1. ABBASİLERİN KURULUŞU

Abbasiler 750- 1258 yılları arasında hüküm süren ve adını Hz. Muhammed’in amcası Hz. Abbas’tan alan bir devlettir. Abbasiler Devleti, Moğollar tarafından 1258 yılında yıkılana kadar beş asır hüküm sürmüştür.

Abbasi ailesi başlangıçta dedeleri Hz. Abbas gibi tarafsız durarak siyasetle pek ilgilenmemiştir. Ancak, Emevi yönetiminin onları başkent Şam’dan sürmesi üzerine bu tavırlarını değiştirdiler. Emevi Halifesi l. Velid, Hz. Abbas’ın torunu Ali’yi ve yakınlarını yönetimi ele geçirirler endişesiyle sürgün etti. Ali, 714 yılında Abbasi ailesiyle birlikte bugünkü Ürdün sınırları içinde kalan Humeyme köyüne yerleşip Emevilere karşı Abbasi hareketini başlattı.

Abbasi hareketinin başladığı bu dönemde Emevilerde bir çok olumsuzluk yaşanıyordu. Devlet otoritesi zayıflamıştı. Arap kabileleri arasında şiddetli savaşlar yaşanmaktaydı. Sıffin Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan Hariciler, Emevilere karşı devamlı isyan hâlinde idiler. Kerbela’da Hz. Hüseyin şehit edildikten sonra halkın içinde Emevilere karşı büyük bir nefret oluşmuştu. Hz. Ali taraftarı gruplar gittikçe güçlenmekteydi. Bunlar sadece Hz. Ali  soyundan gelen kişilerin halife olabileceğini kabul ettikleri için Emevi yönetimini tanımıyorlardı. Bu nedenle de bazı bölgelerde Emevileri zora sokan isyanlar çıkarıyorlardı.

Emeviler, yürüttükleri hatalı politikalar sonucu zamanla halkın desteğini kaybettiler. Daha kuruluş safhasında Emeviler, İslami değerlere uymayan saltanata dönüş yapmışlardı. Kendileri ve çevresindekiler hariç diğer Müslümanların haklarına yeterince önem vermemişlerdir. Müslüman da olsalar Arap olmayanlara ikinci sınıf insan muamelesi yaparak yönetimde onlara söz hakkı tanımamışlardır. Mevali daima ezilmiş, sadece Emevi hanedanı ve onların taraftarları iktidarın nimetlerinden istifade etmişlerdir.

Bütün bu gelişmeler ve uygun ortam Abbasilerin işlerini kolaylaştırmaktaydı. Onlar da bu ortamdan yararlanmasını çok iyi bildiler. Abbasiler, hedeflerinin “Muhammed ailesinin iktidara gelmesi” olduğunu ve biatın, Peygamber ailesine mensup bir kişi üzerine olacağını vurguluyorlardı.

Abbasiler daha harekete geçmeden önce Horasan’da kuvvetli bir güç olan Şiiler faaliyet hâlindeydiler. Şiiler de Hz. Muhammed’in ailesinden birinin halife olmasını istiyorlardı. Onların büyük bir kısmı Hz. Ali’nin torunu Ebu Haşim’in etrafında toplanmıştı. Ebu Haşim de ikametgâhını Humeyme’ye nakletti ve Abbasilerle ittifak yaptı. Böylece Abbasiler daha başlangıçta Şiilerin desteğini sağlamış oldular. Emevi karşıtı bu yeni cephenin liderliğini Abbasilerden Muhammed bin Ali üstlendi.

Abbasi propaganda faaliyetlerinin merkezi Kûfe ve Horasan olarak belirlendi. Faaliyetleri yürütecek teşkilat, 718 yılında artık tam olarak kurulmuştu. Bundan sonra Abbasi hareketini on iki nakip (temsilci) ve bunlara bağlı yetmiş dâî (propagandacı) büyük bir gizlilik içinde yürütüyordu. Bu propagandacılar, Emevi baskısına karşı Hakk’ın mücadelesini yaptıklarını söyleyerek halkın desteğini istiyorlardı. Abbasiler, zamanla çok sayıda propagandacıyı değişik bölgelere gönderdiler. Her ne kadar ehlibeyt adını ön plana çıkararak halka mesaj vermişlerse de liderlik Abbasilerdeydi. Kendisinin de Peygamber ailesinin bir mensubu olduğunu her fırsatta halka anlatan Muhammed bin Ali, geniş kitlelerin sempatisini kazanmıştı.

Muhammed bin Ali’nin vefatından sonra oğlu İbrahim, hareketin başına geçti. İbrahim de teşkilatçı bir liderdi. Horasan, propaganda çalışmalarının en etkili biçimde yapıldığı bölgelerdendi. İbrahim, Horasanlı Ebu Müslim’i 745 yılında bu bölgeye Abbasi ailesinin temsilcisi olarak gönderdi. Orada çalışmalar hızlandırıldı. Emevi Hükümdarı ll. Mervan, İbrahim bin Muhammed’i yakalayıp bir süre hapsettikten sonra idam etti. Yerine kardeşi Ebu Abbas geçti.

Ebu Müslim’in Horasan’a gitmesi, Abbasi hareketi için bir dönüm noktası oldu. Ebu Müslim, 747 yılında Abbasilerin ihtilal bayrağını Horasan’da açtı. Kısa sürede oradaki Emevi ordusunu bozguna uğratarak bölgeye hâkim oldu. Bunu, Abbasi kuvvetlerinin 749’da Kûfe şehrine girmesi takip etti. Abbasiler, aynı yıl Kûfe’de Ebu Abbas’ı halife ilan ettiler. Ebu Abbas, halife olarak Kûfe de okuduğu ilk
hutbede, yönetim hakkının sadece Abbasilere ait olduğunu dile getirdi. Ehlibeyte vurgu yaparak aslında kendilerinin de ehlibeytten olduğunu söylüyordu. Ebu Abbas, Kur’an-ı Kerim’den, ... إِنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمْ الرِّجْسَ أَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْهِيرًا … “ …Ey Peygamber’in ev halkı! Allah, sizden ancak günah kirini gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.”, “De ki: Ben buna karşılık sizden akrabalık sevgisinden başka bir ücret istemiyorum.” ayetlerini okuyarak adeta kendisini peygamber ailesiyle özdeşleştirip insanları ikna etmeye çalışmıştır.

Emevi saltanatına son vermek amacıyla 750 yılında bir Abbasi ordusu Suriye üzerine yürüdü. Emeviler de büyük bir kuvvetle bu orduya karşı koydu. Fakat Zap Irmağı kıyısında yapılan savaş sonunda Emeviler yenildi. Abbasi ordusu, Emevilerin başkenti Dımeşk’e girdi. Yenilgiye uğrayan Emevi Hükümdarı II. Mervan, Mısır’a kaçtı. Ancak aynı yıl Abbasi askerleri tarafından burada yakalanarak öldürüldü. Böylece Emevi Devleti yıkılmış, yerini Abbasi Devleti almış oldu. Abbasiler, bu süreçte Emevi sülalesinden çok sayıda insanı ortadan kaldırdılar.

Abbasiler, iktidara ulaşana kadar Şiilerle kurdukları birlikteliği bozmamaya dikkat ettiler. Ancak iktidarı ele geçirdikten sonra onlara sırt çevirdiler. Şiiler ise Abbasilerin bu tutumuna karşı Hz. Hasan’ın torunlarından İbrahim ve kardeşi Muhammed’in önderliğinde ayaklandılar. Halife Mansur, 762-763 yıllarında bu isyanı çok sert bir şekilde bastırdı. Muhammed Hicaz’da, İbrahim de Irak’ta öldürüldü. Böylece Şiilerin önde gelen liderleri ortadan kaldırıldı.

Abbasiler hilafeti ele geçirdiklerinde insanlar, onları gerçek halifeli fikir ve idealini temsil eden kişiler olarak karşıladılar. Onlardan “mülk-devlet” yerine dine dayalı ve adil bir devlet kurmalarını bekliyorlardı. Nitekim halife, cuma namazlarında Hz. Peygamberin hırkasını giyiyordu. Etrafında, devlet işlerinde görüşlerini aldığı fakihler ve diğer din âlimleri bulunuyordu. Oysa gerçek farklıydı. Abbasi halifeleri, etrafa karşı dindar ve zahit görünmelerine rağmen halkın beklentilerine yeterli cevap vermemişlerdir.

Ebu Cafer Mansur, 754 yılında iş başına geldiğinde Abbasi yönetiminin temellerini sağlamlaştırmak için bir dizi çalışma yaptı. Hilafet makamında gözü olan ve kendisini tanımayan amcası Abdullah’ı, Ebu Müslim’in yardımıyla ortadan kaldırdı. Ardından Horasan bölgesinde çok güçlü olan Ebu Müslim’i de ileride problem çıkarabileceği endişesiyle öldürttü. Bundan sonra çeşitli bölgelerde meydana gelen pek çok ayaklanma da Mansur tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.

Mansur, iç tehditleri bu şekilde ortadan kaldırdıktan sonra Dicle Nehri’nin kıyısında ünlü Medinetü’s- Selam (Bağdat) şehrini kurup başkent yaptı. Bağdat, kısa sürede dünyanın en önemli şehirlerinden biri hâline geldi. Mansur, devleti güçlendirmek ve sağlam temellere oturtmak için yaptığı bu icraatlarından dolayı Abbasilerin gerçek kurucusu kabul edilmiştir. Mansur, Mehdi, Harun Reşit, Me’mun, Mu’tasım ve Vasık dönemleri, Abbasilerin, “altın çağ”ı kabul edilir. İslam medeniyetinin temelleri, geniş ölçüde bu dönemlerde atılmıştır. 847 yılından sonra başlayan Gerileme Devri, Abbasilerin yıkıldığı 1258’e kadar devam etmiştir.

 

2. ABBASİLER YÖNETİMİNDE MEVALİ AĞIRLIĞI

Emeviler, Arap milliyetçiliğini ön planda tutan bir yönetim anlayışına sahipti. Yönetim kadroları daha çok Emevilerin veya Arapların elinde idi. Arap olmayan Müslümanlar (mevali), ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorlardı. Prensip olarak tüm Müslümanların eşit haklara sahip olması beklenirken uygulamada durum farklıydı. Mesela Arap olmayan Müslümanlardan daha fazla vergi alınmaktaydı. Hatta gayr-ı müslimlerden alınan cizye vergisi, Müslümanlardan da istenmekteydi. Diğer taraftan Araplar savaşlara süvari olarak katılırken diğer Müslümanlar piyade olarak görevlendirilmekte ve savaş ganimetlerinden Araplara göre daha az pay almaktaydılar. Bu uygulama, Ömer bin Abdülaziz tarafından kaldırıldı. Onun ölümünden sonra uygulama yeniden başladı.

Abbasiler, bu katı Arap milliyetçiliğini terk edip Arap olmayan Müslümanlara da önem verdiler. Mevali, Araplarla eşit haklara sahip oldu. Hatta Araplardan daha imtiyazlı duruma yükseldi. Devlet kurulduğunda, yönetimde çok önemli makamlar, mevaliden bazı kimselere verildi. Örneğin Abbasiler hareketinin en güçlü isimlerinden biri olan Ebu Müslim, mevaliden idi. İlk Abbasi Halifesi Ebu Abbas, ona çok önem vermiştir. Çünkü Abbasiler onun sayesinde iktidara gelmişti. Halife Mansur, onun yardımıyla bazı isyanlara son verebilmişti.

Abbasiler, Bağdat’ı başkent yaptıktan sonra Sasani yönetim biçimini örnek alarak halifelikten sonra en yetkili makam olan vezirlik makamını ihdas ettiler. Bu makama mevali vezirler atandı. Abbasi sarayında Farsça unvanlar kullanılır, Farsça şarkılar söylenir oldu. İran düşüncesi ve sanat anlayışı etkisini gösterdi.

Horasanlı Ebu Müslim’in öldürülmesinden sonra da mevali, Abbasi yönetiminde gücünü korudu. İran kökenli Bermekiler buna örnek verilebilir. Aileden ilk Müslüman olan Halit Bermeki, Halife Ebu Abbas tarafından, gayr-ı müslimlerden alınan vergilerin toplandığı Divanü’l-Harâç ve asker maaşlarıyla ilgili kurum olan Divanü’l-Cünd’ün başına getirildi.

Halit’ten sonra Bermeki ailesinden Yahya Bermeki, Azerbaycan valisi oldu. Ünlü Abbasi halifesi Harun Reşit, tahta geçince onu vezir tayin ederek kendisinden sonra ülkenin en güçlü yöneticisi konumuna yükseltti. Yahya, on yedi yıl vezirlik yaptı. Yönetimde mutlak bir iktidara ve yetkiye sahipti. İki oğlu Fazıl ve Cafer de yönetimde söz sahibi oldular. Fazıl, doğu vilayetlerinin, Cafer ise batı vilayetlerinin valisi olarak görev yaptı. Böylece Bermeki ailesi ülkenin taşra yönetimine de hâkim olmuştu.

İranlı mevalinin yönetimdeki bu ağırlığı, Arapların tepkisine yol açmaktaydı. Araplar, Harun Reşit’in oğulları Emin (809-813) ile Me’mun (813-833) arasında çıkan savaşta, annesi İranlı olan Me’mun’a karşı annesi Arap olan Emin’in yanında yer aldılar. Bu savaştan Me’mun’un galip çıkması, Arapların yönetimden tamamen uzaklaştırılmalarına sebep oldu. İran kökenli kişiler vezir ya da komutan olarak yönetime ağırlıklarını koydular. Halife Harun Reşit, Bermekilerin yönetim için tehlike oluşturduklarını fark etti. Bir bahane ile 803 yılında Bermeki ailesini yönetimden tasfiye etti.12 Böylece doğabilecek bir karışıklığı aldığı tedbirlerle önlemiş oldu. Harun Reşit Devri (786- 809), Abbasi Devleti’nin en parlak dönemi olarak kabul edilir.

Türkler de Abbasiler dönemi’nde oldukça etkin bir konuma yükseldiler. Türkler, özellikle Me’mun dönemi’nden itibaren yönetimde söz sahibi olmaya başladılar. Me’mun, halifeliğinin ilk yıllarında büyük ölçüde İranlıların desteğine dayanmaktaydı. Ancak sonra İranlıların idarede çok etkin duruma gelmeleri üzerine, bunları bir şekilde dengelemek istedi. Fakat Araplara da güven duymadığı için Türklerin yönetimdeki gücünü artırma yoluna gitti. Halifeliğinin son yıllarında ordudaki Türklerin sayısı on bini buldu ve komuta heyetinin çoğunluğu Türk komutanlardan oluştu.

Me’mun’un ölümünden sonra kardeşi Mu’tasım da Türklerin desteği sayesinde halife oldu. O da çeşitli Türk ülkelerinden çok sayıda birlik getirerek ordunun büyük bir kısmını Türklerden oluşturdu. 836 yılında Samarra şehrini kurarak Türk birlikleriyle beraber halifelik merkezini oraya taşıdı. Böylece 892 yılına kadar sürecek olan “Samarra Dönemi” başlamış oldu. Bu süre içerisinde Türk komutan ve askerler, yönetim kadroları üzerinde ağırlıklarını iyice gösterdiler. Türkler, Mütevekkil’den itibaren halife seçimlerinde etkin rol oynadılar.13 Halifeler de Türk baskısından kurtulmak için çareler arıyorlardı. Çözüm olarak 892 yılında hilafet merkezi yeniden Bağdat’a taşındı. Ancak Bağdat’ta da devlet erkanı arasında rekabet sürdü. Halife Razi, adeta halife yetkileriyle donattığı Muhammed bin Raik el-Hazari’yi 936 yılında “emirü’l-ümera” tayin etti. Bu tedbir de sonuç vermedi. İmparatorluk artık gücünü kaybetmiş ve parçalanmıştı.

 

3. ABBASİLERİN DİN POLİTİKASI

Abbasiler, Emevilerle mücadele ederken dinî ve ehlibeyti öne çıkararak halkın desteğini almaya çalışıyorlardı. İktidar olduklarında, dine ağırlık veren bir politika izlediler. İlk Abbasi Halifesi Ebu Abbas, tahta çıktığı zaman Kûfe’de okuduğu ilk hutbesinde birçok ayet ve hadisi yorumlayarak halifeliğin dinî bir makam olduğunu belirtti. Ardından da bu makamın Dört Halife’den sonra yalnızca kendileri tarafından temsil edildiğini ilan etmiştir. Şiiler, halifeliğin Hz. Ali’nin ve onun soyundan gelenlerin hakkı olduğunu savunuyorlardı. Ancak Abbasiler, halifeliğin Hz. Peygamber’in damadı Ali vasıtasıyla değil de amcası Abbas kanalıyla devam ettiğini ileri sürerek Şiilere karşı çıktılar. Yani Şiilere göre Hz. Ali, Abbasilere göre ise Hz. Abbas vasidir (Hz. Peygamber’in bıraktığı halife).

Abbasi halifeleri, dine verdikleri önemi vurgulamak üzere, Hz. Peygamber’in cübbesini giyerek cuma namazı kıldırmış, Mekke’de Mescid-i Haram’ı, Medine’de ise Hz. Peygamber’in mescidini genişletmişlerdir. Hac yollarını onarıp güvenli hâle getirmiş, içme suyu ihtiyacını karşılamak için kuyular açtırmışlardır.

Abbasiler beş asır süren iktidarları döneminde ülkenin önemli merkezlerine cami, mescit, medrese ve kütüphaneler inşa ettiler. Bu dönemde İslami ilimler büyük inkişaf gösterdi. Tefsir, kıraat, hadis, fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi ilimler müstakil birer disiplin hâlinde metodolojilerine kavuşturuldu.

Abbasilerin mezheplere yaklaşımları zaman zaman çok farklılık gösterdi. Me’mun, Mu’tasım ve Vasık dönemlerinde olduğu gibi bazen katı bir Mutezile anlayışını uygulayarak “Kur’an mahluk değildir.” diyen âlimlere işkence edip öldürdüler. Bazen Mütevekkil gibi halifeler, çoğunluğun benimsediği Sünni anlayışı destekleyip Sünniliğin temsilcisi konumundaki hadis bilginlerini ve hukukçuları himaye ettiler. Halife Me’mun ve daha sonra Mustansır Dönemi’nde olduğu gibi bazen de ehlibeyte çok büyük önem verip onların desteğini aldılar. Hatta Me’mun, 817 yılında Ali bin Musa’yı veliaht olarak ilan etti. Ali, erken vefat edince hilafet Alioğullarına geçmedi.

Abbasiler, Arap olmayan halkların İslam dinîne girmelerini teşvik ettiler. Emeviler Dönemi’nde onlardan alınan fazla vergileri kaldırdılar. Yönetim kadrolarını onlara da açtılar. Bu politikalar sonucunda Mısır, Horasan, Türkistan bölgelerindeki insanlar kitleler hâlinde İslam dinine girdiler.

Abbasiler, İslam dünyasını dış saldırılara karşı korumayı da din politikalarının bir parçası olarak gördüler. Özellikle Bizanslılara karşı düzenlenen askerî seferlerin bazılarına bizzat halifeler de katılmış ve böylece fethe verdikleri önemi ortaya koymuşlardır. Özellikle Harun Reşit Dönemi’nde merkezi Antakya olan Avasım eyaleti kurularak Türklerden oluşan askerî birlikler buralara yerleştirilmiştir. Tarsus da bu eyaletin çok önemli bir karargâhı idi. Harun Reşit, Anadolu’ya seferler düzenleyip Ereğli’ye kadar geldi. Bizans, anlaşma yaparak vergi vermeyi kabul etti. Halife Mu’tasım, bir sefer düzenleyip Ankara üzerinden Afyon’a kadar ilerleyerek Bizans’a gözdağı vermiştir. Böylece Bizans’ın önü kesilmiş, ülke ve din korunmuştur.

Abbasiler, eski İran din ve mezheplerine mensup kişi ve grupların bazen Müslümanlık görüntüsü altında yeniden dirilme çabalarını yakından takip ettiler. Gerektiğinde bunları en ağır biçimde cezalandırdılar. Eski İran-Horasan dinleri olan Zerdüştlüğe ya da Maniheistliğe bağlılıklarını gizlice sürdürüp iki ilaha ( nur ve zulmet tanrılarına ) inanan Zındıklara karşı mücadele etmek için “Divanu’z-Zenadıka” adlı bir teşkilat kurmuşlardır. Bunların dışında da kendisini peygamber ilan eden Zerdüşt dinîne mensup Bihaferit gibi birçok sapık grupla mücadele etmişlerdir.

Abbasiler isyan etmeyen ve zimmi statüsü verilmiş olan Yahudi ve Hristiyanlara asla müdahale etmediler. Onlar dinlerini rahatça yaşadılar, mabetlerinde ibadetlerini özgürce yaptılar.

 

4. İÇ SORUNLAR

Abbasi Devleti, beş yüz yılı aşan ömrü içerisinde nedenleri farklı çok sayıda iç sorunla karşılaştı. Bunların başında halifeliği kimin üstleneceği konusu yer aldı. Hilafet meselesi, Abbasilerin kuruluşundan yıkılışına kadar çözemedikleri bir sorun olmuştur. Örneğin bir yandan halifenin ehlibeyt’ten seçilmesi gerektiğini savunan ehlibeyt taraftarlarıyla sürekli yapılan mücadele, öte yandan Harun Reşit’in oğulları arasındaki halifelik çekişmesi Abbasileri yıpratmıştır. Bu kardeş çekişmesinde birbirleriyle rekabet hâlinde olan Arap kabileleri de yeniden mücadelelerine başlamışlardır. IX. yüzyıl ortalarından itibaren halife tayininde hem Abbasi sarayındaki şehzade annelerinin hem de Türklerin rolü oldukça arttı. Buna bağlı olarak halifelik tahtına en yetenekli ve en layık olanlar yerine ya kadınlardan en etkin olanların oğulları ya da Türk komutanların uygun bulduğu isimler oturtuldu. Bu durum gerek Abbasi hanedanının kendi içinde gerekse Araplarla Türkler arasında bazı karışıklıklara ve iç hesaplaşmalara yol açtı. Bütün bunların yanında son dönem halifelerinin dirayetsizliği, Abbasilerin önce parçalanmasına sonra da yıkılmasına neden olmuştur.

Abbasiler iktidara geldiğinde imparatorluğun sınırları Türkistan içlerinden Pirene Dağları’na, Kafkaslardan Hint Okyanusu’na ve Büyük Sahra içlerine kadar uzanıyordu. Bu sınırlarıyla tarihin de en büyük imparatorlukların başında geliyordu. Ancak o zamanın şartları göz önüne alınacak olursa bu kadar geniş bir imparatorluğu ayakta tutmanın kolay olmayacağı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Nitekim Abbasilerin iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren kopmalar başladı. Endülüs’ün istiklalini kazanmasından sonra yavaş yavaş bütün Kuzey Afrika’da bağımsız ve yarı bağımsız devletler ortaya çıkmaya başladı. İşte iç sorunların bir bölümü, bu yönetim merkezinden uzak bazı bölgelerdeki valilerin ya da bölgesel liderlerin bağımsızlık isteğinden kaynaklanmaktaydı. Örneğin Horasan bölgesinde Tahiriler ve Samaniler, Suriye ve el-Cezire’de Hamdaniler, Sistan bölgesinde Saffariler, Mısır’da Tolunoğulları, Kuzey Afrika’da Ağlebiler bu şekilde ortaya çıkmışlardı.

Abbasiler iç sorunlardan biri olan Emevilerle uğraşmak zorunda kalmışlardır. Emevi sülalesinden gelenler, fırsat buldukça Emevi Devleti’ni tekrar canlandırmak için harekete geçiyor ve isyan çıkarıyorlardı. Nitekim Emin ile Me’mun arasındaki mücadele sürerken Emevi sülalesinden Ali bin Halit isyan ederek Suriye üzerine yürüdü ve bir süre Suriye ve çevresini kendisine bağladı. Fakat Abbasiler, bu hareketi çok fazla genişlemeden durdurmayı başardılar. Aynı şekilde çeşitli dönemlerde ayaklanan Şiiler her defasında kanlı bir şekilde bastırılmıştır.

Basra ile çevresinde ortaya çıkan Zenciler Hareketi, iç sorunlar arasında sosyal ve ekonomik nedenlerle ortaya çıkmıştı. Bu bölgede tarla ve tuzlalarda çalışan çok sayıda zenci köle, çalışma şartlarının ağırlığından şikâyet ederek 869 yılında Hz. Ali soyundan olduğunu söyleyen Ali bin Muhammed adlı bir kişinin önderliğinde ayaklandı. İsyan kısa sürede genişleyerek Abbasi yöneticilerini tedirgin edecek bir boyuta ulaştı. Birbiri ardına yeni grupların katılmasıyla isyan, süratle yayıldı. Zencilerin askerî harekatı başlangıçta oldukça parlaktı. Güney Irak ve Güneybatı İran’ın önemli bölgelerini hâkimiyetleri altına alıp Basra ve Vasıt’ı zapt ettiler. Böylece Bağdat’ı da tehdit etmeye başladılar. Nihayet uzun ve çetin mücadelelerden sonra Türk komutan ve askerlerin katkıları sayesinde 883 yılında isyan güçlükle bastırılabildi.

 

4.1. Yönetim Karşıtı Dinî ve Siyasi Hareketler

Abbasiler Dönemi’nde devlet içinde meydana gelen dinî- siyasi hareketlerin başında Hz. Ali’nin torunları ve onları destekleyen Şiilerin çıkardığı isyanlar gelmektedir. Abbasi halifeleri, Hz. Ali soyundan gelenleri sürekli takip ettiriyor ve baskı altında tutuyorlardı. Bu nedenle Mansur Dönemi’nde iktidarı ele geçirmek için Hz. Hasan’ın soyundan gelen Muhammed en-Nefsü’z-Zekiyye ve kardeşi İbrahim, Mansur’a karşı harekete geçtiler. Uzun müddet gizli çalışan ve halifenin takibinden kurtulmak için devamlı yer değiştiren bu iki kardeş, nihayet ailelerine yapılan baskıya dayanamayarak ortaya çıktılar. Medine’de başlayan isyan, kısa sürede Mekke’ye, oradan da Basra ve çevresine yayıldı. Bu vilayetlerde Muhammed’e halife olarak biat edildi. Ancak 762 yılında Muhammed, ertesi yıl da İbrahim yakalanarak idam edildi.

Şiilerin isyanları bununla bitmedi. Halife Hadi (785- 786) Dönemi’nde Medine’de yine Hz. Hasan’ın torunlarından Hüseyin bin Ali, Abbasileri tanımadığını belirtti. Ayaklanarak Medine ve Mekke’yi kontrol altına alıp kendisini halife ilan etti. Ancak Abbasiler, Hüseyin bin Ali’yi öldürmek suretiyle bu isyanı da bastırdılar. Hüseyin’in kardeşi İdris, kaçarak bugünkü Fas’ın üzerinde bulunduğu topraklara yerleşti. Harun Reşit zamanında kurulacak olan İdrisiler Devleti’nin temellerini attı.

Halife Me’mun, taht kavgasında kardeşi Emin’e üstünlük sağlayınca Merv’de bulunduğu sırada kendi yerine ehlibeytten Ali er-Rıza’yı veliaht tayin etmek istedi. Bağdat’daki Şiiler, bu haberi alınca hemen Hz. Hasan’ın soyundan İbrahim bin Mehdi’yi halife ilan ettiler. Me’mun’un, Ali er-Rıza ile ilgili kararından vazgeçerek Bağdat’a dönmesi üzerine İbrahim bin Mehdi, halifelik makamını terk etmek zorunda kaldı.

Mu’tasım (833-842) Dönemi’nde bu sefer Hz. Hüseyin’in soyundan gelen Muhammed bin Kasım, Horasan’da isyan edip halktan biat almaya başladı. Fakat Abbasilerin Horasan Valisi Abdullah bin Tahir tarafından yakalanan Kasım hapsedildi.

10. yüzyılda Şiilik, Abbasilere karşı halk direnişini yeniden etkileyen bir faktör oldu. Geniş bir alanda propaganda yapıldı. Şia’nın bir kolu olan İsmailîlerin dinî-siyasî kışkırtmaları, Irak, Suriye ve Bahreyn’de Karmati denilen ayaklanmaya sebep oldu. Bahreyn’de Karmatiler devleti kuruldu. Karmatiler, Basra ve Kûfe’ye sadırdılar. Hac yolunu kesip Mekke’yi yağmaladılar. Hacerülesved’i söküp Ahsa’ya götürdüler. Burada yirmi bin silahlı eşkıya yaşıyordu. Yirmi yıl sonra Hacer-i Esvet’i tekrar iade ettiler. Öte taraftan 925 yılında bağımsız bir devlet kuran Şii Büveyhiler 945 yılında Bağdat’ı işgal edince artık Abbasi halifelerinin siyasi bir otoritesi kalmadı. Halife, sembolik bir dinî lider olarak yerinde kaldı.

Hariciler, Emeviler Dönemi’nde olduğu gibi Abbasiler Dönemi’nde de bazı isyan girişimlerinde bulundular. Abbasilerin kuruluş yıllarında Berberîlerin toplu olarak katılmasıyla güçlenen Hariciler, Kuzey Afrika’da çeşitli isyanlar çıkardılar. Haricilerin İbazıyye koluna mensup olan Benî Rüstem, Tahert’te Rüstemîler Devleti’ni kurmaya muvaffak oldu. Bunlar ve benzeri diğer Harici gruplarla uzun süre mücadele edildi.

Kuzey Afrika’nın yanı sıra Irak ve Horasan da bu isyanların meydana geldiği bölgelerdi. Harun Reşit Dönemi’nde, halifenin zulüm ve haksızlık yaptığı gerekçesiyle Musul ve Kirman’da gerçekleşen Harici ayaklanmaları, bunlar arasında en tehlikeli olanıydı. Halife, Musul İsyanı’nı zorlukla bastırabildi. Aynı yıl Kirman’da başlayıp Afganistan’a kadar genişleyen diğer Harici isyanına ise ancak Me’mun Dönemi’nde son verilebildi. Abbasiler, mevaliye değer verince Hariciler, Emeviler Dönemi’ndeki kadar kendilerine taraftar bulamadılar.

Horasan’da ortaya çıkan Yusuf bin İbrahim el-Berm adlı Harici, Abbasilere isyan edince (777) Halife Mehdi-Billah, Sicistan Valisi Yezid bin Mezyet eş-Şeybani’yi Yusuf’un üzerine gönderdi. Vali Yezid, bazı bölgeleri işgal eden Yusuf’u mağlup etti. Çeşitli bölgelerde farklı Harici gruplar, zaman zaman ayaklandıysa da bunlar devlet kuvvetlerince hemen bastırıldı.

 

4.2. İslam Karşıtı Dinî ve Siyasi Hareketler

Abbasiler Dönemi’nde isyan eden bazı gruplar, hem yönetime hem de İslam’a karşı çıkıyorlardı. Amaçları, İslam’ı yıkmak ve eski dinlerini yeniden yaşatmaktı. İran ve Horasan kaynaklı bu hareketlerin en tehlikeli olanları Ravendiyye, Mukanna (Peçeli), Babek, Mazyar ve Zındıklık hareketleridir.

Mukanna İsyanı: Horasan’daki isyanların en tehlikelisi Mukanna (Peçeli) İsyanı’dır. Bu isyan, Abbasileri uzun süre uğraştırdıktan sonra ancak 789 yılında bastırılabildi. Adı Hâkim bin Haşim olan bu kişi, çirkinliğini gizlemek veya tanınmamak için yüzüne süslü bir peçe taktığından kendisine peçeli denmiştir. Önce peygamberlik daha sonra da ilahlık iddiasında bulunan İranlı Mukanna, İslam dininin yayılmasını engellemek için Merv’de isyan başlattı. O, ruhun bir bedenden diğer bedene girmesi anlamına gelen tenasüh inancını savunmaktaydı. Allah’ın sırasıyla Âdem, Nuh ve Ebu Müslim’in bedenine girdiğini, en son da kendi bedeninde belirdiğini iddia ediyordu. Bundan başka o, taraftarlarına İslam’daki ibadetleri kaldırdığını ve haramları helal kıldığını açıkladı. Ayrıca eski İran inançlarından olan Mazdekiliğe uygun olarak mal ve kadınları herkes için ortak hâle getirdi. Zalim ve ahlaki zaafiyeti olmasına rağmen birçok taraftar buldu.

Halife Mehdi, Mukanna’nın üzerine bir ordu gönderdi. Mukanna, Keş yakınında bulunan Siyam Kalesi’ne yerleşti. Abbasi ordusunun kuşatmasının uzun sürmesi üzerine kurtuluşunun mümkün olmadığını anlayınca ailesi ve taraftarlarıyla birlikte intihar etti.

Babek İsyanı: Abbasiler Devri’nde
ortaya çıkan isyanların en önemlisi ve en tehlikelisi; geniş bir alana yayılması, devamlılığı, teşkilatlanması ve bütünlük arz etmesi bakımından, Babek İsyanı’dır. Babek’in de Mukanna’nın fikirlerine benzer görüşleri vardı. O da ilahlık taslıyor, tenasühe inanıyor ve haramları helal kabul ediyordu. Taraftarları arasında Kur’an okuyanlar bulunsa da onlar namaz kılmaz ve oruç tutmazlardı. Bu görüşleri benimseyenler aynı zamanda Hürremiler olarak da bilinir. Siyasi ve askerî sahada dikkate değer kabiliyetlere sahip olan Babek’in taraftarlarının çoğunu köylüler teşkil ediyordu. O, büyük arazilerin taksim edileceğini vadediyor vesözünü de tutuyordu. 816 yılında Azerbaycan’da isyan bayrağını açan Babek, uzun müddet isyanını devam ettirmiş, İran ve Ermenistan eyaletlerine hâkim olmuştu. Ermenistan kralı ve Bizans’tan da destek alan Babek, üzerine gönderilen kuvvetleri mağlup edip nüfuz alanını genişletmişti. Bazz’da karargâh kuran Babek, çevredeki Müslüman halka saldırarak kadın çocuk demeden herkesi öldürdü. İsyanı bastırmak için Azerbaycan’a birbiri ardına valiler tayin edildi. Ancak valilerin bütün çabalarına rağmen Me’mun döneminde isyana son verilemedi. 837 yılında Halife Mu’tasım, yirmi yıldır devleti meşgul eden bu isyanın üstesinden gelebilmek için Afşin, İnak et-Türkî ve Beşir et-Türki gibi Türk komutanları görevlendirdi. Uzun mücadelelerden sonra Abbasi güçleri 838 yılında Babek’in bulunduğu Bezz kentine girmeyi başardı. Yapılan muharebede mağlup olan Babek, Afşin tarafından yakın adamlarıyla birlikte yakalanarak Bağdat’ta idam edildi.

Mazyar İsyanı: Taberistan bölgesinde Mazyar adında bir Mecusi, 839 yılında isyan etti. Halife Mu’tasım, Horasan Valisi Abdullah bin Tahir’i isyanı bastırmakla görevlendirildi. Türk komutanlardan Afşin, Vali Abdullah’ın başarısız olmasını istiyordu. Çünkü Afşin, Horasan valiliğine talipti. Mazyar’a bir mektup yazarak gizlice destek verdi. Ancak isyan bastırıldı. Mazyar idam edildi. Afşin ise ihanetle suçlanarak hapse atıldı ve orada öldü.

Zındıklar Hareketi: Müslüman göründükleri hâlde eski dinleri Zerdüştlük’e veya Maniheistlik’e bağlı olan kişilere zındık, bunlardan oluşan topluluklara da Zenadıka denmiştir. Hz. Ömer Dönemi’nde İran ele geçirildikten sonra çok sayıda İranlı, İslam dinine girmeye başladı. Ancak bunların bir bölümü görünürde Müslüman olmuştu. Zındık denilen bu kimseler, Emeviler Dönemi’nin sonlarında, özellikle de Abbasilerin ilk dönemlerinde asıl inançlarını yaymak için birtakım çabalar içine girdiler. Bu çerçevede gerek Farsçadan Arapçaya tercüme ettikleri eserlerle gerekse uygun buldukları ortamlarda şiir ve edebiyatı kullanmak suretiyle fikirlerini yaymaya çalıştılar.

Abbasi yöneticileri, zındıklara karşı başlangıçtan itibaren sert önlemler aldılar. Özellikle Halife el-Mehdi (775- 785) ile yerine geçen oğlu el-Hadi (785-786) dönemlerinde söz konusu kişi ve gruplara karşı etkin bir mücadele yürütüldü.

 

5. MERKEZÎ İDAREDEN KOPMALAR

Abbasiler, Asya ve Afrika kıtaları üzerinde çok geniş bir coğrafyaya hükmetmekteydiler. Ancak böyle büyük bir imparatorluğu ayakta tutabilmek için merkezî yönetimin çok güçlü olması gerekiyordu. Oysa Abbasiler, daha kuruluş yıllarındayken 756’da bağımsız Endülüs Emevi Devleti’nin kurulmasıyla merkezî yönetimden ilk kopmalar başlamış oldu.

Abbasilerde zaman zaman merkezî yönetimin gücünü yitirdiği dönemler olmuştur. Bu iktidar zafiyeti, dokuzuncu halife Vasık’tan sonra artarak devam etmiştir. Artık devleti çöküşe doğru götürecek olan gerileme dönemi başlamıştır. Buna bağlı olarak devlet, egemenliğini korumakta yetersiz kalmıştır. Şiiler, Hariciler, bazı valiler, kendi bölgelerinde güçlü ve etkili olan bazı aileler, merkezî yönetimin güçsüzlüğünden yararlanarak özellikle uzak bölgelerde bağımsız ya da yarı bağımsız devletler oluşturma yoluna gitmişlerdir.

VIII. yüzyıl sonlarına doğru Abbasilerin artık yeterince kontrol edemedikleri Kuzey Afrika topraklarında Hariciler, 777’de Cezayir’de Rüstemiler Devleti’ni, ehlibeyt taraftarları ise 788’de Fas’ta İdrisiler Devleti’ni kurdular.

Halife Razi, 936 yılında devlet erkanı arasındaki uyumsuzluğa son vermek amacıyla halife yetkileriyle donatılmış olan emirü’l-ümera makamını ihdas edip yetkilerini devretti. Bu durum, halifenin otoritesini kaybetmesi anlamına geliyordu. Hilafet merkezinin Samarra’dan Bağdat’a taşınmasından sonra da bazı Türk komutanlarının kendi başlarına davranmaları, istediklerini halife yapmaları, istemediklerini halifelikten uzaklaştırmaları ve yabancıların emirü’l-ümera olarak atanmaları yönetim boşluğunun açık göstergesi olmuştur.

Merkezî yönetimdeki bu zaafiyetle, iç ve dış sorunlar karşısında daha fazla dayanamayan Abbasiler, IX. yüzyıldan itibaren parçalandı. Bazı valiler, idare ettikleri vilayetleri birer devlete dönüştürdüler. Bu devletlerin başlıcaları şunlardır:

Ağlebiler (800- 909): Tunus’a vali olarak atanan İbrahim bin Ağlep et-Temimi tarafından kuruldu. Temimi, Kayrevan’ı merkez yaparak Trablusgarp, Fas ve Cezayir’e hâkim oldu. Ağlebiler, tersaneler kurup fetihler yaptılar. Sicilya’yı ve İtalya’nın bazı bölgelerini aldılar. Sonra da Fatımiler Devleti’ne yenilip yıkıldılar.

Tolunoğulları (868- 905): Bir Türk komutanının oğlu olan Ahmet, Mısır’da vali olduğu zaman bağımsızlığını ilan etti. Sonra Abbasilerle anlaşarak haraç ödeyip 37 yıl süren bir devlet kurdu.

İhşidiler (935-969): Muhammed bin Tuğç tarafından Mısır’da kurulan bir aile devletidir. Halife Razi tarafından vali olarak atanan Muhammed, Suriye ve Mısır’a hâkim oldu.

Tahiriler (821-875): Horasan Valisi Abdullah bin Tahir tarafından İran’da kurulan bir Şii devletidir. Yakup bin Leys, bölgeyi işgal edince saltanatları sona erdi.

Saffariler (870-1163): Yakup bin Leys es-Saffar adında bir Harici, Sistan’da bu devleti kurdu. Herat, Belh ve Kabil’i de alarak otuz üç yıl hüküm sürdü. Kalaycılık yaptığından dolayı saffar ismini almıştır.

 

Samaniler (874-999): Fergana Valisi İsmail bin Ahmet tarafından kurulan bu devlet zamanla genişleyerek bir asırdan fazla hüküm sürdü. Samani ailesi, Me’mun zamanından beri itibarlıydı. Horasan ve İran’daki hizmetlerinin yanı sıra İslam’ın Türkistan’da yayılmasına ve Karahanlıların Müslüman olmalarına büyük katkıları oldu.

Bu devletler, idareleri altındaki topraklarda birer hükümdar gibi hareket ederlerdi. Abbasi halifelerine bağlılıklarının işareti olarak cuma hutbelerinde onların adlarını anarlar ve paraların üzerinde kendi adlarıyla birlikte halifelerin adlarını da yazdırırlardı.

10. yüzyılda, Abbasi toprakları üzerinde yönetimi iyice zayıflatan iki önemli devlet daha ortaya çıktı. Bunların biri Büveyhiler (932-1062), diğeri ise Fatımiler’di (909-1171). Her iki devlet de Şiiler tarafından kurulmuştur.

Büveyhiler, köken itibarıyla İranlı olan Ebu Suça Büveyh tarafından 932’ de kuruldu. İran’da egemenliklerini kurduktan sonra 945 yılında Abbasi halifesinin bulunduğu Bağdat’ı işgal ettiler. Halife Müstekfi, Ahmet Büveyhi’yi emirü’l-ümera olarak atadı. Bundan sonra bir asrı aşkın bir süre Abbasi yönetiminde etkili oldular. Abbasi halifelerini tamamen kendi kontrolleri altına aldılar. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’a girip Büveyhilerin iktidarına son verdi. Böylece Abbasi hanedanını da Büveyhilerden kurtardı. İran’daki Büveyhiler ise yedi sene daha iktidarını sürdürdü.

Bir diğer Şii devleti olan Fatımiler ise Şii imamlarından Ubeydullah Mehdi tarafından 909 yılında Kuzey Afrika’da kuruldu. Devleti kuranlar, Hz. Fatıma yoluyla Hz. Peygamberin soyundan geldiklerini söyleyerek yeni devlete Fatımiler adını verdiler. Ağlebileri ve İdrisileri mağlup edip Kuzey Afrika’ya hâkim oldular.

Abbasiler gibi Fatımiler de İslam dünyasına hâkim olmak istiyorlardı. Bu amaçla bir taraftan Mağrip ve Endülüs üzerinde egemenlik kurmaya çalıştılar. Endülüs Emevi Devleti’yle deniz savaşları yaptılar, diğer taraftan da Abbasilere bağımlı İhşidlilerin elinden Mısır’ı aldılar ve yönetim merkezlerini buraya taşıdılar. Mısır’da ve Kahire’de sanat değeri çok yüksek mimari eserler meydana getirdiler. Mesela Ezher Üniversitesi ve Camii bu dönemde inşa edilmiştir. Bağdat’ı işgal etmek için Suriye üzerine seferler düzenlediler. Mekke ve Medine’nin içinde bulunduğu Hicaz bölgesine hâkim olup burada hutbeleri kendi adlarına okuttular. Fatımilerin Abbasiler aleyhine gelişen bu tehlikeli ilerleyişi, yine Selçuklu Türklerinin devreye girmesiyle durdurulabildi. Haçlı seferleri sırasında Fatımiler zayıfladılar. Bizans’la anlaşmalar yaptılar. Hükümeti ve askerî işleri artık vezirler yürütüyordu. Selahattin Eyyubi bu devletin hükümranlığına son verdi.

 

6. ASKERİ VE SİYASİ İLİŞKİLER

Abbasiler, varlığını beş asır devam ettirmiş bir devlettir. Bu uzun süre içinde çevresinde ve içeride, birçok siyasi olaylarla karşılaşmıştır. Öncelikle Kuzeybatı sınır devleti olan Bizans ile ilişkileri önemlidir. Bizanslılarla ilişkiler, Halife Mehdi zamanında başlamıştır. Oğlu Harun Reşit komutasındaki İslam ordusu 782’de Kostantiniye’ye giremedi fakat Üsküdar sahillerine kadar ulaşmıştır. Yılda 70.000 ve 90.000 dinar iki taksitte ödeme şartıyla kraliçe İrene ile barış anlaşması imzaladı. 838 yıllarında Mu’tasım, bir sefer tertip etti. Fakat ordu, Amorium şehrine kadar gitti ve memleketteki isyan sebebiyle geri geldi.

Mut’asım’dan sonra, Bizans üzerine hiçbir ciddi sefer yapılmamıştır. Ancak hudud boylarındaki askerler zaman zaman akınlar düzenlemekle yetinmişlerdir. Bu seferlerin hedefi, askeri kuvvetleri talimli tutmak, yetiştirmek ve ganimet toplamaktır.

 

Abbasiler zamanında, meydana gelen siyasi olaylardan bir diğeri de, Abdullah b. Ali’nin isyanı ve ortadan kaldırılmasıdır. Abdullah b. Ali, Halife Seffâh ile Mansur’un amcası, Abbasilerin kuruluşunda önemli rol oynayan bir devlet adamıdır.

Abdullah b. Ali, Abbasi Devleti’nin kurulması üzerine Suriye valiliğine tayin edildi. Aşırı ihtirasınınsonucu olarak, devletin emniyetini tehdit eder hale geldi. Abdullah, Ebu’l-Abbas es-Seffâh’ın ölümü üzerine halifelik iddiasında bulundu. Kendisini biat etmeye zorlayan, Halife Ebu Ca‘fer el-Mansur’a isyan etti. Halife Ca’fer, bunun üzerine ünlü komutan Ebu Müslim’i onun üzerine gönderdi.

Ebu Müslim’e karşı savaşmayacaklarını tahmin ettiği 17.000 Horasanlı askerini öldürttü. Nusaybin yakınlarında, Ebu Müslim ile giriştiği savaşta mağlup oldu ve savaş meydanını terk ederek Basra valisi olan kardeşi Süleyman’a sığındı. Süleyman ve diğer kardeşi İsa, Halife Cafer’den kardeşlerinin affını istediler. Halife de onu affetti. Ancak daha sonra yakalatarak, Hire’de temeline tuz doldurulmuş bir eve hapsettirdi. Yaklaşık yedi yıl hapishanede kalan Abdullah, akıtılan suların tuzları eritmesiyle çöken binanın enkazı altında can verdi.

Abbasi devletinin kurucusu Seffâh, Emevi hanedanından sağ kalanları ve taraftarlarını takip etti. Abbasiler, Emevilerden intikam almada aşırı giderek onların kökünü kurutmaya çalıştılar. Abbasilerin, Emevilere karşı beslediği intikam ruhu Seffah’ın ölümüyle son bulmadı.

Halife Me’mun da, seleflerinin yolunu takip etti. Hatta daha da ileri giderek, Muaviye b. Ebu Süfya’nın cuma hutbelerinde lanetlenmesini emretti.

Abbasiler, Emevi hanedanı ve taraftarlarını cezalandırma şiddetini artırarak, halife mezarlarını kazdırarak cesetlere işkence yapmaya kadar vardırdılar. Ümeyyeoğullarını ve taraftarlarını öldürüp, mallarına el koydular.

Abbasiler devrinde, Hz. Ali oğullarından ilk isyan edenler, Muhammed b. Abdullah ve kardeşi İbrahim’dir. O dönemde, Hz. Hüseyin evladının en meşhuru da İmamiye Şîası’nın lideri Ca’fer Sadık b. Muhammed Bâkır’dı. Fakat o bu konuda sessiz kalmayı tercih etti.

Bir diğer Hz. Ali evladından olan kişi de Muhammed Nefsü’z-Zekiyye’dir. Hilafete heveslenen ilk kişi oldu. Bu düşüncesini de Hz. Ali’nin torunlarından biri olmasına bağlıyordu. Hâlbuki Abbasiler, onları memnun etmek için bol hediye vermek ve yumuşak söz söylemek gibi birçok yollara başvuruyorlardı.

762 yılında Muhammed, gizlice davetini yayıp uzun zaman gizlendikten sonra, artık ortaya çıkmaktan başka çare kalmadığına karar verdi. Mekke ve Medine halkı, imametini kabul etti ve kendisi de “Emîru’l- Mü’minîn” lakabını aldı. Halife Mansur, Muhammed’in üzerine İsa b Musa komutasında bir ordu gönderdi. Medine’de yapılan savaşta öldürüldü ve başı kesilip İsa b. Musa’ya gönderildi. Diğer taraftan Basra’da isyan eden kardeşi İbrahim de üzerine gönderilen İsa b. Musa’nın ordusu tarafından Bâhamra denilen yerde yapılan savaşta yenildi (25 Zilkade 145-762).

Halife Hâdi zamanında, Medine’de halkı etrafında toplayan Hüseyin b. Ali, Mekke ve Medine’de 169-786’isyan etti. Hüseyin, Medine’de isyan ettikten sonra on gün orada kaldı ve sonra Mekke’ye hareket etti. Mekke’ye altı mil uzaklıktaki Fah vadisinde Abbasi ordusu karşısında kahramanca savaştıktan sonra öldürüldü. Kendisi ile beraber ailesinden bazıları da kılıçtan geçirildi.

Bundan sonra da Hz. Ali evladından olanların isyanları devam etti. Yahya b. Abdullah ve kardeşi İdris b. Abdullah,Muhammed b. Cafer ve Kasım b. İbrahim, Cafer-i Sâdık’ın oğlu Muhammed Dîbac, isyanları devam ettirdiler.

Abbasilerin ilk yıllarında Ezârika, Sufriyye ve Necedât gibi bazı Harici kolları Irak ve çevresi ile Kuzey Afrika’da birtakım isyan hareketlerine girişmişlerdi. Ancak bunlar devlet kuvvetleri tarafından hemen bastırıldılar.

Zenci isyanlarından sonra, İsmailî ve Şii fikirlerin toplumda etkileri devam etti. Hamdan Karmat adındakibir dai (ajan), ilk defa Küfe’de Sevad köylüleri arasında etkili olmaya başlamıştı.

İsmailî çeteler de 801-806 yılları arasında Suriye, Filistin ve el-Cezire’de faaliyette idiler. Bahreyn bölgesindeki Karmatîler ise Ahsa’da 20.000 kadar silahlı çete kurarak kuzeye doğru ilerlediler ve Kûfe’yi yağmaladılar. 929’da Mekke’yi işgal ederek Hacerülesved’i Ahsâ’ya götürdüler.

Hacerü’l-Esved, ancak 20 yıl sonra Fatımi aracıların vesilesiyle tekrar yerine konuldu. Karmatilerin etkisi ve faaliyetleri, XI. yüzyılda da devam etti. İnanç sistemleri, genellikle Şiiliğin, Batıniliğin ve eski İran inançlarından esinlenmekteydi.

Kısacası ülkelerin çeşitli yerlerinde düşünce ve inanç ayrılıklarına ve siyasi hâkimiyete dayanan çatışmaların ve isyanların çıkması Abbasi Devleti’ni siyasi bakımdan zayıflatmıştır. Nitekim Şiilik, Mukannaiye, Babekiyye, Karmatilik, İsmaililik Haşhaşilik gibi cereyanlar ve onların merkezi otoriteye karşı isyan hareketleri büyük kitlelere mal olmuş ve halifeleri uzun yıllar uğraştırmışlardır.

 

7. MOĞOL İSTİLASI VE ABBASİLERİN YIKILIŞI

Abbasiler, Moğol istilası öncesinde zor günler geçirmekteydi. Başta Kuzey Afrika olmak üzere çoğu bölgede nüfuzunu kaybetmişti. Büyük Selçuklu Devleti de dağılarak yerini birtakım küçük devletlere bırakmıştı.

Frankların öncülük ettiği Haçlı orduları, Kudüs’ü ele geçirmek amacıyla İslam dünyasına üst üste seferler gerçekleştiriyorlardı. Abbasi halifesinin siyasi ve askerî gücü kalmadığı için Haçlılara karşı koyamıyordu.

Harzemşahlar (1097- 1231), bu dönemde sınırları içine Maveraünnehir, Harzem, İran ve Irak’ı alan büyük bir imparatorluğa dönüşmüştü. İslam dünyasının liderliğini hedefleyen bu devlet de Abbasilerle rekabet hâlindeydi. Hz. Ali soyundan olan bir kişiyi halife ilan edip onun adına hutbe okutmaya başlamışlardı.40 İslam alemi bu durumda iken Cengiz Han liderliğindeki

Moğollar, Çin’e karşı yaptıkları başarılı akınlardan sonra batıya yönelerek İslam dünyasını istila etmeye başladı. Moğollar, Harzemşahlar Devleti’ni birkaç yıl içinde çökerttiler. Artık onlara karşı koyabilecek bir güç kalmamıştı. Cengiz Han’dan sonra da Moğol istilası devam etti. Moğollar; Semerkant, Buhara, Taşkent, Harizm ve Belh şehirlerini yerle bir ettiler. Son olarak Azerbaycan ve İran’ı alarak buralara yerleştiler. Böylece Abbasilerle Moğollar komşu iki devlet hâline geldiler.

Cengiz Han’ın torunlarından Hülagu, Bağdat’ı almak üzere harekete geçti. 1258 yılının ocak ayında Bağdat önlerine geldi ve kenti kuşattı. Bağdat, Moğollara karşı dayanacak güçte değildi. Barış girişimlerinden de sonuç alınamayınca son Abbasi Halifesi Mustasım Billah diğer devlet yetkilileriyle birlikte teslim olmak zorunda kaldı. Hülagu, teslim olanları öldürttü. Beş yüz yıldır İslam dünyasının en gözde şehri olan Bağdat, diğer İslam şehirleri gibi tahrip edildi. Şehir yağmalanıp yakıldı.
İnsanlar kılıçtan geçirildi. Asırlardır gelişen bir medeniyet acımasızca yok edildi. Saraylar, camiler, kütüphaneler ve diğer tarihî ve mimari eserler yerle bir edildi. Kütüphaneler ve kitaplar ateşe verildi. Yakılan kitaplardan arta kalanlar Dicle Nehri’ne atıldı.

Moğolların Bağdat’ı işgal etmeleri, İslam tarihinde büyük bir felaket olarak kabul edilmektedir. Bu olay, etkisini siyasi alandan daha çok uygarlık alanında göstermiştir.

750- 1258 yılları arasında beş yüz sekiz yıl hüküm süren Abbasiler, İslam tarihindeki en uzun ömürlü devletlerden biridir. İslam medeniyeti, en parlak dönemlerinden birini bu devlet zamanında yaşamıştır. Abbasi halifeleri, Müslümanlara hem siyasi hem de manevi olarak liderlik yapmışlardır.

Moğolların Bağdat katliamından kurtulan Abbasi şehzadesi Ahmet, Şam’a sığınmıştı. İlk Memluk Sultanı Baybars, Suriye’ye saldıran Moğol ordularını yenip burayı kendisine bağladı. Daha sonra Şam’daki şehzade Ahmet’i Kahire’ye götürdü ve 1261’de onu sembolik olarak halife ilan etti. Memluk sultanı bu davranışıyla manevi nüfuz kazandı. Böylece üç yıl önce Bağdat’ta sona erdirilen Abbasi halifeliği, üç yıl sonra Kahire’de yeniden canlandırılmış oldu.42 Bu halifeler devlet işlerine karışmayan, sembolik dinî liderlerdi. Dinî amaçlara yönelik birtakım vakfiyeler onların kontrolündeydi. İsimleri, sultanların isimleriyle beraber hutbelerde zikrediliyordu.

 

8. ABBASİLERİN İSLAM TARİHİNDEKİ YERİ VE ÖNEMİ

Abbasiler, İslam kültür ve medeniyetine birçok alanda katkıda bulunmuşlardır. Abbasilerin İslam medeniyetine kazandırdıkları kurumların başında vezirlik müessesesi gelmektedir. Vezir, Abbasi devlet yönetiminde halifeden sonra en yetkili kişiydi. Gerektiğinde mezalim mahkemelerine (yüce divan) başkanlık yapar, maliyeden gerekli yerlere harcama yapardı. Valilerin tayini ve azli yetkisi de ona aitti. Vezirlerin yetkili olduğu birçok farklı divan bulunurdu. Bu divanlardan oluşan merkezî bir divana başvezir başkanlık ederdi.

Abbasi şehirlerinin asayiş ve güvenliğini şurta adı verilen polis teşkilatı sağlamaktaydı. İlk zamanlarda adli teşkilata bağlı olan şurta daha sonra müstakil bir birim hâline geldi.

Abbasi devlet teşkilatının bir diğer birimi de haciplik idi. Haciplik, halifeyi suikastlere karşı korumak ve halkın halifeyi gereksiz yere meşgul etmesini engellemek amacıyla kurulmuştu.

Merkeziyetçi bir karaktere sahip olan Abbasi Devleti’nin diğer bir kurumu da emirü’l-ümeralıktır. Bu müessese, halifenin siyasi otoritesinin zayıflaması üzerine idareciler arasında ortaya çıkan iktidar mücadelesine son vermek için kurulmuştur.

Divanü’l-Ceyş’in idare ettiği Abbasi ordusunun temelini murtazıka (ücretli) adı verilen nizami ve daimi statüdeki muvazzaf askerler oluşturmuştur. Bunların maaşları devlet tarafından ödenirdi. Bunun yanısıra gönüllü olarak orduya katılan ve zekâtla ganimetten pay alan ikinci bir grup daha vardı ki bunlara mutatavvıa (gönüllü) denirdi. Başlangıçta Abbasi ordusu Araplar, İranlılar, Türkler, Zenciler ve Berberilerden oluşurken daha sonraları ordunun etnik yapısı zenginleşti. Türklerin ordudaki etkinliğinin artmasıyla sistem değişikliğine gidildi ve onlu sisteme geçildi. Ayrıca büyük şehirlerde gemi üretimine geçen Abbasiler denizciliğe de önem verdiler.

Abbasilerde adalet teşkilatı mahkeme, mezalim mahkemeleri ve hisbe teşkilatından oluşmaktaydı. Fakihler arasından seçilen kadıları valiler atamaktaydı. Valilerin atadığı kadılar Harun Reşit’ten itibaren kurulan Kadı’l-Kudat teşkilatı tarafından atanmaya başladı. Abbasilerin kurduğu bu teşkilat daha sonraki devletlerde de uygulandı.

Abbasilerin İslam medeniyetine en büyük katkısı ilim ve düşünce alanında olmuştur. Abbasi halifeleri bilime büyük önem vermişler ve bilim adamlarını himaye ederek onları desteklemişlerdir. Bilime ve felsefeye olan desteklerinin en büyük kanıtı halife Memun zamanında kurulan Beytü’l-Hikme’dir (832). Bu merkez hem bir kütüphane hem de bir tercüme merkezi olarak kullanılmıştır. Bu merkez aracılığıyla Latinceden tıp, felsefe, astronomi gibi bilim dallarına ait onlarca eser Arapçaya tercüme edilmiştir. Bu tercüme hareketleri sonrasında Müslüman bilim adamları bilimsel alanda özgün çalışmalar yapmışlar ve zengin bir bilimsel ortam geliştirmişlerdir. Harun Reşit Dönemi’nde özellikle tıp gelişmiş ve din farkı gözetilmeksizin herkese hizmet veren büyük bir hastane açılmıştır. Felsefi ekoller, Abbasiler Dönemi’nde ortaya çıkmıştır. Farabi, Ebu Bekir Razi, İbn Miskeveyh, İbn Sina gibi filozoflar Batı dünyasını da etkileyen çalışmalar ortaya koymuşlardır. Abbasiler Devri’nde kimya alanında Cabir bin Hayyan, zooloji alanında Cahız, Yakubi, Serahsi, Makdisi gibi bilginler öne çıkmıştır.

Abbasiler Dönemi İslam ilimleri açısından da bir teşekkül ve gelişme devri olmuştur. Tefsir ilmi sistemli hâle gelmiş ve ilk tefsir örnekleri ortaya çıkmıştır. Bu dönemin en önemli eseri Taberi’nin Camiu’l- Beyan adlı tefsiridir. Zemahşeri’nin Keşşaf ve Razi’nin Mefatihu’l-Gayb adlı tefsirleri bu dönemde tefsir ilminin geldiği seviyeyi göstermesi açısından önemlidir. Ayrıca bu dönemde hadis alanında tasnif çalışmaları gelişmiş ve Kütüb-i Sitte’yi oluşturan eserler meydana getirilmiştir. Abbasilerin ilk iki yüz yılı fıkhın tedvin edildiği ve fıkhi mezheplerin oluştuğu dönem olması açısından önemlidir. Bu dönemde fıkhın sâhası genişlemiş, fıkıh inkişaf etmiştir. Emevîler devrinde başlayan fıkhın tedvîni bu dönemde kemiyet ve keyfiyet olarak zirveye ulaşmıştır. Abdullah b. Mübârek, Ebû Sevr, İbrâhim en-Nehaî, Hammâd b. Ebi Süleyman gibi fıkıh âlimlerinin telif ettikleri fıkıh kitapları günümüze kadar gelmemişse de İmam Mâlik’in, hadislerle beraber sahâbe ve tâbiîn fetvalarını ve kendi ictihadlarını ihtiva eden el-Muvatta’ı İmam Muhammed’in el- Mebsût, el-Âsâr gibi kitapları, Ebû Yûsuf’un el-Harâc’ı ve İmam Şâfiî’nin el-Ümm külliyatı zamanımıza ulaşmış, üzerlerinde çalışmalar yapılmış ve defalarca basılmış eserlerdir. Yine büyük fıkıh alimlerinden Ebu Hanife ve Ahmed bin Hanbel’de bu dönemde yaşamışlardır. Ayrıca bu dönemde kelam ilmi sistemleşmiş ve tasavvufi düşünce ortaya çıkmış ve gelişmiştir. İslam tarihinin ilk bilimsel kaynakları da Abbasiler Dönemi’ne aittir. Bu dönemde Cahız, Belazuri, Taberi, Mesudi, İbn Nedim ve İbnü’l-Esir gibi tarihçiler ilk dönemleri anlatan eserler yazmışlardır. Bütün bu özellikleri sebebiyle Abbasilerin ilk iki yüz yılına İslam ilimlerinin teşekkül ettiği dönem denilebilir.

Abbasiler Dönemi’nde açılan kütüphaneler İslam medeniyetinin geldiği noktayı gösterir mahiyettedir. Musul’da Darü’l-İlim, Kerh Kütüphanesi, Mustansırıyye Medresesi Kütüphanesi, Bağdat ve Basra kütüphaneleri bu dönemin en önemli ve zengin kütüphaneleridir.

İslam dünyasında kalıcı etkiler bırakan olaylardan biri de başkent değişikliğidir. Emeviler Dönemi’nde devletin başkenti Şam iken Abbasilerle birlikte Bağdat’a alındı. Başkentin Bağdat’a alınması sadece mekân değişikliği değildi. Bu değişiklik aynı zamanda Orta Asya ve Uzakdoğu’ya yeni açılımları içeriyordu. Nitekim artık devlet içinde Türkler etkili olmaya başlamış ve Türklerle birlikte Orta Asya ve Uzakdoğu’nun sanat anlayışı da İslam medeniyeti içine girmişti. Yeni kurulan Bağdat, Rakka ve Samarra gibi şehirler; Uhaydir Sarayı, Samarra Ulu Cami ve Hakan Sarayı gibi eserler Abbasiler Dönemi’nin sanat örnekleridir.

 

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum