ve 671 yılında Kûfe ve Basra’dan elli bin civarında kişiyi getirerek merkezi Merv olmak üzere Herat, Nişapur ve Belh’e yerleştirdi. Böylece Türkistan’a karşı girişilecek fetihlerde kilit noktayı oluşturan Horasan vilayeti teşekkül etti. Ziyad bin Ebihi’nin vefatından sonra Horasan vilayeti müstakil hâle geldi ve valiliğine oğlu Ubeydullah bin Ziyad getirildi. O da babasının fetih politikasını izledi. Horasan’dan yapılan akınlarla Aşağı Türkistan (Maveraünnehir) bölgesindeki Türk şehirlerinden Beykent ve Tirmiz’i fethetti. Buhara ve Semerkant’ı da yıllık vergi öder hâle getirdi.

Horasan valisi olarak 705 yılında görevlendirilen Kuteybe bin Müslim, Aşağı Türkistan’ın tümünü ele geçirmeyi amaçlayan büyük bir askerî harekât başlattı. Bu bölge nüfusunun çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Ancak aralarında siyasi bir birlik yoktu. Bu durum Müslüman Arapların ilerlemesini kolaylaştırdı.

Kuteybe, önce Toharistan’ın Türk yöneticisi Nizek Tarhan ile barış anlaşması imzalayıp bu bölgeyi kendisine bağladı. Sonra Aşağı Türkistan’a yönelerek Beykent, Buhara ve Semerkant’ı fethetti. 713’te de Fergana ve Şaş’ı (Taşkent) ele geçirdi.

Emevi komutanları, fethettikleri Türk bölgelerinde halka yer yer çok sert davranıyordu. Bu tür davranışlar karşısında zaman zaman isyanlar çıktı. Örneğin bu zulüm ve baskılara dayanamayan Merv halkı sonunda Haris bin Süreyç önderliğinde isyan etti. Süreyç, haksızlığa uğrayanları yanına toplayarak Emevi yönetimine karşı baş kaldırdı. Emevilere mağlup olunca Türk Hakanı Sulu Çor’a sığınarak Emevilere karşı birlikte savaştılar.

Emeviler, son yıllarında Araplara baş kaldıran Maveraünnehir halkını yatıştırmak için adalete önem veren bir yönetim izlemeye çalıştı. Bu uygulama bölge insanı üzerinde etkili de oldu. Ancak o yıllarda Emevilere karşı hızla gelişmekte olan Abbasi hareketinin yankıları Türkistan coğrafyasına kadar ulaştı. Bu hareket, Emevi yöneticilerinin adaletsiz politikalarından şikayetçi olan Türkler arasında da etkili oldu. Nitekim Harezm, Soğd, Toharistan ve Taşkentli Türkler Abbasi hareketinin Horasan’da öncülüğünü yapan Ebu Müslim el-Horasani’nin yanında yer aldılar.

1.3. Abbasiler Dönemi

Abbasilerin iktidara gelmesiyle (750-1258) hem Türk bölgelerindeki yöneticiler hem de uygulanan siyaset değişti. Emeviler zamanında Türk yurtlarına yapılan hücumlar yavaşladı. Bazı yerlerde tamamen durdu. Abbasilerin ilk halifesi Ebu’l -Abbas çıkarttığı bir emirname ile Müslüman olanlardan asla cizye alınmayacağını ilan ederek Emeviler Döneminde uygulanan vergi adaletsizliğinin önüne geçmek istedi.

Abbasilerin iktidara geldikleri dönemde, Maveraünnehir’i de içine alan Batı Türkistan, Çin tehdidi ile karşı karşıya idi. 738 yılında Türgiş Devleti’nin iç karışıklıklar nedeniyle iyice zayıflaması, Çin nüfuzunun aşamalı olarak İli Vadisi ve Issık Gölü çevresine gelmelerine sebep olmuştu. 748 yılında Çinliler, kendileri için tehdit olarak gördükleri Göktürk şehzadelerinin yönetimi altındaki Taşkent’e saldırdılar. Hükümdar Bagatur Tudun’u öldürdüler ve bölge halkına çok sert davrandılar. Bu durum karşısında, bölgedeki Türk boyları, Çinlilere karşı birlikte hareket etme kararı aldılar. Ancak oluşturdukları birliğe rağmen, dış destek olmaksızın Çinlilerle başa çıkmaları mümkün olmadı. Bu nedenle o sırada henüz yeni kurulmuş olan Abbasi Devleti’nden yardım istediler. Horasan’dan gönderilen Abbasi kuvvetleri ile Çinliler, 751 yılında Talas Nehri yakınlarında karşılaştılar. Beklenmedik bir anda Karluk Türklerinin saldırısına uğrayan Çinliler, geri çekilmek zorunda kaldı (751). Talas Savaşı böylece Türk ve Arapların lehine sonuçlanmış oldu. Talas Savaşı, Türk tarihi için olduğu kadar Türk Arap ilişkileri açısından da bir dönüm noktası olmuştur.

Talas Savaşı sonrasında Hazar Türkleriyle Araplar arasındaki ilişkiler aksi yönde gelişmeler gösterdi. Hazarlar, Anadolu ve İran’daki Abbasi topraklarına girerek (776) Araplara ağır kayıplar verdirdiler. Hazarlar daha sonra Arapların kendi aralarında anlaşmazlığa düşmelerinden yararlanarak 799 yılında bir kez daha Abbasi topraklarına girdiler. Ermeniyye ve Azerbaycan’da büyük başarılar elde ederek geri çekildiler. Bundan sonra uzun süreli bir barış dönemi başladı.

9. yüzyılın ortalarından itibaren Abbasiler, Türkistan bölgesindeki politikalarını daha çok siyasi, ticari ve dinî alanlarda yoğunlaştırdı. Bunun sonucu olarak Türkler büyük gruplar hâlinde Müslüman olmaya başladı. Bazı Türk devletleri İslamiyet’i resmî din olarak benimsedi. Onların başında İdil (Volga) Bulgar Devleti gelir. Bunu Karahanlı Devleti izledi. 10. yüzyılda ise Türklerin en büyük kolu olan Oğuzlar Müslüman oldu.

 

2. TÜRKLERİN İSLAM DİNİNE GİRİŞİ

İslamiyetin doğduğu dönemde, Çin saldırıları sonucu birliğini kaybeden Göktürk Devleti yerine birçok yeni Türk devleti kurulmuştu. Yeni kurulan devletlerin bir çoğu Gök Tanrı, Manihaizm ve Budizm gibi dinleri benimsemişti. Türkler, 642 yılında Nihavent Savaşı’ndan sonra ilk kez Müslüman Araplarla karşı karşıya geldiler ve bu zamandan itibaren İslamiyet’le ilgili bilgi edinmeye başladılar. Türklerin Araplarla karşılaşmalarıyla birlikte İslam dinine giriş süreci de başladı.11 Ancak İslam, Türklerin tamamına aynı zamanda tebliğ edilmedi. Bu sebeple Türklerin bir kısmı İslam’la muhatap olurken diğer bazı Türk toplulukları, böyle bir dinden uzun bir zaman sonra haberdar oldu. Dolayısıyla Türklerin İslam dinine girişi uzun zaman dilimine yayıldı.

Emeviler Dönemi’nde Türkistan’da gerçekleştirilen fetihler sonrasında Türkler, İslam’ı daha yakından tanıma fırsatı buldular. Ancak Emevilerin takip ettiği bazı olumsuz politikalar Türkler arasında İslam’ın yayılmasını engelledi.

Emeviler Dönemi’nde yapılan bütün yanlış ve haksız uygulamalara rağmen bazı olumlu gelişmeler de yaşandı. Örneğin Kuteybe bin Müslim, valiliği zamanında (705-715) Buhara, Beykent ve Semerkant gibi Türk şehirlerinde camiler yaptırdı. Ayrıca fethedilen yerlerde Türk ailelerin yanına bazı Müslüman Arap ailelerini yerleştirdi. Buhara ve başka bazı yerlerde cuma namazına gelenlere teşvik amaçlı hediyeler dağıttı.

Emevi halifeleri arasında Ömer bin Abdülaziz (717-720) İslam’ın yayılması için en çok çaba gösteren kişidir. Ancak halifeliği çok kısa sürmüştür. O Emevilerin umumi politikalarına karşı çıktı ve Müslümanlar arasında ayrım yapılmaması gerektiğini savundu. Valilere gönderdiği mektuplarda bütün insanlara iyi davranılmasını ve Müslüman olanlardan asla vergi alınmamasını istedi. Türkistan seferlerini durdurdu, bölgeye yeni idareciler atadı ve onlardan adil bir yönetim icra etmelerini istedi. Türk yöneticilerine İslam’ı tebliğ amaçlı mektuplar gönderdi. Yine Türklerin yaşadığı bölge ve şehirlerde, Müslüman bilginleri İslam’ı tanıtmakla görevlendirdi. Onun döneminde Maveraünnehir’de İslamiyet diğer dönemlere oranla daha çok yayıldı. İdareci ve kumandanların halka insanca muamele ettiği dönemlerde İslamiyete daha sıcak bakılmış ve aynı oranda İslamiyet benimsenmiştir.

Emeviler Dönemi’ndeki bu çabalar sonucunda Arapların yönetimine geçen bölgelerde yaşayan Türklerin bir kısmı Müslüman oldu. Ayrıca Aşağı Türkistan’da bazı küçük devletlerin yöneticileri de İslam’ı seçtiler. Örneğin Bazğiş ve civarının hükümdarı Nizek Tarhan, Toharistan Hakanı Yabgu Beg, Buhara Hükümdarı Tuğşat, Semerkant ve Soğd Hükümdarı Akşit Guzek (Oğuz Beg) Müslüman oldular.

Abbasiler, Emeviler gibi katı bir politika izlemedi. Abbasilerin bu tutumu, Türkler arasında İslamiyet’in yayılmasını hızlandırdı. Abbasiler, Arap olmayanlara karşı Emevilere göre daha sıcak davrandılar. Diğer taraftan Talas Savaşı’ndan sonra Türklerin Abbasilerle yakınlaşması, Türklerin İslamiyet’i benimsemesine müsait bir ortam hazırladı. Bu savaştan sonra İslamiyet, Türkler arasında daha geniş çapta yayıldı. Abbasilerin ikinci halifesi Cafer el-Mansur’la (754-775) birlikte Türkler, Abbasi Devleti’nde görev almaya başladı. Öte yandan oğlu Mehdi (775-785) de Soğd, Toharistan, Fergana, Uşrusana, Karluk, Dokuzoğuz ve diğer bazı Türk hükümdarlarına elçiler göndererek onları İslam’a davet etti. Halife Me’mun (813-833) Aşağı Türkistan ve çevresinde İslamiyet’in yayılması için yoğun çaba sarfetti ve hükümdar ailelerini İslam’a davet etti. Bu gayreti neticesinde Uşrusana Hükümdarı Kavus, Müslüman oldu. Yine Me’mun zamanında İslam dinine girip Abbasi Devleti’nde görev alan Afşin, Aşnas, Boga ve İtah gibi Türk komutanlar, geldikleri bölgelerin yönetici ya da hükümdar ailesine mensup kimselerdi. Türklere gösterilen bu sıcak ilgi Mu’tasım (833-842) döneminde de devam etti. Böylece Me’mun ve Mu’tasım dönemlerinde Meveraünnehir ahalisinin büyük çoğunluğu İslamiyet’i kabul etti.

Zamanla İslam dini Abbasi sınırları dışında kalan kalabalık Türk toplulukları arasında da yayılma gösterdi. Karadenizin ve Hazar denizinin kuzeyinde yaşayan Türk boyları Arapların hâkimiyetine girmedikleri için bu bölgelerde İslamiyet, zaman zaman düzenlenen askerî sefer ve ticari faaliyetler neticesinde yayılma imkânı buldu. İslamiyet aynı dönemlerde Hazar Türkleri arasında da yayılmaya başladı. Ticaret ve ordunun büyük ölçüde Müslümanların kontrolü altına girmesi, bu ülkede onlara güç kazandırdı. Hazar hakanı, diğer din mensuplarına tanımadığı bazı ayrıcalıkları Müslümanlara tanımış olmasına rağmen Hazar Türklerinin tamamı Müslüman olmadı. Onlardan bir kısmı İslam’dan önce kabul ettikleri Hristiyanlık ve Musevilikte kaldı.

Doğu Avrupa’da bulunan İdil (Volga) Bulgar Hanlığı (922), Türk devletleri arasında ilk kez İslamiyet’i devlet dini olarak kabul etti. Onların İslam’ı kabul etmelerinde Harezmli Müslümanların önemli rolü oldu. Bulgar Hanlığı’ndan sonra Orta Asya’da bulunan Karahanlılar (840-1212) da İslamiyet’i devlet dini olarak kabul etti. Genç yaşta Müslüman olan Satuk Buğra Han’ın, amcası Oğulcak’ın yerine Batı Karahanlılar devletinin başına geçmesiyle halk hızlı bir şekilde Müslüman oldu. Bundan sonra Türkler kitleler hâlinde İslam’a girmeye başladılar. Nitekim 960 yılında Karluk, Yağma, Çiğil ve Tushi gibi Türk boylarından iki yüz bin çadırlık bir Türk topluluğu İslam’a girdi. Yine 1043-1044 yıllarında on bin çadırlık bir Türk topluluğu İslamiyet’i kabul ederek ilk kurban bayramında yirmi bin kurban kestiler.

Türk boylarından bir kısmı İslamiyet’i kabul ettikten sonra Müslüman olmayan soydaşlarına karşı İslam’ı tebliğ etmeye başladı. Diğer taraftan ticaret kafileleriyle gelen din bilginleri ve sufiler de halk arasında İslam’ın yayılmasına önemli katkı sağladılar. Örneğin zengin bir tüccar olduğu hâlde mala mülke önem vermeyerek kazancını yoksul insanlarla paylaşan mutasavvıf Şakik-i Belhi (öl. 790) Budist Türklerin yaşadığı bölgelere giderek onlara İslam’ı anlattı ve Türklerin İslamiyet’i seçmesinde etkin rol oynadı. Yine Sufi İbrahim bin Ethem (öl. 783) de Şakik-i Belhi gibi Budist Türkler arasında İslamiyet’i yaymaya çalıştı.

10. yüzyılın başlarında Oğuz Türklerinin elinde bulunan Yenikent ve Cent gibi şehirlerde Arap kolonileri oluştu. Oğuzlar Müslüman Araplarla kurdukları iyi ilişkiler neticesinde İslam’ı öğrendiler. Ayrıca bazı Müslümanlar da bu bölgede sevgi ve hoşgörüyü öne çıkararak İslam’ı anlatıyordu. Bu çalışmalar sonucu İslamiyet 11. yüzyılda Oğuzlar arasında hâkim bir din hâline geldi. Maveraünnehir Müslümanları, Oğuzlardan Müslüman olan kesimi Müslüman olmayan soydaşlarından ayırmak için “Türkmen” olarak isimlendirdi. Oğuzların İslam’ı kabul etmesiyle yeni bir Müslüman Türk devleti olan Selçuklular (1038) doğdu. Oğuzların Müslüman olmasının ardından birçok boy da Müslüman oldu.

Türklerin İslam’a girişi 11. yüzyıldan sonra da aralıksız devam etti. Seyhun’un ötesi ve kuzeydeki Türkler arasında 15. yüzyılda, Kırgız ve Kazaklarda da 16. yüzyıl sonlarında bu süreç büyük ölçüde tamamlandı. İslam, Türkler arasında silah zoruyla yayılmadığı22 gibi bir anda da yayılmadı. Bütün bunlara rağmen Türklerin İslam dinine girişlerini kolaylaştıran bazı sebepler vardı.

Türklerin millî bünyesine, ruh ve karakterine uyan İslam dinini kabul etmeleri onlara yeni bir atılım gücü kazandırdı. İslam, Türklerin millî varlıklarını muhafaza etmelerinde de önemli rol oynamıştır.

 

3. MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ

İslamiyeti resmî din olarak kabul eden ilk Müslüman Türk devletleri, İdil (Volga) Bulgarları, Karahanlı ve Gaznelilerdir.

İdil (Volga) Bulgar Hanlığı: Hazar Denizi’nin kuzeyinde İdil (Volga) Irmağı’nın orta havzasında kurulduğundan bu adla anılmıştır. Bulgarlar, 7. yüzyılın sonu ile 8. yüzyılın başlarında bu bölgeye geldiler. MS 3. yüzyıldan beri burada bulunan muhtelif Türk topluluklarını da yönetimlerinde birleştirip bölgeyi Türkleştirdiler ve İdil (Volga) Bulgar Devleti’ni kurdular. Coğrafi konumları ticarete çok müsait olduğu için ticarete önem verdiler. Harezm ve Samanili Müslüman tüccarlarla ticaret yaparlarken İslam’ı tanıdılar. Tüccarlar sayesinde İslam dini, Bulgarlar arasında yayılmaya başladı. Bu gelişme 900’lü yıllarda Bulgarlar arasında İslam dininin önemli ölçüde yayılmasını sağladı. Bulgar Hanı, Abbasi halifesine bir elçi göndererek İslam’ı kabul ettiklerini, bölgesinde bu dini öğretecek muallimler, ayrıca ibadet için cami, mescit ve kendilerini savunmak için kale yapımında yetenekli ustaların gönderilmesini istedi. Halife, bu istekleri memnuniyetle karşıladı ve bir elçi heyeti gönderdi. 21 Haziran 921’de Bağdat’tan yola çıkan heyet, 12 Mart 922 tarihinde Bulgarlara ulaştı. Onlar vasıtasıyla birçok dinî kurum inşa edildi. İdil (Volga) Bulgarları tarihe Doğu Avrupa’da kurulan ilk Müslüman Türk devleti olarak geçti.23 1237 yılında Bulgarlara saldıran Moğollar köy ve şehirleri yerle bir ettiler. Bundan sonra Altınordu Devleti’nin egemenliğine giren Bulgarlar kendilerini bir daha toparlayamadılar.

Karahanlılar Devleti (840-1212): Orta Asya’da kurulan ilk Müslüman Türk devletidir. Bu özelliği ile Türk tarihinde ayrı bir yeri ve önemi vardır. Devletin kurucusu Bilge Kül Kadir Han’dır. Devlet 1042 yılında hanedan arasındaki anlaşmazlık yüzünden Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrıldı. Doğu Karahanlılar; (1042-1211) Balasagun, Yerkent, Kaşgar, Fergana, Balkaş Gölü civarına egemendiler. Başkentleri Balasagun’du. Bazen de Kaşgar oldu. Hükümdarları Tabgaç Han’dı. 1090 yılında Büyük Selçuklulara bağlandılar. 1130 yılında da Moğol asıllı Karahitayların egemenliğine girdiler. Batı Karahanlılar (1042-1212); Aral Gölü’nden Çimkent ve Özkent’e kadar Maveraünnehir’e sahiptiler.

Başkentleri önce Özkent sonra Semerkant oldu. 1074’te bunlar da Büyük Selçuklulara bağlandılar. Selçukluların Katvan Savaşı’nda Karahitaylara yenilmesiyle 1141’de Karahitayların hâkimiyetine girdiler. Sonra Harzemşahlar Moğollarla beraber Batı Karahanlılara son verdiler. Bu devletler zamanında Kaşgar, Balasagun, Semerkant, Buhara önemli birer bilim ve kültür merkezi oldu. Türk-İslam medeniyetinin ilk orijinal ürünleri arasında yer alan Divanü Lügati’t Türk, Kutadgu Bilig bu dönemde ortaya çıkmıştır.

Gazneliler Devleti (963-1186): Gazneliler Devleti, Afganistan’ın başkenti Kabil’in 154 km güneybatısında bulunan Gazne’de kuruldu. Kurulduğu yerden dolayı Gazneliler denilmiştir. Devletin kurucusu Samani Devleti’nde komutan olarak görev yapan Alptekin’dir. Samani emirine bir köle olarak satılan Alptekin, sahip olduğu meziyetlerden dolayı hassa askerleri komutanlığına kadar yükselmiş, Samaniler dağılma sürecine girdiğinde bir beylik kurarak Gaznelilerin temelini atmıştır.

Alptekin’den sonra gelen Bilge Tekin ve Piri Tekin zamanlarında Samanoğluları Devleti’ne bağlı olarak yaşadılar. Sebük Tekin’in başa geçmesiyle Gazneliler bağımsız devlet hâline geldi. Sonra Karahanlılarla anlaşarak Samanoğulları topraklarını paylaştılar. Sebük Tekin’den sonra yerine oğlu Mahmut geçti. Sultan Mahmut, Hindistan üzerine birçok sefer düzenle di. Mahmut’tan sonra devletin başına geçen Sultan Mesut, Dandanakan’da (1040) Selçuklulara yenildi. Devlet, bu yenilgiden sonra zayıflamaya başladı ve 1187’de Gurlar tarafından yıkıldı.

Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157): Oğuz Türkleri (Selçuklular) tarafından 1040 yılında Sultan Mesut’a karşı kazanılan Dandanakan Zaferi sonrası kuruldu. Bu, Selçukluların istiklal savaşı oldu. Bu zaferden sonra Selçuklular bir taraftan Anadolu’yu vatan yapacak fetihlere girişirken bir taraftan da İslam dünyasının önemli bir bölümünün siyasi hâkimiyetini ele geçirdiler.

Selçuklular, Müslümanların siyasi birliğini Şii, Fatımi ve Karmatilere karşı mücadele ederek korudular. Devletin sınırını çok genişlettiler, büyük başarılar elde ettiler. Fakat Selçukluların da bir ömrü vardı. Selçukluların son sultanı Sencer, 1141’de Katvan
Savaşı’nda Karahitaylara yenildi. Topraklarının büyük bir kısmı Karahitayların egemenliği altına girdi. 1157 yılında da Sencer’in ölümüyle Selçuklu Devleti ömrünü tamamladı.

Büyük Selçuklulardan doğan devletler şunlardır:
Irak ve Horasan Selçukluları (1092-1194)
Kirman Selçukluları (1092-1048)
Suriye Selçukluları (1069-1118)
Anadolu Selçukluları (1075-1308)

 

1071 yılında Bizans’a karşı Malazgirt Zaferi’ni
kazanan ve Türklere Anadolu kapılarını açan
Büyük Selçuklunun ünlü komutanı Sultan Alparslan
25 Kasım 1072’de vefat etti ve bugünkü
Türkmenistan’ın Merv şehrinde defnedildi.

 

Harzemşahlar Devleti (1157-1231): Büyük Selçuklu hükümdarı Melikşah, kendi döneminde komutan olan Kutbettin Muhammed’i, Harezm’e vali olarak görevlendirdi. Kutbettin Muhammed öldükten sonra yerine oğlu Atsız geçti. Büyük Selçuklu Devleti’nin buhran içinde son zamanlarını yaşadığı bu dönemde Harzemşahların başında bulunan Atsız’ın oğlu İl Arslan, bağımsızlığını ilan etti ve Harzemşahlar Devleti’ni kurdu. Harzemşahlar 12. yüzyılda Orta Asya’nın en güçlü devleti oldular. Son hükümdarı Celalettin Harzemşah, Moğollara karşı amansız bir mücadele verdiyse de sonunda bu devlet Moğollar tarafından yıkıldı.

Anadolu Selçuklu Devleti (1075-1243): Kutalmışoğlu Süleyman Şah tarafından 1075 yılında kuruldu. Başkenti önce İznik idi. Burayı Haçlıların işgal etmesi üzerine Konya’yı başkent yaptılar. Haçlı ordularına karşı önemli mücadeleler verdiler. Yaptıkları cami, medrese, han, hamam ve kervansaraylarla Anadolu’yu baştan başa süslediler. Anadolu Selçukluları 1243 yılında yapılan Kösedağ Savaşı’yla Moğolların hâkimiyetine girdi. Bu hâkimiyet elli yıldan fazla sürdü ve Anadolu Selçukluları bu dönemde isyan, soygun, mali kriz gibi birçok olumsuzluk yaşadı. Devlet hâkimiyeti ve otoritesi kalmadı. Bunun üzerine güçlü olan aşiret beyleri kendi bölgelerinde bağımsızlıklarını ilan etti. Böylece Anadolu Türk beylikleri ortaya çıktı. Onlardan biri de Osmanoğulları Beyliği’dir.

Osmanlı Devleti (1299-1922): Selçuklular gibi bunlar da Oğuz Türklerinden idi. Osmanoğulları, Selçuklular tarafından Ankara’nın batısında kalan Karacadağ yöresine yerleştirilmişti. Başlarında Ertuğrul Gazi bulunuyordu. Ertuğrul Gazi, Bizans sınırında uç beyi olarak görev yapıyordu. Bu sırada Söğüt ve Domaniç’i ele geçirdi. Ertuğrul’un yerine geçen oğlu Osman Gazi, Bizans’ın elindeki Karacahisar, Bilecik ve İnegöl’ü fethetti. Böylece Osmanlı Devleti’nin temelleri atılmış oldu (1299)

Osmanoğulları, Anadolu’da Türk birliğini sağladıktan sonra, İslam dünyasını yabancı saldırılarına karşı koruma, İslam’ı Avrupa içlerine kadar taşıma gibi önemli görevler üstlendiler. Egemenlikleri altında yaşayan insanların can ve mal güvenliğini sağlama ve onlara adil davranma Osmanoğullarının temel amaçları oldu. Orhan Gazi zamanında Bursa, I. Murat zamanında Edirne, Fatih zamanında da İstanbul’u başkent yaptılar. 1595 yılına kadar devlet sürekli büyüdü. Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında vefat ettiğinde devletin toprak yüz ölçümü 2 milyon km² civarında idi. III. Murat Dönemi’nde (1574-1595) ise Fatih Dönemi’ndeki rakamın yaklaşık on katına ulaştı. Osmanlı, egemenliği altına aldığı her ülkeye kültür ve medeniyet alanında önemli katkılar sağladı. Sahip olduğu topraklarda bıraktığı cami, han, hamam, medrese, kervansaray, köprü, imarethane, kütüphane ve vakıf gibi birçok eser bugün Osmanlının büyüklüğüne hâlâ şahitlik etmektedir. Dünyanın en büyük ve en uzun ömürlü devletlerinden biri olan Osmanlı 17. yüzyıldan itibaren duraklayarak gerilemeye başladı. 1922 yılında saltanat kaldırıldı ve yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu (1923).

 

4. TÜRKLERİN İSLAM DÜNYASINDAKİ FAALİYETLERİ

Türklerin İslam dünyası üzerinde siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda birçok etkileri olmuştur. Selçuklular, bir taraftan Abbasileri yıkıcı iç ve dış güçlere karşı korurken diğer taraftan Müslümanlara yönelik yapılan Haçlı seferlerine karşı koydu. Osmanlılar ise İslam coğrafyasının birliğini sağlayarak bu birliğin devamı için çalıştı. Ayrıca kutsal toprakların hizmetkârlığını yaptı. Diğer taraftan hem Selçuklu hem de Osmanlılar İslam medeniyetinin gelişmesi ve yerleşmesine önemli katkılarda bulundular.

4.1. Selçuklular ve Abbasi Halifeliğinin Korunması

Abbasilerin (750-1258) Emevileri devirme planları Horasan bölgesinde de taraftar buldu. Bu bölgede Emevilerin yönetiminden rahatsız olan Türkler, Abbasilerin bu hareketine destek verdiler. Dolayısıyla Abbasilerin iktidara taşınmasında Türklerin de rolü olmuştur. Abbasiler, Türklerin hem bu desteğinden hem de askerî yeteneklerini bildiklerinden birçok Türk’e devlet yönetiminde görev verdiler. Abbasi halifelerinden Harun Reşit’le birlikte muhafız birlikleri büyük ölçüde Türklerden oluşmaya başladı. Bu birliklerin görevi Abbasi saray ve iktidarını her tür saldırı ve tehdite karşı korumaktı. Hilafet merkezi Kûfe’den Bağdat’a taşındığı zaman halifenin sarayının yanına Horasan’dan getirilen birlikler için kışlalar yapıldı. Halife, bu birlikteki önemli komutanlarına toprak (ıkta) vermişti. Onlar arasında Mübarek et-Türki gibi Türk komutanları da vardı.

Halife Me’mun, Türklere Arap ve Farslardan daha çok güvendiği için Arap ve Fars unsurunun siyasi baskılarına karşı bir denge unsuru olarak Türk birlikleri oluşturdu. Kısa sürede sayısı otuz bine ulaşan bu birliklere özel kıyafetler hazırlanarak bunlar diğer birliklerden ayrı tutuldu. Mu’tasım Dönemi’nde Türkler, önemli devlet makamlarına ve ordu komutanlıklarına getirildiler. Mu’tasım, Türklerin Araplarla karışıp savaşçı özelliklerini kaybetmemesi için onların yerleşeceği Samarra şehrini kurdurdu. Türk birliklerini geldikleri bölgenin bey veya asilzadeleri komuta ediyordu. Onlar asla yabancı kimselerin emrine verilmemiştir. Türkler kendilerine duyulan bu güveni boşa çıkarmadılar. Çünkü Abbasi iktidarını endişeye düşüren Zenciler Ayaklanması, kimi Şii ve Harici isyanları, Babek başkaldırışı ve Horasan bölgesinde ortaya çıkan diğer bazı ayaklanmalar hep Türk askerleri sayesinde bastırıldı.

İslam dünyası 10. yüzyılın başlarından itibaren bir parçalanma sürecine girdi. Bu süreçten Abbasi Devleti de etkilenerek bazı vilayetler üzerindeki kontrolünü kaybetti. Bu gelişmeler üzerine Abbasi Devleti’nin sınırları içinde küçük bazı devletçikler ortaya çıktı. Örneğin Karmatiler, Suriye’yi ele geçirip Abbasilerin başkenti Bağdat’ı tehdit etmeye başladılar. Daha da ileri giderek Mekke’ye saldırdılar. Diğer yandan Fatımiler önce Kuzey Afrika’yı, ardından da Hicaz bölgesini (Mekke-Medine) işgal ettiler. Bağdat’ta hutbeyi kendi adlarına okutmaya başladılar. Büveyhiler ise 945’te başkent Bağdat’ı ele geçirdiler. Abbasi halifesini baskı altına alarak devletin işleyişini kendi istek ve görüşlerine göre yönlendirmeye başladılar. Bu baskı ve saldırılardan çok rahatsız olan Abbasi halifesi Kaim Biemrillah, siyasi bir güç olarak kendini hissettiren Selçuklu Türklerinden yardım istedi. Bu istek üzerine Büyük Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’a gitti ve Abbasi halifesini Büveyhilerin baskısından kurtardı. Bunun üzerine Abbasi halifesi, Tuğrul Bey’e yardımından dolayı “Doğu’nun ve Batı’nın hükümdarı” unvanını verdi ve cuma hutbesini onun adına okuttu. Selçuklular, halkın dini doğru kanaldan öğrenmeleri için başta Bağdat olmak üzere Belh, Nişapur, Herat, Isfahan, Basra, Merv ve Musul gibi şehirlerde çok sayıda “medrese” adıyla bilinen eğitim kurumu açtılar. Zamanla bu kurumlar köylere kadar yayıldı. Bu eğitim kurumları sayesinde Müslümanlar, İslam’ı Kur’an ve sünnet çizgisinde öğrendiler.

Selçuklular, Bağdat’ta asayişi sağladıktan sonra Mekke ve Medine’yi işgal eden Fatımi nüfuzuna da son verdiler. Böylece Kuzey Afrika ve Endülüs dışındaki İslam ülkelerinde bir birlik sağlanmış oldu.

Türklerin Anadolu topraklarının önemli bir kısmını ele geçirmesi Bizans ve Avrupalıları ciddi anlamda endişeye düşürdü. Türklerin Anadolu’dan atılmaları gerektiği düşüncesine ilk öncülük eden Bizans imparatoru VII. Mihail’dir. Çünkü Hristiyanlığın doğu sınırını korumakla görevli olan imparator, Türkler karşısında zaafa düşmüştü. O düştüğü askerî zaafı gidermek için 1074 yılında papa aracılığı ile Türklere karşı Avrupa’dan askerî yardım istedi.

Zaten papalık da Bizans’ın Anadolu’daki Türk ilerleyişini durduramamasından endişe duyuyordu. Bu sebeple Papa VII. Gregorius, Bizans İmparotoru’nun yardım çağrısını olumlu karşıladı. Ancak yardım gerçekleşemedi. Gregorius’tan sonra Papa olan II. Urbanus, Türklerin varlığına son vermek ve doğuda yaşayan Hristiyan kardeşlerine yardım etmek için Avrupa Hristiyanlarına çağrıda bulundu. O dönemde I. Süleyman Şah’ın ölümü (1086) ve Büyük Selçuklu Devleti içindeki iktidar kavgaları yüzünden bir otorite boşluğu oluşmuştu. Bunları fırsat olarak değerlendiren Bizans İmparatoru, kendi ordusunun papalık tarafından desteklenmesi hâlinde Türkleri Anadolu’dan kolayca atabileceğini düşündü. Bunun üzerine Avrupa’nın farklı ülkelerinden gelen kimselerden oluşan Haçlı Seferlerinin ilki 1096-1099 yılları arasında yapıldı. İlk Haçlı ordusunun tamamına yakını Türkiye Selçukluları tarafından etkisiz hâle getirildi. Bu yenilgiden sonra çok kalabalık (altı yüz bin civarında) bir Haçlı dalgası daha İstanbul’a geldi (1096). Bizans İmparatorluğu’nun rehberliğinde İstanbul’dan Anadolu’ya geçen bu Haçlılar, Türkiye Selçuklularının başkenti olan İznik’i kuşattılar. Bu kalabalık ordu karşısında başarılı olamayacağını anlayan I. Kılıç Arslan, geri çekilmek zorunda kaldı. Haçlılar İznik’i alarak (1097) Bizans’a teslim ettiler. Haçlı ordusu, Akşehir, Konya, Ereğli yolunu takip ederek Maraş ve Göksun üzerinden Antakya’ya ulaştı. Haçlılar şehirdeki Müslüman halkı öldürdüler ve her yeri yağmaladılar. Ereğli’de ana ordudan ayrılan ve Ermenilerle işbirliği yapan bir grup Haçlı ise Gülek Boğazı’ndan geçerek Tarsus, Adana ve Misis’i de alarak Urfa’ya vardılar. Burada bir Haçlı Devleti (kontluk) kurdular.35 Türklerin engellemelerine rağmen ilerleyişlerini sürdüren Haçlı kuvvetleri, Trablusşam ve Yafa’yı da alarak nihayet Kudüs’e ulaştıklarında (1099) sayıları elli bin kadar kalmıştı. Fatımilerden Kudüs’ü alan Haçlılar, burada da bir Latin Krallığı kurdular. Bu sonuç, Avrupa’da büyük bir sevinçle karşılandı.

Birinci Haçlı Seferi, Türkleri İznik’i bırakıp Orta Anadolu’ya çekilmeye zorlamışsa da Selçukluların bu bölgede toparlanıp bütünleşmesine zemin hazırlamıştır. Haçlıların bu saldırısından sonra İznik yerine Konya başkent yapılmış, Haçlı tehlikesine karşı Danişmentli Beyliği ile birleşme kararına varılmıştır. Musul Atabeyi İmamettin Zengi’nin Haçlıların kurduğu Urfa Kontluğu’na son vermesi Avrupa’da şok etkisi yaptı. Bunun üzerine Alman İmparatoru III. Konrat ile Fransa kralı VII. Luis, ordularıyla ayrı ayrı yollardan farklı zamanlarda harekete geçtiler. Böylece İkinci Haçlı Seferi de (1147-1149) başladı. İki kral
İznik’te buluşarak Efes, Denizli ve Antalya üzerinden Suriye’ye geçmek istediler. Fakat Selçuklu ordusu Haçlılara ağır kayıplar verdirdi. Antalya’ya ulaşabilen Haçlılardan bir kısmı Suriye’ye giderken bir kısmı da Antalya’da terk edildi. Netice olarak kral ve imparatorun katıldığı bu Haçlı Seferi de Türklerin direnişi karşısında amacına ulaşamamıştır.

Selahattin Eyyubi’nin Kudüs’ü tekrar ele geçirmesi (1187) Üçüncü Haçlı Seferi’nin (1189-1192) düzenlenmesine
sebep olmuştur. Kudüs’ün Müslümanların eline geçtiği haberi Avrupa’da büyük yankı uyandırmış ve Papa III. Urbanus bu haberin üzüntüsünden ölmüştür. Halefi VIII. Gregorius bir bildiri yayımlayarak bütün Batı Hristiyanlarını yeni bir Haçlı Seferine çağırdı. Ancak o da iki ay sonra öldü. Alman İmparatoru, İngiltere ve Fransa kralları arasında görüşmeler yapıldı ve nihayet Alman İmparatoru Friedrich 1189 yılının mayısında büyük bir orduyla yola çıktı. Friedrich, ordusunu Çanakkale Boğazı’ndan geçirerek yoluna güneyden devam etti. Selçuklu ordusu bu savaşa girmedi. Sadece ordunun peşine takılarak onları takip etti. Bu takip Haçlı ordusunun aç susuz kalmasına ve ağır kayıplar vermesine neden oldu. Friedrich’in Silifke Çayı’nı geçerken boğulması üzerine ordunun morali bozuldu ve ordu dağıldı. Böylece doğudaki Haçlıların ümitle beklediği yardım, hedefine ulaşamadı.

1198’de papa olan III. Innocentius doğuya yeni bir Haçlı Seferi yapılmasını istiyor ve bunun papalığın görevi olduğunu söylüyordu. Gönderdiği elçi ve mektuplarla Avrupalıları bu sefere çağırdı. Bu çağrıya cevaplar gecikmedi ve Dördüncü Haçlı Seferi 1202-1204 yılları arasında başladı. Haçlı filosu 24 Haziran 1203’te İstanbul önlerine geldi. Fakat Haçlı ordusu, Bizans halkına saygısız ve acımasız davrandı. Ayasofya’ya atlarıyla giren Haçlılar, şehri yağmaladılar. Bunun üzerine Bizans halkı ayaklandı. Haçlılar İstanbul’u bir harabeye çevirdiler. Bu sırada İmparator ve oğlunu öldürdüler. Bu karışıklıktan yararlanan Haçlılar, İstanbul’da bir Latin Krallığı kurdular (1204).

Dördüncü Haçlı Seferi’yle Bizans İmparatorluğu’na vurulan darbe Anadolu’daki Türk hâkimiyetinin güçlenmesine yardımcı olmuştur. Bu seferlerden sonra dört büyük Haçlı Seferi daha düzenlenmişse de Anadolu’dan geçişte Türklerin rahat vermeyeceğini anladıkları için hiçbiri Anadolu üzerinden yapılamamıştır. Her seferinde deniz yolu tercih edilmiştir. Sonunda Haçlılar, Anadolu’daki Türk ve İslam varlığını ortadan kaldırmak için bu seferlerin yeterli olmadığını anladılar. Haçlı seferlerinin her birinde İslam’ın ve İslam dünyasının korunması için en fazla çabayı Türklerin gösterdiği ortaya çıkmıştır.

 

4.3. İslam Coğrafyasının Korunmasında Osmanlıların Rolü

Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten kısa bir süre sonra İslamiyet’in hem en ileri temsilcileri hem de en etkin koruyucuları durumuna geldiler. Bunun en bariz örneği Osmanlılardır. Osmanlılar, 15 ve 16. yüzyıllarda gerçekleştirdiği fetihlerle bir dünya devleti hâline gelmiştir. Onların bu gücünden dolayı Hindistan, Kuzey Afrika ve Endülüs gibi coğrafyalarda yaşayan Müslümanlar, gayrimüslimlerin saldırı ve baskılarına karşı Osmanlıyı bir kurtarıcı olarak kabul ediyor ve sıkıştıkları zaman Osmanlıdan yardım talep ediyordu. Ancak bazı coğrafyaların uzaklığı ve Osmanlıyı meşgul eden farklı problemlerin çıkması bu yardımların amacına ulaşmasını zaman zaman engelliyordu.

1487 yılından itibaren İspanyol Krallığı’nın Endülüs Müslümanlarını Hristiyanlaştırmak için yaptığı baskılara karşı Endülüs Müslümanları Osmanlı Devleti’nden yardım talebinde bulundular. Osmanlı bu isteğe olumlu cevap vermesine rağmen Endülüs’ün uzaklığı nedeniyle yardımlar nihai amacına ulaşmadı. İspanya Krallığı 1609 yılında Müslümanları sürgüne tabi tutmuştu. Osmanlı, sürülen Müslümanların bir kısmını gemilerle kendi topraklarına getirerek onları İspanyol zulmünden kurtardı.38 Örneğin Gırnata Müslümanları II. Bayezit’e bir temsilci göndermişti. II. Bayezit bu yardım talebine cevap olarak 1505 yılında Kemal Reis kumandasında bir donanma gönderdi. Kemal Reis, İspanya kıyılarını vurduktan sonra bir grup Endülüslü Müslümanı kurtararak Kuzey Afrika’ya ve İstanbul’a taşıdı. II. Bayazid’ten sonra padişah olan Yavuz Sultan Selim’e (1512-1520) de 1519 senesinde Cezayir halkı bir mektup göndererek gerek Endülüs gerekse Kuzey Afrika Müslümanlarının Hristiyan saldırıları karşısında güçsüz kaldıklarını bildirdiler. Yavuz, Safeviler ve Memluklülerle meşgul olduğu için onlarla ilgilenme fırsatı bulamadı.

İspanya Krallığı, 1509’da büyük bir ordu ile Cezayir’e saldırdı. Daha sonra 1535’te de Tunus’u egemenliği altına aldı. Müslümanları sömürmek ve Hristiyanlaştırmak amacını taşıyan bu saldırılar karşısında Osmanlı, hemen harekete geçti. Barbaros ve ağabeyi Oruç Reis’in çabalarıyla 1520’de Cezayir, İspanyolların tehdidinden kurtarılarak Osmanlının korumasına alındı. Sonra da Osmanlı kuvvetleri 1551’de Trablusgarp’ı, 1574’de ise Tunus’u İspanyollardan kurtardı. Böylece Kuzey Afrika İslam coğrafyasından koparılamadı ve Müslümanların Hristiyanlaştırılması da önlendi.

15. yüzyılda İspanyol ve Portekizliler, dayanıklı gemiler inşa ederek büyük coğrafi keşiflere çıktılar. Hindistan sularına gelen Portekizliler, doğu mallarının Akdeniz’e ulaşma noktalarına hâkim oldular. Bu durumdan rahatsız olan Memluklüler, Osmanlılardan yardım istedi. II. Bayezit, Selman Reis’i buraya göndererek40 onları yalnız bırakmadı.

Osmanlı, Uzak Doğu’daki Müslümanları da korumaya çalışıyordu. Örneğin Portekizler Endonezya’daki Açe’yi tehdit ettiklerinde Açeli Müslümanların yardım istemesi üzerine Osmanlı, oraya on yedi gemiyle yeterli miktarda top, tüfek ve cephane göndermiştir.

Yine Portekizlilerin Arap Yarımadası’nı tehdit etmesi üzerine Osmanlı, o bölge için de harekete geçerek önce Kızıldeniz ve Basra Körfezi’nde hâkimiyet sağladı. Sonra da Yemen’i Osmanlı topraklarına katarak Portekizlilerin kutsal topraklara yönelik tehdidini ortadan kaldırdı (1538).

Osmanlı Devleti, Hindistan’da Gucerat ve Kaliküt’teki Müslümanların yardım isteği üzerine Hadım Süleyman Paşa’yı Hint Okyanusu’na bir donanmayla gönderdi. Bu donanma Portekizlileri Diu’da kuşattı. Daha sonra Yemen’e geri döndü.

Osmanlılar 16. yüzyılda Rus yayılmasına karşı Orta Asya’daki Müslüman Türklerle de bir birlik oluşturmanın planını yapmışlardır. Örneğin Karadeniz’den Hazar Denizi’ne ulaşmak için Don ve Volga nehirlerini bir kanalla birleştirmek istemişlerdir. 1569’da kanalın açılmasına başlanmış ve bir kısmı da açılmıştır. Daha sonra kışın bastırması ve ertesi yıl da Yemen’de isyanların çıkması42 bu çalışmaları engellemiştir. Çarlık Rusya’nın Orta Asya’daki Türk yurtlarını işgal ettiği sırada o bölgedeki Türklerin yardım çağrılarına da sessiz kalınmamıştır. Bölgeye özel görevliler gönderilmiş fakat Osmanlıyı meşgul eden başka problemlerin çıkması o bölgeye yapılan yardımların yetersiz kalmasına neden olmuştur.

Osmanlı Dönemi’nde Müslüman Türk askerleri İslam coğrafyasının yabancı işgali altına girmemesi için her yerde en zor şartlarda dahi mücadele etmiştir. Bu da Türklerin İslam’la özdeşleştiğinin bir göstergesidir

 

4.4. Osmanlıların Kutsal Topraklara Hizmetleri

Kâbe, İslam’ın doğduğu yer olan Mekke’ye, Hz. Peygamber’in kabri ve mescidi de Medine’ye kutsiyet kazandırmıştır. İslam kültüründe bu iki şehre “Harameyn” de denir.

Osmanlılar İslam coğrafyasının korunmasında önemli roller üstlendiği gibi İslam dünyasının merkezi sayılan kutsal topraklarda da önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Osmanlı, kutsal toprakların korunması, bölge halkına yardımda bulunulması, Kâbe’nin bakım ve onarımı gibi alanlarda hizmet etmiştir.

Yapılan hizmetlerin en önemli göstergelerinden biri, Osmanlıların her sene hac mevsiminde Mekke ve Medine halkına gönderdiği para, yiyecek ve giyecekten oluşan hediyelerdir. Osmanlı padişahları Yavuz Sultan Selim’den itibaren diğer unvanlarının yanında “iki kutsal şehrin hizmetçisi” anlamına gelen “hadimu’l-harameyni şerifeyn” unvanını da kullandılar. Bu unvanlarının gereği olarak kutsal topraklara ve buralarda yaşayan Müslümanlara büyük hizmetlerde bulundular. Örneğin ilk “surre”yi gerçekleştiren Yıldırım Bayezit ile oğlu Çelebi Mehmet oldu. Yıldırım Bayezit’in surresi, yarısı Mekke yarısı da Medine halkına mahsus olmak üzere on dört bin duka (13. yüzyılda Venedik’te çıkarılan ve Osmanlı Devleti’nde de kullanılan altın akçe) altındı. Bu, her yıl Kurban Bayramı’nda Mekke’ye gönderilmiş olurdu. Sonra II. Murat, her yıl Mekke, Medine, Kudüs ve Kudüs sancağına bağlı Halilü’r- Rahman’a üç bin beş yüz filoriden (ilk olarak Floransa’da basılan sonra Avrupa’da ve Osmanlıda da kullanılan, üzeri zambak çiçekli altın para) oluşan surre yolladı. Yine aynı padişah, Ankara’nın Balıkhisarı mıntıkasındaki köylerin hasılatını da Mekke’ye vakfetmiştir.

Yavuz Sultan Selim de Mısır’ı aldıktan sonra o bölge insanlarına iki yüz bin duka altın ile zahire göndererek (1517) bunları her iki şehir halkına dağıttı. Bundan sonra Osmanlının surre yollaması âdet hâline geldi.

Osmanlı, gönderilen hediyelerin miktarını artırmak için çok sayıda vakıf kurdu. Bu tür vakıflara “Haremeyn Vakıfları” denmiştir. Bu vakıfların amaçları arasında hastane, medrese, yol yapımı, aşhane ve hac ibadetinin kolaylaştırılması gibi hizmetler vardı. Ayrıca Mekke ve Medine’de oturanlar vergiden muaf tutuldu ve geçimleri hazineyle vakıflardan karşılandı.

Osmanlılar kutsal topraklarda iyileştirme ve imar çalışmalarıyla da hizmet ettiler. Kâbe, Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi’de tamir ve genişletme çalışmaları yaptılar. Örneğin IV. Murat zamanında bir sel baskını sonucu duvarları yıkılan Kâbe, tümden yenilendi. Yine Osmanlı tarafından Kâbe’nin ahşap çatısı elden geçirildi, eskiyen yağmur oluğu sökülüp yerine gümüş kaplama üzerine altın süslemeli yeni bir oluk takıldı. Bu arada kapı kemeri yenilendi ve üzerindeki gümüş kitabe levha alınarak yerine altın bir kitabe levha konuldu. Kâbe’nin örtüsü 1609’dan itibaren İstanbul’da dokunmaya başlandı. Eski örtü İstanbul’a getirilerek Hırka-i Saadet Dairesinde saklandı.

Osmanlının Mescid-i Nebevi’ye de hizmetleri oldu. Örneğin Sultan Abdülmecit zamanında mescidin tabanı mermerlerle kaplandı ve üzeri halılarla döşendi. Tavan kısımları çeşitli desenlerle süslendi. Mescidin içindeki hatlar, İstanbul’dan giden Hattat Abdullah Zühdü Bey tarafından yazıldı.

Dinî mekânların onarım ve yenilenmesi yanında Osmanlılar tarafından bulaşıcı hastalıklara karşı Hicaz Sağlık Teşkilatı da kuruldu. Salgın hastalıklara neden olan su kaynaklarını ıslah çalışmaları yapıldı. Hac yolculuğu sekiz on ay gibi oldukça uzun süren yorucu bir yolculuktu. Osmanlı bunu kolaylaştırmak için 20. yüzyılın başında İstanbul’dan Mekke’ye kadar uzanacak Hicaz Demir Yolu’nun yapımını başlattı. Medine’ye kadar olan bölümü tamamlanmıştı. Fakat Arap isyanlarının başlaması üzerine yol, Mekke’ye ulaştırılamadı.

Osmanlılar kutsal toprakların korunmasında da büyük fedakârlıklar göstermiştir. Bunun en çarpıcı örneğini Medine Müdafaası’nda askerleriyle birlikte Fahrettin Paşa göstermiştir. Hülasa Osmanlılar kutsal topraklara hangi alanda hizmet gerekiyorsa o alanda hizmet etmekten geri durmamışlardır.

 

4.5. Selçuklu ve Osmanlıların İslam Medeniyetine Katkıları

Medeniyet; bir toplumun maddi, manevi varlığına ait üstün niteliklerden, değerlerden, fikir ve sanat hayatındaki çalışmalardan; ilim, teknik, sanayi, ticaret gibi sahalardaki nimetlerden yararlanarak ulaştığı bolluk, rahatlık ve güvenliktir.

Türkler 10. yüzyıldan itibaren kitleler hâlinde Müslüman olmaya başladıktan sonra bilim, edebiyat, mimarlık ve sanat alanlarında İslam medeniyetine önemli katkıda bulundular. Türklerin ortaya koyduğu eserlerin ana çizgisini Allah, peygamber, ahiret ve kutsal kitabın getirdiği değerler oluşturmuştur. Bu alanda Türkler, binlerce kurum ve eser ortaya koymuştur.

Anadolu Selçuklu ve beyliklerindeki medreselerden başlıcaları şunlardır:
Konya: Sırçalı Medresesi, Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Altun-Aba Medresesi
Kayseri: Hunat Hatun Medresesi, Sahibiye Medresesi, Hacı Kılıç Medresesi, Çifte Medrese (Bir kısmı Gevher Nesibe
Daruşşifası)
Sivas: Gök Medrese, Burciye Medresesi (Yanında Darüşşifa) Çifte Minareli Medrese (İlhanlı Dönemi)
Divriği: Fatma Turan Melik Darüşşifası
Erzurum: Çifte Minareli Medrese (İlhanlı), Yakutiye Medresesi (İlhanlı)
Tokat: Gök Medrese
Çankırı: Darulhadis, Daruşşifa
Sinop: Süleyman Pervane
Kırşehir: Cacabey
Antalya: Ulu Cami, Karatay Medresesi
Urfa: Ulu Cami
Diyarbakır: Mesudiye ve Zinciriye Medreseleri
Mardin: Şehidiye Medresesi
Kızıltepe: Harzem Medresesi

Selçuklular, Konya başta olmak üzere bütün yerleşim merkezlerinde cami, medrese, çeşme, han, köprü, hastane, hamam, türbe, imaret, daruşşifa, kervansaray gibi sosyal ve kültürel kurumları en güzel şekilde inşa ettiler. Bu eserler Osmanlılarla zirveye ulaştı.

Bunun en güzel örneği Süleymaniye ve Selimiye’dir. Osmanlıların mimari eserleri genelde Bursa, Edirne, İstanbul ve Balkanlarda yoğunluk kazanmıştır. Bu eserlerde ihtiyaç ile sanat zevki birleştirilmiştir. Selçuklu ve Osmanlı, ilim sahasında da dünya çapında düşünür ve bilginler yetiştirmiştir. Örneğin Mevlâna’nın düşünceleri dünya çapında ilgi görmektedir ve Mimar Sinan’ın eserleri de özgünlüğünü hâlâ korumaktadır.

Türkler mimari alanda olduğu kadar sanat alanında da İslam medeniyetine katkıda bulundular. Türk-İslam sanatının temelini Allah inancı oluşturduğu için Selçuklu ve Osmanlılarda İslam inancı sanat eserleriyle somutlaştırılmıştır.

Hüsnühat, tezhip, minyatür ve ebru gibi sanatların doğup gelişmesinde de Osmanlıların önemli katkıları olmuştur. Ayrıca hat sanatı, İslam medeniyetine bir özgünlük katmıştır.

Osmanlıların son dönemlerinde yetişmiş olan İsmail Gelenbevi, Mühendishane-i Hümayunda (Teknik Üniversite) hocalık yaptı ve logaritmanın kullanılışını açıklayan bir eser kaleme aldı. Aydınlı Hacı Paşa, tıp alanında “Şifaü’l-Eskam” isimli bir eser yazdı ve döneminde yapılan tıpla ilgili çalışmalara önemli katkılar sağladı. III. Murat’ın Başhekimi Emir Çelebi hava, toprak ve iklimin insan sağlığı üzerindeki etkilerini açıklayan “Enmuzecü’t -Tıp” isimli eseri kaleme aldı.

Türkler, kurdukları medreselerde başta dinî ilimlerin tüm alanları olmak üzere felsefe, astronomi ve tıp gibi sahalarda da önemli çalışmalar yaptılar. Bütün bu çalışmalar, Selçuklu ve Osmanlının İslam medeniyetine yaptıkları katkıların bir göstergesidir.

 

5. İSLAM DİNİNİN YAYILMASINDA TÜRKLERİN ROLÜ

Türkler İslamiyeti kabul ettikten sonra bir taraftan henüz Müslüman olmamış soydaşları diğer taraftan da soydaşları dışındaki insanlar arasında İslam’ın yayılması için büyük çaba harcadı. Bu manada Türklerin Anadolu, Hint Yarımadası ve Balkanlarda İslam dininin yayılmasında büyük rolleri olmuştur.

 

5.1. Orta Asya’da İslam Dininin Yayılması

Türklerle Müslümanlar arasındaki ilk temaslar, 642 yılında yapılan Nihavend Savaşı’nı müteakip İran’ın fethinin tamamlanmasıyla başlamıştır. Ancak bu tarihten önce de birbirinden çok uzak ülkelerde yaşayan Türklerle-Araplar, Sasanî
İmparatorluğu’nun aracılığıyla birbirini az da olsa tanımışlardır. Sasanî Devleti’nin yıkılmasından sonra, Türklerle Araplar arasındaki münasebetler, öncelikli olarak karşılıklı mücadeleler şeklinde olmuş ve yarım asırdan fazla devam etmiştir. Bu olumsuz şartlar sebebiyle İslam, Türkler arasında fazla rağbet görmemiştir. Talas Savaşı’yla bu iki siyasi rakibin Çin’e karşı birleşmesi, Türk-Arap münasebetleri açısından bir dönüm noktası olmuştur. Yarım asırdır devam eden kanlı mücadeleler yerini, bu tarihten sonra dostluğa bırakmıştır.

Emevi Halifesi Ömer b. Abdülaziz’in bütün tebaaya eşit muamelesi ve takip ettiği siyaset, İslamiyet’in özellikle Mâverâünnehir bölgesinde yaşayan Türkler arasında hızla yayılmasına neden oldu. Ömer b. Abdülaziz’den sonra ise eski politikalara dönülmesi ve Türgiş Kağanlığı’nın Araplarla mücadeleye girişmesi, Mâverâünnehir’de İslam’ın yayılışını tehlikeye soktu.

Abbasiler’in iktidara gelmesiyle mevaliye karşı izlenen politika değişmişti. Bunun sonucu olarak Horasan ve Mâverâünnehir’de İslam’ın yayılışı hızlandı. Me’mûn, Mâverâünnehir’de hâkimiyet tesis ettikten sonra, özellikle Türk hükümdar aileleri arasında İslamiyet’in yayılmasına özen gösterdi. Müslümanlığı kabul edenler ödüllendirildi. Halife Mu‘tasım-Billâh’ın gayretleriyle, Mâverâünnehir’de İslamlaşma süreci tamamlandı.

İslam dininin Türkler arasında asıl yayılması, Samaniler dönemine rastlar. İslamiyet’i kabul eden Türkler, diğer Müslüman kavimlerle birlikte gayrımüslim Türkler’e karşı cihat harekâtına katıldı. Samaniler’in Mâverâünnehir’den gelen göçmenlere yakın ilgi göstermeleri ve onları yeni kurulan şehirlere yerleştirmeleri, Türkler arasındaki İslamiyet’in yayılmasına katkı sağladı. Horasan ve Mâverâünnehir’de İslamiyet’in yayılmasında, sufilerin de önemli rolü vardır.

İdil/Volga bölgesine Harezmli tacirlerin girmesiyle bölgede İslam yaklaşık, 287/900’lerde yayılmaya başladı. Bu süreçte Bulgar Hanı Şelkey’in oğlu Almış (Almuş) Han’ının Müslüman olmasıyla İtil Bulgarları devlet olarak İslâm dinini kabul etmişlerdir. Tarihi anlatımlara göre Almuş Han, 308/920 veya 921’de Abbasi Halifesi Muktedir Billah’a, İslâmiyet’i kabul ettiklerini bildirerek, kendisinden Müslüman âlimler ile mescit ve kale inşa etmek üzere mimarlar göndermesini talep etmiştir. Bu arada Almuş Han, ismini Emir Cafer b. Abdullah olarak değiştirmiştir. Böylece Türkler arasında İslâmiyet’i resmî din kabul eden ilk devlet, İdil (Volga) Bulgar Devleti’dir.

Karahanlılar, Doğu ve Batı Türkistan’da hüküm sürmüş ilk Müslüman Türk devletidir (840-1212). Kurucusu Bilge Kül Kadir Handır. Karanlı Hükümdarı Satuk Buğra Han, âlim ve sûfîlerin etkisiyle halkı ve maiyetiyle birlikte Müslüman oldu (944-945). Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, Karahanlılar’ın batıdaki topraklarında İslâmiyet’in yayılması için çalıştı. Onun Müslüman olması ve Karahanlılar’ın İslâmiyet’i kabulü Orta Asya Türklerinin tarihini etkileyen büyük bir hadise olmuştur. İkinci büyük Müslüman Türk devleti Gazneliler, Sâmânîler’in kumandanlarından Alptegin tarafından kuruldu.

İslam dininin yayılmasında önemli rol alan diğer bir Türk devleti de Gaznelilerdir. İkinci büyük Müslüman Türk devletidir. Kurucusu, Sâmânîler’in kumandanlarından Alptegindir. İslam, otuz iki yıl tahtta kalmış Sultan Mahmut zamanında yayılma imkânı bulmuştur.

Gazneli Mahmud, Hindistan’a birçok sefer düzenleyerek bölgede İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynadı. X. yüzyılda çeşitli ülkelerden Oğuzlar’ın hâkimiyetindeki şehirlere gelen Müslüman tacirlerin, derviş ve şeyhlerin gayretleri sonucu İslamiyet, Türkler arasında büyük bir hızla yayıldı. Kalabalık Türk kitlelerinin İslamiyet’i seçtiği bu dönemde Sultan Selçuk’un Cend’de 375 (985) yılında İslamiyet’i kabul etmesi Türk tarihinde bir dönüm noktasıdır. Selçuk Bey, Buhara ve Hârizm’den davet ettiği din adamları vasıtasıyla Oğuzlar arasında İslamiyet’in yayılmasını sağladı ve Oğuzların büyük çoğunluğu XI. yüzyılın başlarında Müslüman oldu. Kıpçak bozkırlarındaki İslamlaşma süreci ise XIV. yüzyıla kadar devam etti. İslamiyet, Doğu Türkistan’da Uygurlar arasında XIV. yüzyıldan itibaren büyük bir hızla yayıldı ve XV. yüzyılın sonlarında Uygurların tamamı İslam’a girdi.

5.2. Hint Yarımadası’nda İslam Dininin Yayılması

Hindistan’da İslamiyeti yayma faaliyetleri Emeviler Döneminde Araplar tarafından başlatılmıştır. Ancak İslam’ın asıl yerleşmesi ve geniş ölçüde yayılması Müslüman Türk devletlerinden Gazneliler (963-1186) Döneminde olmuştur. Gaznelilerden sonra kurulan Delhi Türk sultanlıkları (1206-1413) ve Babür Devleti (1526-1858) gibi Türk devletleri bu bölgedeki İslam dinini yayma faaliyetini devam ettirmişlerdir.

Gaznelilerin Hindistan Yarımadası’nda yaptığı çalışmalar, Delhi Türk sultanları ve diğer bazı Türk-İslam devletlerinin de katkılarıyla çok sonraları bu bölgede Bengaldeş ve Pakistan gibi müslüman devletlerinin ortaya çıkmasına imkân sağladı. Gazneliler İslam’ı yaymada genelde iki yol takip ettiler. Birincisi eğitim kurumlarıyla ki, bu sahada birçok medrese açmışlardır. Örneğin Belh, Nişabur ve Gazne’de köklü medreseler vardı. Bu eğitim kurumlarında hem öğrenciler yetişiyor hem de eserler kaleme alınıyordu. İkincisi ise sufiler yoluyla olmuştur. Ehli sünnet çizgisinde olan Gazneliler, edip ve şairlere yakınlık gösterdikleri gibi din âlimleri ve sufilerle de ilgilenip yakınlık göstermişlerdir. Bu durum meşhur sufilerin bu bölgede toplanmalarına neden olmuştur. Örneğin es-Sülemi (öl.1021), el-Gürgâni (öl.1058) ve ed-Dekkak (öl.1014) onların önde gelenlerindendir. Bu sufiler, etraflarında toplanan büyük kalabalıkları irşat etmişlerdir.

Diğer taraftan Gazneli Mahmut (öl.1030) Hindistan’a yaptığı on yedi sefer sonucu Kuzey Hindistan’ı kendi topraklarına kattı ve bu bölgede Müslümanlığın yayılmasını sağladı. Gazneli Mahmut, fethettiği Hindistan bölgelerinde mescitler yaptırmış ve İslam’ı tebliğ etmeleri için buralara âlimler göndermiştir.50 Hindistan’da İslam’ın yayılmasında Orta Asya’yı istila eden Moğolların zulmünden kaçan Türk din bilginleri ve Müslüman Türk ailelerinin de önemli rolü olmuştur.

5.3. Anadolu’nun İslamlaşması

Türklerin Anadolu’ya gelişleri İslamiyet’ten önce 5 ve 6. yüzyıllarda başlamıştır. Ancak o dönemde Anadolu’ya gelenler millî kimliklerinden uzaklaştıklarından Hristiyan unsurlar arasında erimişlerdir.52 İslamiyet’ten sonra Türklerin Anadolu’ya gelişleri 9. yüzyılda Abbasiler Dönemi’nde başlamıştır. Türk komutanların idare ettiği ve içinde çok sayıda Türk askerinin bulunduğu Abbasi orduları 9 ve 10. yüzyılda Bizans egemenliği altında bulunan Anadolu’ya birçok sefer düzenlediler. Bu ordular Sivas, Amasya, Niksar, Kayseri, Konya, Ereğli, Yalvaç, Ankara ve Eskişehir gibi Anadolu kentlerini kısa süreli de olsa ele geçirdiler. Bu seferler, buraları yurt edinmekten ziyade Bizans’a bir gözdağı vermeyi amaçladığından Müslümanlar ele geçirdikleri kentleri kısa süre sonra boşaltarak geri çekiliyorlardı.

Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması, İslam tarihinin en önemli gelişmelerinden biri olarak kabul edilir. Anadolu’nun asıl Türkleşmesi ve İslamlaşması Selçuklu Dönemi’ne rastlar. Büyük Selçuklu Devleti, Horasan ve Irak’ı egemenliği altına aldığında daha yeni Müslüman olan kalabalık Türkmen oymakları hayvanlarına daha iyi otlaklar bulmak amacıyla Selçuklu topraklarına doğru göç etmeye başladılar. Bu, çok düzensiz bir göç olduğu için gittikleri yerlere rahatsızlık veriyorlardı. Selçuklular bu oymakların Müslüman halkın bulundukları bölgelere göçerek onları sıkıştırmasını istemiyordu. Bu nedenle bir çözüm olarak Türkmen oymaklarını Bizans’ın elindeki Anadolu’ya doğru yönlendirdiler.

Böylece 1050 ve 1060’lı yıllarda Türkmen oymakları yavaş yavaş Anadolu topraklarına gelerek yerleşmeye başladı.

Sultan Alparslan’ın 1071 yılında Bizans ordusunu yenerek Malazgirt Zaferi’ni kazanması, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslamlaşması açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu zaferin ardından Alparslan tarafından görevlendirilen Kutalmışoğlu Süleyman Şah, birkaç yıl içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fethetti. Anadolu’nun bu kadar hızlı ve kolay fethinin bazı sebepleri vardı.

Süleyman Şah’ın Anadolu’yu fethi sırasında yüz binleri bulan Türkmen oymaklarının Anadolu’ya gelmesi ve Anadolu nüfusunun önemli bir kısmının Türklerden oluşması bu topraklarda 1075 yılında Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurulmasını sağladı. Bu arada Anadolu’ya Türkmen göçü devam etmiştir. Özellikle 13. yüzyılda Moğolların Orta Asya’yı işgale başlamaları Anadolu’ya doğru ikinci göç dalgasını başlattı. Bu göçle çok sayıda Türkmen oymağı Anadolu’ya geldi. Bu göçlerle Anadolu nüfusunun çoğunluğunu Türkler oluşturmuştu. Böylece Anadolu 13. yüzyılda Türkleşmiş oldu. Bu nüfusun bir kısmı büyük şehirlere (Konya, Erzurum, Erzincan, Sivas ve Kayseri) yerleşti. Türk adıyla anılanlar yerleşik hayata geçerken Türkmenler ise diğer ova ve yaylalarda, uç bölgelerde köy hayatı yaşıyorlardı. Bunların dışında kalan konargöçer bir hayat yaşayanlara ise Yörük denildi. Anadolu’ya göçen Türkmenlerin tamamı Müslümandı. Onlar Anadolu’ya Türklükleriyle beraber Müslümanlıklarını da getirmişlerdir. Gelenler arasında Türkmenler üzerinde çok etkili olan mutasavvıflar da vardı. Onlar çoğu zaman Türk ordularından daha önce Bizans topraklarına girerek gayrimüslim halkın gönüllerini fethediyorlardı. Mutasavvıflar, sergiledikleri hoşgörü, yardımseverlik ve dürüstlük sayesinde İslam’ın yayılmasında önemli rol oynuyorlardı. Bu sayede bazı Yahudi ve Hristiyanlar, Müslüman olmuşlardır.

Anadolu’ya gelen gezici mutasavvıfların çoğu Türkistanlı Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencileri idi. Ahmet Yesevi, Türkistan’da bir taraftan İslam’ı anlatırken bir taraftan da birçok talebe yetiştirmişti. Çok sayıda öğrencisini Türk dünyasının değişik bölgelerine İslam’ı tebliğ etmek üzere gönderdi. İşte onlardan bir kısmı da Anadolu’ya gelmiş ve Anadolu’nun değişik yerlerinde İslam’ın yayılması için çalışmıştır. Bu mutasavvıfların Anadolu’daki en önemli temsilcilerinden biri Hacı Bektaş Veli idi. O, 13. yüzyıl ortalarında Moğol saldırıları nedeniyle büyük sıkıntılar içine düşen Anadolu’nun müslüman halkını sevgi, hoşgörü, birlik ve kardeşlik duyguları etrafında toplamaya çalışmıştır.

Anadolu’nun Müslümanlaşmasında Türk beyliklerinin de rolü vardır. Beylikler Anadolu’nun muhtelif yerlerinde bayındırlık çalışmaları yaptılar. Bu çerçevede yapılan yüzlerce cami ve medrese sayesinde İslam dininin geniş kitleler tarafından öğrenilmesi ve yaşanması sağlanmıştır.

Ayrıca Anadolu’nun İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde Ahilik (Kardeşlik) Teşkilatının da önemli katkısı olmuştur. Ahilik çeşitli meslek gruplarını bir araya getiren bir esnaflar teşkilatı idi. Bu teşkilat şehir, kasaba ve köylere kadar yayılmıştı. Burası aynı zamanda bir ahlak okulu gibi çalışıyordu. Gündüz işinde çalışan ahiler, akşam dinî ve ahlaki dersler alıyordu. Ahiler, akşam aldıkları dinî ve ahlaki derslerin gereğini gündüz işlerinde uyguluyorlardı.

 

5.4. Balkanlarda İslam Dininin Yayılması

Müslüman Türkler, Gelibolu üzerinden Balkan Yarımadası’na geçerek 1361 senesinde Edirne’yi fethettikten sonra, Bulgar topraklarını hızla ele geçirmeye başladılar. Kosova Meydan Savaşı’yla (1389) Sırbistan, Türk hâkimiyetine geçti. Yıldırım Bayezit’in 1396 yılında Niğbolu önlerinde Haçlı ordusunu hezimete uğratması ise Osmanlı Türklerinin Balkan hâkimiyetini iyice perçinledi. Daha sonra Fatih Sultan Mehmet’in 1463 yılında Bosna’yı fethetmesiyle Osmanlı sınırları İtalya’nın Dalmaçya sahillerine kadar uzandı.

Osmanlı daha fetihlere başlamadan önce bazı Türkmen oymakları Balkanlara geçmiş ve yerleşmişlerdi. Bunlar yerleştikleri yerlerde Anadolu’dakine benzer çalışmalarıyla gayrimüslimlerin saygı ve güvenini kazanmışlardır. Önden giden bu insanlar aslında fethin zeminini hazırlıyordu. Örneğin tasavvufun “Bayramiyye, Celvetiyye, Halvetiyye, Halidilik ve Mevleviyye” gibi kolları Balkanlarda önemli görevler üstlenmişlerdir. Bu tarikat kolları duruma göre bulundukları mekânları mescit, mektep, meşveret, kervansaray, darülaceze, imaret, kütüphane, iltica yeri ve vakıf gibi kullanmışlardır.

Fetih sırasında ve sonrasında Osmanlı, Anadolu’daki Türkmen boylarından bir kısmını Balkanlara yerleştirdi. Türkmenler Anadolu’dan Balkanlara dillerini, gelenek, örf-âdet ve inançlarını da götürdüler. Buralarda yeni yerleşim birimleri ve köyler kurdular. Türk göçmenler genellikle arazisi ziraatta kullanılmayan topraklara yerleştirilmiştir. Araziyi ekime elverişli hâle getiren göçmenler, kısa zaman içinde ziraat ve ticaretten kazandıkları maddi varlık sayesinde Balkanlarda yeni bir yaşam tarzı geliştirdiler. Kurdukları köylere Anadolu’da oturdukları eski yerlerin veya kendilerine önderlik eden dede, baba ve şeyh gibi atalarının ad ya da unvanlarını verdiler. Böylece Balkanlarda İslam’ın yayılmasını sağladılar.

Sultan Mehmet Han Merhumun Bosna Ruhbanlarına Verdiği Ahitnamenin Suretidir. (883/1478)
Nişan-ı hümayun şu ki ben ki Sultan Mehmet Han’ım; üst ve alt tabakada bulunan bütün halk tarafından şu
şekilde bilinsin ki bu fermanı taşıyan Bosna rahiplerine lütufta bulunup şu hususları buyurdum:
Söz konusu rahiplere ve kiliselerine hiç kimse tarafından engel
olunmayıp rahatsızlık verilmeyecektir. Bunlardan gerek ihtiyatsızca
memleketimde duranlara ve gerekse kaçanlara emnü aman olsun
ki memleketimize gelip korkusuzca sakin olsunlar ve kiliselerinde
yerleşsinler; ne ben ne vezirlerim ne de halkım tarafından hiç kimse
bunlara herhangi bir şekilde karışıp incitmeyecektir. Kendilerine,
canlarına, mallarına, kiliselerine ve dışardan memleketimize getirecekleri
kimselere yeri ve göğü yaratan Allah hakkı için, Peygamberimiz
Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkı için, yedi Mushaf hakkı için yüz
yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç için en ağır
yemin ile yemin ederim ki yukarıda belirtilen hususlara söz konusu
rahipler benim hizmetime ve benim emrime itaatkâr oldukları sürece
hiç kimse tarafından muhâlefet edilmeyecektir.”

Uzun yıllar Balkanlardaki Müslüman nüfus, bu Türkmen nüfusuyla sınırlı kaldı. Ancak zamanla gayrimüslimler arasından İslam’a girenler oldu. Özellikle Boşnak ve Arnavutlar kitleler hâlinde Müslüman oldular. Din değiştirmede Osmanlı Devleti hiç kimseyi zorlamamıştır. Zira fetih sırasında gayrimüslimlerle bir anlaşma yapılmıştı. O anlaşmaya göre Osmanlı, bölge insanının canına, malına ve dinine dokunmayacaktı. Bu konuda onlara tam bir güvence verilmişti.

Balkanlarda Türk-İslam kültürünün yayılmasının nedenlerinden biri de o bölgeye yapılan bayındırlık hizmetleridir. Osmanlı yönetimi boyunca Balkanlarda yaşayan insanlara dil, din ve soy ayrımı yapmaksızın hizmet etmiştir. Türk İslam kültürünü yansıtan o kadar çok cami, medrese, han ve hamam yapılmıştır ki Bursa ile Bosna, Konya ile Üsküp birbirini hatırlatır olmuştur. Dolayısıyla Balkanların birçok yeri Anadolu gibi birer Türk yurduna dönüşmüştür.

Ancak 18. yüzyıldan itibaren peş peşe çıkan savaşlar ve milliyetçilik akımları yüzünden Balkanlardaki Müslüman nüfusun bir kısmı katledilirken bir kısmı da Anadolu’ya göç etmeye zorlanmıştır. Diğer çok az bir kısmı ise her şeye rağmen yerlerinde kalmışlardır. Bugün Balkanlarda bütün yıkımlara rağmen Türk-İslam kültürünün izleri silinememiştir. Günümüzde Bulgaristan, Yunanistan, Mekedonya, Romanya, Arnavutluk ve Bosna-Hersek’te yaşayan Müslüman Türkler, millî ve manevi kimliklerini korumaya çalışmaktadırlar.

 

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum