4. Ünite – Kelam İlmi ve Güncel Meseleler

M.Uyanık
Mayıs 30, 2018

1. Günümüzde Kelam İlmi

Kelam ilmi, iman esaslarını açıklayan, iman esaslarına yöneltilen eleştirilere cevap veren bir ilimdir. Hemen her ilim dalında olduğu gibi kelam ilminin de ele aldığı konuları (mevzu), kendine mahsus olarak bu konuları ele alış yöntemi (usul) ve belirli bir amacı (gaye) vardır.
Öteden beri kelam alimleri konu, amaç ve yöntem itibariyle kelam ilmini sistemleştirme çabası içinde olmuşlar ve bize çok zengin bir literatür bırakmışlardır. İnsanlık tarihinin büyük değişimleri dışında dinlerin inanç meselelerine yaklaşımı çoğunlukla aynı kalmış, konular hem muhteva hem de usul yönüyle yüzyıllar boyunca benzer kalıplarda aktarıla gelmiştir. Ama dinleri derinden etkileyen büyük değişim dönemleri de yaşanmıştır. Dinlerde sabit ve değişmez bir öz olduğu gibi zamanın şartlarına göre yeniden yorumlanan boyutlar da söz konusudur. Bu durum bazı disiplinler için de geçerlidir.
Bu bağlamda kelam ilminde klasik terimlerle söyleyecek olursak mesâil denilen ana konular yanında bir de vesâil adı verilen, ana konuları anlamaya vesile ve yardımcı olan konular vardır. Mesâil aynı kalmakla beraber vesâil değişebilmiştir.

Kelam ilminin açıkladığı ve savunduğu inanç esaslarında başlangıçtan bugüne kadar herhangi bir değişiklik olmamıştır. Ancak 16. yüzyıldan itibaren özellikle Batı dünyasında yaşanan
gelişmeler ve değişmeler İslam dünyasını da etkisi altına almaya başlayınca kelam ilminin önüne bazı yeni problemler çıkmıştır. Öz itibariyle çoğunlukla aynı olmakla birlikte yöntem ve yaklaşım açısından yeni sorular ve sorunlar belirmiştir.
İnsana, bilgiye, kâinata, dünyaya, dine, bilime bakışlar değişmiş, yeni dünya görüşleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu anlamda yeni felsefi akımlarla yüz yüze gelinmiştir. Sadece Müslüman kelamcıları değil bütün ilâhiyatçıları ilgilendiren ve dinleri derinden etkileyen yaklaşımlarla muhatap olunmaya başlanmıştır.
Rönesans, Reform, hümanizm, düalizm, sekülerizm, aydınlanma, pozitivizm, rasyonalizm, progressivizm, materyalizm, nihilizm, ateizm, empirizm, deizm, mekanizm gibi modern Batı düşüncesinin kilometre taşları diyebileceğimiz süreçlerle birlikte yeni bir dönem başlamıştır. Başta Hristiyanlık olmak üzere bütün dinler ve özellikle 19. yüzyıldan itibaren de İslam dünyası, modern Batı’nın fikir ve inanç problemleriyle yüzleşmek ve hesaplaşmak zorunda kalmıştır.

Bu yeni dönemde Batı’nın kendi tarihi ve diniyle hesaplaşması esnasında türetilen ve büyük ölçüde materyalizm ve pozitivizm temelli felsefi, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik teoriler, İslam inançları açısından da tehdit ve tehlike oluşturmaya başlamıştır. Özellikle bazı konularda geçmişte kullanılan yöntemler, istidlal metotları, ortaya konulan deliller artık istenilen ölçüde ihtiyaçlara cevap veremez olmuştur.
İşte Yeni İlm-i Kelam, modern dönemin sonlarına doğru 19. yüzyılın son çeyreğinde temelleri atılan ve büyük ölçüde 20. yüzyılda çerçevesi netleşen bu yeni dönemde, yeni bir yaklaşım biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni İlm-i Kelam, yeni ortaya çıkan bir ilim değil, kelam ilminin kendini yenilemiş hâlidir.
Yeni İlm-i Kelam, “materyalizm, pozitivizm, Darwinizm, Freudizm gibi akımların dine ilişkin yaklaşımlarına cevap vermeye çalışan, yeni felsefi cereyanları eleştiren, yeni bilimsel verileri kullanan, Allah’ın varlığını yeni yöntemlerle ispata çalışan, akaid konularını ispat ve izah ederek mukaddesatı savunan bir ilim” olarak tarif edilmektedir.

Yeni İlm-i Kelam hareketiyle birlikte klasik kelamın kapsam ve içeriği ile yönteminde bazı değişiklikler yaşanmıştır:
1. Konular arasında önem ve öncelik sıraları yeniden gözden geçirilmiş, geçmişte üzerinde çokça durulan bazı konular (madde, cevher-araz, zat-sıfat ilişkisi gibi) bir kenara bırakılarak ispat-ı vacip (Allah’ın varlığının delillerle ortaya konulup ispatlanması) gibi konular öncelenmiştir.
2. Geleneksel kelamda ele alınmayan bazı konulara yer verilmiştir. İnsan hakları, özellikle kadın hakları ve kadının toplumsal konumu, İslam Dini’nin diğer dinlerle mukayesesi gibi.
3. Modern dönemin bilimsel verilerine daha çok ağırlık verilmiştir. Bilim-din ilişkisi çözümlenmeye çalışılmış, ispat-ı vacip konusunda hudûs ve imkân delili yerine gaye ve nizam delili öne çıkarılmıştır.
4. Felsefi, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik teoriler kendi argümanları çerçevesinde ele alınarak tartışılmış ve inanç açısından tutarsızlık içeren iddialarına cevaplar verilmiştir. Mekanizm fikrinin temelsizliği üzerinde durulmuş, Darwinizm, pozitivizm ve Freudizm’in iddiaları eleştirilmiştir.
5. Yeni İlm-i Kelam’la birlikte herhangi bir mezhebi taklide dayalı yaklaşım bırakılarak, içtihat ve görüşler arası tercihe dayalı anlayış benimsenmiş, klasik kelam problemleri eleştirel bir bakış açısıyla gözden geçirilerek tartışmaya açılmıştır.

Dönemin kelamcıları bu ilmi güncelleştirmek, sağlam ve doğru temellere dayandırmak çabasında olmakla beraber modern
bilim ve düşüncenin mutlaklaştırılması, Batı’dan gelen her şeyin sanki hakikatmiş gibi kabul edilmesi, aklın fazlaca öne çıkarılması, aydınlanmacı ve pozitivist yaklaşımlara fazla prim verilmesi gibi olumsuz ve sakıncalı yönelişlere kısmen de olsa
kapılabilmişlerdir. Bu dönemde yazılan eserlerde, ele alınan konuların kısa, sade ve anlaşılır olması, ihtilaflara ve ayrışmalara götürecek konulardan sakınılması, ittihad-ı İslam (İslam birliği) fikri doğrultusunda çalışılması, kelamın bütün konuları yerine seçilmiş konularda, dinin ferdî ve toplumsal boyutuna dair eserler verilmesi, dinin bir bütün olarak ele alınması ve savunulması gibi hususlar öne çıkmaktadır.

 

2. Kelam İlminin Güncel Meseleleri

Batı dünyasında özellikle 16. yüzyılda başlayan Rönesans ve Reform hareketleri, zamanla hümanizm, sekülerizm, rasyonalizm gibi duraklardan geçerek 19. yüzyılda pozitivizme evrilmiş ve insanlık belki de ilk defa bu yüzyılla birlikte kitleler hâlinde dinin ve ahlakın inkârına doğru sürüklenmiştir.
Pozitivizmin akla, bilime, deney ve gözleme vurgu yaparak dinî, vahyi, kutsal olanı sürekli eleştirmesi ve dinin artık miadını doldurduğu tezini sürekli gündeme getirmesi, zaman içinde insanları materyalizm, ateizm, nihilizm gibi açmazlara sevk etmiştir. İnançsızlığın yayılmasına ve toplumsal yapının çözülmesine neden olan bu tür düşünceler, zamanla Müslüman toplumlar arasında da yaygınlaşmıştır.
Bugün pozitivizm, nihilizm ve ateizm gibi Tanrı’yı inkâr eden akımlar eski canlılıklarını kaybetmişlerse de bir bilinç ve tavır olarak varlıklarını sürdürmektedirler.
Bu inkârcı akımlar genel özellikleri bakımından modern batı düşüncesinin hümanizm ve sekülerizm temelleri üzerinde yükselmekte ve bir yandan güya insanı Tanrı’ya karşı yüceltip, özgürleştirmektedir. Öte yandan ahiret düşüncesini unutturarak insanların dünyevîleşmesine sebep olmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde hümanizm, Allah’a imanı devre dışı bırakarak âdeta insanı tanrılaştırmakta, sekülerizm ise ahirete imanı unutturarak insanı sadece bu dünya için yaratılmışçasına bu dünyanın hazlarına yönlendirmektedir.

Bu akımlar karşısında Allah’a ve ahirete iman başta olmak üzere dinin inanç esaslarını savunmak, vahyi ve nübüvveti temellendirmek, dine dışarıdan yapılan saldırılara cevap vermek ve içeride oluşabilecek kuşkuları giderebilmek öteden beri kelam
ilminin vazifesi olmuştur. Ancak klasik kelam kaynakları bu modern inkârcı akımlara cevap verebilecek usul ve içerikte olmadığı için bu ilmin yenilenmesi zarureti ortaya çıkmıştır. Yeni İlm-i Kelam, bütün şekilleriyle inançsızlığı (ateizm, agnostisizm,
pozitivizm, nihilizm vb.) reddeden, dine karşı yapılan her türlü tenkide cevap veren, çağımıza uygun metotlarla Allah’ın varlığını ispat eden ve İslam inanç esaslarını açıklayıp savunan bir ilimdir.
Bu tanımda yer alan inkârcı akımlar yanında modern dönemde ortaya çıkan yeni bazı görüşleri de değerlendirmek Yeni İlm-i Kelam’ın vazifeleri arasındadır. Yeni İlm-i Kelam, çağdaş Batı’nın yüz yüze gelip, hesaplaşmak durumunda kaldığı bütün
felsefi akımlarla yüzleşmek ve bu akımların İslam akaidi açısından zararlı yönlerine cevap vermek zorundadır. Bu sebeple günümüz insanının temel inanç problemlerine kaynaklık eden bu çağdaş inkârcı akımları tanımak gerekmektedir. Aşağıda inkârcı akımların sebep olduğu çağdaş inanç sorunları, bu akımların kısa tanıtımlarıyla birlikte ele alınacak ve İslam akaidi açısından değerlendirmeler yapılacaktır.

2.1 Deizm

Deizm, Tanrı’nın varlığını ve âlemin ilk sebebi olduğunu kabul etmekle birlikte akla dayalı bir tabiî din anlayışı çerçevesinde, nübüvveti şüphe ile karşılayan veya inkâr eden felsefi ekoldür.

Yaklaşımlarına bakıldığında deizm, herhangi bir vahyedilmiş dine bağlı olmaksızın Tanrı’nın varlığını kabul etmek, bununla birlikte O’nun ilim ve irade gibi sıfatlarını reddetmek, böyle bir varlığın âlemde tesirleri gözlenen veya tezahür eden hikmet ve inayetinin bulunmadığına inanmak, ahireti inkâr etmek, hususi bir dine ait -Tanrı’nın varlığı dışındaki- bütün itikat esaslarını reddetmek şeklinde de tanımlanabilir.
Geçmişte bazı filozofların ve hatta İslam dünyasında Ebu Bekir Zekeriyya er-Râzî gibi bazı düşünürlerin deizmi benimsediği kabul edilir. Ancak deizmi, Orta Çağ’ın fikir ve inanç ikliminden Yeni Çağ’a girerken Hıristiyanlığın yaşadığı teolojik buhranın ve Batı medeniyetine has tarihî şartların bir ürünü olarak değerlendirmek isabetli olacaktır.
Deistler, Tanrı’nın varlığını ve âlemi yaratan olduğunu kabul ediyorlar ama O’nun âleme ve insana müdahil oluşunu kabul etmiyor, vahyi ve nübüvveti reddediyorlar. Bu yönüyle özellikle Tanrı’nın olmazsa olmaz sıfatlarını iptal ederek âdeta O’nu yaratılış sonrasında çekip giden ve evrenle ilgilenmeyen âtıl bir Tanrı konumuna itiyorlar.

Deistlere göre kâinat, Tanrı tarafından tasarlanan, hareketi başlatılan, fakat dışarıdan müdahale olmadan doğa kanunlarına
uygun şekilde işleyen bir bütünlük olarak kabul edilmektedir.
Kavram her ne kadar Latince Tanrı anlamına gelen Deus kavramından türetilmişse de zamanla dini, kiliseyi, nübüvveti ve
vahyi kabul etmeyenlere isim olarak kullanılmıştır. İlk planda kiliseye ve papazlara karşı ve özellikle Hristiyanlığın modern bilimle çeliştiği iddia edilen dogmalarına karşı ortaya çıkan bu görüş, zamanla ya doğrudan ateist olan ya da ateizme götüren fikirleri savunan filozofların ekolü hâline gelmiştir.
İslam’ın Deizm’e Bakışı
Dinimizde Allah, âlem ve insan arasındaki ilişki deizmin dar ve sığ yaklaşımından çok geniş ve çok zengindir. Âlemlerin rabbi
olan Allah yaratıcı faaliyeti, ilmi, küllî ve cüz’î her şeyi bilmesi, hikmeti, kudreti, dualara icabeti, rızıklandırıcılığı, her türlü ikram, ihsan ve lütfuyla âleme her an müdahale eden yüce varlıktır. Allah bir defada olup bitmiş bir yaratmanın faili değildir, sürekli ve her an yaratma hâlindedir. “Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O, her an yaratma hâlindedir.”
İslam inancında Allah, her an evreni yarattığı gibi vahiyle de insan hayatına ve tarihe müdahale eder. O, seçtiği peygamberler aracılığıyla insanlara mesaj göndermiştir. İnsan da bu mesaja verdiği cevapla Allah katında inancı, ibadeti ve duasıyla bir değer kazanır.
İslam inancında Allah, âlem ve insan arasındaki ilişki deizmin bir defa olup bitmiş, yapan-yapılan ilişkisi değildir. Sürekli yaratma, vahiy ve rahmetle Allah’tan âleme ve insana doğru inen; boyun eğme, dua ve ibadetle de âlemden ve insandan Allah’a yükselen dinamik ve canlı bir ilişkidir.
Allah-âlem-insan ilişkisini çok açık biçimde ortaya koyan pek çok Kur’ân ayeti vardır:
“Gaybın anahtarları yalnızca O’nun katındadır. Onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin. Yerin karanlıklarında da hiçbir tane, hiçbir yaş, hiçbir kuru şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Allah’ın bilgisi dâhilinde, Levh-i Mahfuz’da) olmasın.”

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”

 

2.2 Politeizm

İlâhî gerçekliğin özü itibarıyla, bir değil de, çok olduğunu,
birden çok tanrının var olduğunu savunan anlayışa; tabiat güçlerinin, ölülerin, birtakım hayvanların ilâhlaştırılmasının sonucu olarak ortaya çıkan ve birden çok tanrının varlığını kabul eden inanca politeizm denir.
İslam’a göre ilk insandan itibaren insanlığın temel inancı, Allah’ın varlığı ve birliği esasına dayanan tevhit akidesi olmuştur.
Hz. Âdem’den bu yana bütün peygamberler insanlığa tevhit akidesini tebliğ etmişler ve kendileri de bu inançla insanlara önderlik ve örneklik etmişlerdir.

Günümüzde dinler tarihi alanında yapılan yeni araştırmalar da ilk inanışların Allah’ın birliğine dayalı olduğunu, çok tanrıcılığın (politeizmin) bir sapma olarak sonradan ortaya çıktığını göstermektedir.
Din konusunda aslolan tevhit olmakla birlikte tarih boyunca Allah’ı bırakıp kendilerine başka tanrılar edinen insanların
ve toplulukların da var olduğu bilinmektedir. Bunlardan bir kısmı tabiat güçlerini, bir kısmı ruhları, bir kısmı da kendi yaptıkları putları tanrılar olarak kabul etmişler ya da Allah’ın yanında başka tanrıların da olduğuna inanmışlardır. Bazı toplumlarda ise çok tanrı inancı, her kabileye ait tanrılar olarak kendini göstermiştir.
Politeizme göre birden çok tanrı vardır ve tanrıların sayısı belirsizdir. Ayrıca çok tanrıcılık inancında tanrıların farklı görevleri bulunur ve her tanrının belirli bir görevi vardır. Bu inancı benimseyenler çoğunlukla Allah’ın yaratıcı ve güçlü olduğunu kabul etmektedirler. Ancak bunun yanında Allah’tan başkalarına olağanüstü güçler atfederek, onlardan yardım beklerler. Tarih boyunca melek, şeytan, cin ve ataların ruhları gibi görülemeyen tabiatüstü varlıklara ilâhlık yakıştırılarak şirke düşülmüştür.

İnsanların ölüleri, birtakım hayvanları, ay, güneş, yıldız gibi gök cisimlerini tanrılaştırarak putperestliğe ve politeizme gidebildiği de görülmüştür.
Her ne şekilde olursa olsun çok tanrıcılık (politeizm), bu tür birden fazla tanrı inanışlarının ortak adı olarak kullanılmaktadır. Çok tanrıcı inanışlar Babil ve Asurlular’da, Eski Yunan’da, Eski Mısır’da, Afrika dinlerinde ve cahiliyye dönemi Arap toplumunda var olmuştur. Hinduizm de çok tanrılı dinlere örnek olarak verilebilir.

Burada kadir-i mutlak bir büyük tanrı egemenliğindeki çok
tanrıya inanma şeklinde ortaya çıkan henoteizm anlayışına; hayır ve şer tanrıları şeklinde tanrısal özellikleri iki başlıkta ele alan düalist dinlere (Mecusîlik, Maniheizm vb.); eski Mısır, Babil, Asur, İran, Hint geleneklerinde rastlanan ve Budizm, Hinduizm, Hristiyanlık gibi dinlerde de farklı yorumlara konu olan üçlemeci (teslis) dinlere de politeizm başlığı altında işaret etmek yerinde olur. Cahiliye Arapları’nda görülen putperestlik ve şirk anlayışı yanında Roma paganizmi de bir tür putperestlik olarak çok tanrılı dinler kategorisinde değerlendirilebilir.

Çok tanrıcı inanç sistemlerinde, tanrılar bireysel yetenek, güç, ihtiyaç, arzu ve benzeri özelliklere sahip karmaşık kişilikler olarak ortaya çıkabilmektedir. İlâhî dinlerde yalnızca Tanrı’ya ait olduğuna inanılan isimler ve sıfatlar politeist anlayışlarda
âdeta tanrılara ve tanrıçalara paylaştırılmış durumdadır. (Öfke ve savaş tanrısı, bereket tanrıçası, güzellik tanrıçası, kudret tanrısı, aşk tanrıçası vb.) Bu inanışlarda tanrılar ve tanrıçalar, baba tanrı, eşler, oğullar, kızlar şeklinde ve çoğunlukla panteonlarda (mesela Antik Yunan mitolojisinde Olimpos Dağı’nda) birlikte yaşarlar. Bu tanrılar sınırsız güç ve bilgiye sahip değildir,
bunun yerine, insan benzeri kişisel özelliklere sahiptirler (antropomorfizm). Mesela yerler, içerler, öfkelenirler, evlenirler, çoğalırlar, kıskanırlar, savaşırlar ve tüm bunlara ek olarak bazı bireysel güç, yetenek ve bilgilere sahip varlıklar olarak tasvir edilirler.

İslam’ın Politeizm’e Bakışı
Bu şekilde Allah’tan başka tanrı edinmek ve Allah’a ortak koşmak İslam’da “şirk”, Allah’a ortak koşanlar da “müşrik” olarak adlandırılmaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de kıssaları anlatılan bütün peygamberler öz itibariyle şirke karşı tevhit mücadelesi veren öncü kişilerdir.
Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın varlığından daha çok, birliği üzerinde durur ve temel problem olarak şirk meselesine odaklanır. Kur’ân’da,

 

“Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.  buyrularak insanın pek çok şeyi putlaştırabileceğine, böylece inancına şirk karıştırabileceğine dikkat çekilmiştir.

 

“De ki: Hangi şey şehadetçe en büyüktür? De ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle sizin aranızda Allah şahittir.Bu Kur’ân bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik mi ediyorsunuz? De ki: Ben buna şahitlik etmem. O ancak bir tek Allah’tır, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden
kesinlikle uzağım, de.”

 

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse büyük bir günah (ile) iftira etmiş olur.”

 

2.3 Agnostisizm

Sözlükte bilinmezcilik ya da bilinemezcilik anlamına gelen agnostisizm, insanların mutlak bilgiye ve hakikate ulaşamayacağını, özellikle de Tanrı hakkında kesin bilgi elde etmenin mümkün olmadığını savunan felsefi yaklaşımı ifade eder. Özellikle pozitivist ve materyalist akımların dayanak noktalarından birisi olarak kullanılabilen bir akımdır.
“Agnostisizm, aslında özü itibariyle Tanrı’nın varlığını kesin olarak kabul eden teizm kadar Tanrı’nın yokluğunu savunan ateizme de karşıdır. Agnostiklere göre Tanrı’nın varlığı kesin olarak bilinemeyeceği gibi yokluğunu iddia etmek de doğru değildir. Çünkü o da kesin olarak bilinemez.”
Antik Yunan’da sofistler ve Protagoras’ta görülebilen bu yaklaşımı modern Batı düşüncesinde ortaya koyan kişi Thomas Huxley’dir.
Agnostikler din meselesinde olduğu gibi bilgi konusunda da genelde kuşkucu yaklaşımı esas alırlar. Agnostik bakış açısında, Tanrı’nın varlığı yanında ahiretle ilgili meselelerin de doğrulanması mümkün görülmez ve herhangi bir dini benimsemek anlamsızdır.
Bu akımın İslam dünyasında fazla karşılığı olmamıştır. Çünkü İslam düşünce sisteminde bilginin ulaşılabilirliği, ifade edilebilirliği ve kesinliği bütün ekollerde ittifakla kabul edilmektedir.
Dinimizde kişinin iman etmesi için kesin bir bilgiye sahip olması, tasdikini kesin ve net bir şekilde yapması gerekmektedir.,

Bu açıdan bakıldığında şüphe, bilememe, tereddüt hâli, kararsızlık, belirsizlik vb. hususlar imanla ve tasdikle bir arada değerlendirilebilecek kavramlar değildir.
Günümüzde agnostik kavramı daha çok, Tanrı’nın yokluğunu kanıtlamak için özel bir çaba içine girmeyen, ancak Tanrı’nın varlığını kabullenmiş bir tarzda da yaşamayan kişileri anlatmak için kullanılır. Agnostikleri din ve Tanrı meselelerine duyarsız olanlar, ilgisiz davrananlar, bu meseleleri konuşmak istemeyenler şeklinde değerlendirmek de mümkündür.
İslam inancına göre bilgi meselesine sofistler, septikler, rölativistler ve agnostikler gibi yaklaşmak doğru olmadığı gibi dine ve dinî meselelere duyarsız ve ilgisiz davranmak da kabul edilemez. Kur’ân-ı Kerîm’de bilginin kesin ve kat’î olmasının önemine dikkat çekilir, inancın burhana ve hikmete dayalı olması övülür, Müslümanlar’ın basiret üzere inandığı belirtilir ve inananın da inkâr edenin de delil üzere hareket etmesi gerektiği vurgulanır.
Zanna tâbi olmak, şüpheye düşmek, delilsiz konuşmak, sorgulamadan körü körüne inanmak ve bilinçsizce anlayışların peşinden gitmek eleştirilir.

“Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.”

 

“De ki: Şüphesiz ben Rabbim’den gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah’ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”

 

2.4 Pozitivizm

Pozitivizm, Fransızca’da “gerçek, olgu, kesin, kanıtlanmış, olumlu” gibi anlamlara gelen positif kelimesinden türetilmiştir. Terim olarak modern bilimi temele alan, bâtıl inançları, metafizik ve dinî, insanlığın ilerlemesini engelleyen bilim öncesi düşünce tarzları ya da formları olarak gören dünya görüşünün adıdır.

“Metafizik ile bilim arasına kesin sınırlar koyan, dogmayı ve sezgisel olanı bilimsel etkinlik alanından uzaklaştıran ve üzerinde odaklanılması gereken tek bilgi türü olarak bilimsel bilgiyi öne çıkaran pozitivizm, dinî ve metafizik söylemlerin yerini akla, gözleme ve deneye dayalı pozitif bilginin almasını öngörür.”

Pozitivizm, modern Batı düşüncesinde sadece bilim alanıyla sınırlı kalmamış, âdeta bir sosyal teoriye ve bir dünya görüşüne dönüştürülmüştür. Fransız filozof Auguste Comte (1798-1857) ile ortaya çıkan bu akıma göre olgular ve deneyler dışındaki bilgiler teolojik ve metafizik bilgi olarak görülür ve reddedilir. Bilimsel bilgi insanın her türlü ihtiyacını karşılayacak, zamanla bilim, her bakımdan insana tatmin edici bir çevre yaratma imkânı sağlayacaktır.
Düz-doğrusal ilerleyen bir tarih anlayışı çerçevesinde, içinde bulunulan zamana kadar geçen süreyi bilim öncesi teolojik, metafizik devirler olarak gören bu akım, ilerleyen insanlığın artık geçmişte kalan dinlere ve metafizik bilgilere değer vermemesi gerektiğini savunmaktadır.

Pozitivizme göre din, toplumun ilkel dönemlerinde bir ihtiyacı karşılamış olabilir ama bilimin ilerlemesiyle birlikte artık dine ihtiyaç kalmayacaktır.

Comte’un üç evre yasası: Pozitivizmin kurucusu Auguste Comte tarafından ortaya atılan bir iddiaya göre insanlık tarihini, teolojik evre, metafizik evre ve pozitif evre olmak üzere üç evrede değerlendirmek mümkündür. Modern döneme kadar insanlık dinle ve metafizik bilgilerle uğraşmış ama bilimin gelişmesiyle başlayan ve artık dine de metafiziğe de ihtiyaç bırakmayan yeni bir evreyle yüz yüze gelmiştir. Ona göre pozitif evre, insanlığın geldiği son aşamadır ve bu aşamada insanlığa hâkim olup, yön verecek ana unsur bilim ve bilimsel bilgi olacaktır.

İslam’ın Pozitivizm’e Bakışı
Geçmişten günümüze insanlığın hep inanıyor olması ve bilimsel gelişmelerin iddialara rağmen inanma ihtiyacını ortadan
kaldıramaması, pozitivizmin gelecek öngörülerini iptal etmiştir. Özellikle 19. yüzyılda nispeten etkili olsa da 20. yüzyılla birlikte dinin bir ihtiyaç olmaktan çıkması şöyle dursun, iki büyük savaştan sonra insanlık açısından daha büyük bir ihtiyaç olarak belirmesi, pozitivizm yaklaşımının iflası olarak da değerlendirebilir.

Zaten pozitivizmin geçmişe dair tespitleri de bilimsel gerçeklere değil, masa başında üretilen bazı teorilere ve insanlık tarihine ilişkin kasıtlı okumalara dayanmaktadır. Öngördüğü şekilde dinleri ve metafizik yaklaşımları kendince tarihin çöp sepetine atmak isteyen pozitivizmin kendisi yaklaşık yüz yıl içinde bir görüş olarak geçersiz ve tutarsız görülmüş, hem geçmişe dair tespitleri hem de geleceğe yönelik öngörüleri iflas etmiştir.
Çünkü her ne kadar bilimsel temellere dayandırılmak istense de pozitivizm, aslında bilimle ve bilimsellikle alakalı olmayıp, özellikle dine ve metafizik bilgiye ideolojik bir karşı bakış açısıyla yaklaşmayı ifade eder. Bu yönüyle pozitivizmi bir ideoloji ve bir dünya görüşü olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Ama bu akım özellikle 19. ve 20. yüzyıllarda sadece bilim çevrelerini değil, dindarları ve ilâhiyat çevrelerini de derinden etkilemiş, inanan insanları bilimsellik karşısında komplekse sokan ve inançlarından kuşku duyan bir anlayışa sürüklemiştir. Bu süreçte pozitivizmi etkili kılan hususların başında bilimsellik ve ilerleme kavramlarının büyüleyici etkisi dile getirilebilir. Müslümanlar arasında da etkileri olan pozitivizm, “geri kalmışlık” ile “ilerleme” düşünceleri arasına sıkıştırılan Müslüman düşünürlere ilk planda bir çıkış kapısı olarak görülebilmiştir.

Ülkemizde de Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren belli çevrelerde âdeta yeni bir din gibi alkışlandığı ve özellikle Cumhuriyet’le birlikte ders kitaplarında bilimsel dünya görüşü kılıfıyla uzun bir dönem dayatılan bir anlayış olduğu bilinmektedir.

Pozitivizm özellikle 1950’lerden sonra hem Batı’da hem de İslam dünyasında ciddi eleştirilere tâbi tutulmuştur. 1850’lerden
1950’lere kadar neredeyse tüm dünyayı etkisi altına alan bu ideoloji, özellikle bilim felsefesinde ve sosyolojide ortaya konulan
yeni yaklaşımlarla birlikte etkilerini kaybetmeye başlamış, günümüzde dine ve dindarlara karşı çıkan dar zümreler dışında artık kabul görmeyen bir anlayışa dönüşmüştür.
Katı akılcılık ve katı bilimcilik anlayışı sebebiyle pozitivizm günümüzde özellikle insanın ruh, duygular, sanat, estetik, inanma gibi manevî ve ruhanî arayışlarına hiçbir çözüm önerememekte, insanı çok dar alanlara hapseden ve olgulara indirgeyen dar bir anlayış olarak eleştirilmektedir.

Pozitivizmin Temel Yaklaşımları:
a) Bilimsel bilgi tek geçerli bilgidir.
b) Bilginin mümkün olan yegâne nesnesi olgulardır; metafizik ve teolojik düşünceler olgusal karşılığı olmayan spekülasyonlardan ibaret olup, anlamsızdır.
c) Felsefe bilim dışı bir yönteme sahip olamaz; onun görevi bütün bilimler için ortak olan genel ilkeleri bulmaktır.
d) Evrensel ve önsel nitelikli tek bir yöntem söz konusudur ve bu yöntem hem doğa hem de beşerî bilimler için aynıdır; bütün bilimler fiziğe indirgenebilir.

Auguste Comte’un pozitivist anlayışının yanında yeni pozitivizm ya da mantıkçı pozitivizm denilen bir pozitivist anlayıştan
daha bahsedilebilir. Bu anlayış daha çok 1920 sonrası Viyana Çevresi filozoflarınca savunulan ve felsefeyi dil tahlillerine, mantıksal analizlere indirgeyen, felsefe yapmayı anlam, anlamsızlık, doğrulama gibi kavramlarla sınırlayan bir yönelişi ifade etmektedir. Bu yaklaşıma göre metafiziğin ve dinlerin önermeleri mantıksal analizler açısından anlamsızdır. Çünkü bu önermeler deneyimsel olarak doğrulanamadıkları için boş ve anlamsız
önermelerdir.
Pozitivizm ve mantıkçı pozitivizm, insanı bazen olgulara, bazen deney ve gözleme, bazen salt görünen âleme, bazen de mantıkçı pozitivizmde olduğu gibi dilsel ifadelerin anlam ya da anlamsızlığına indirgemektedir. Oysa insanoğlu duyuları, aklı, kalbi, ruhu, inancı, estetik boyutu, arzuları, yönelimleri vb. pek çok yönüyle küllî ve bütünsel bir varlıktır. İnsanı bu yönlerinden sadece birine indirgemek ve diğer boyutlarını yok, anlamsız, boş, saçma saymak doğru bir yaklaşım değildir.

 

2.5 Ateizm

Genel anlamda teizmin temel iddialarını kabul etmemeyi ve teizmin temel yaklaşımlarına karşı olmayı ifade eden Ateizm, Tanrı’nın var olmadığı inancına dayanan felsefi akımdır.
Özel anlamda ise Tanrı’nın varlığını kabul etmemeyi, reddetmeyi içerir. Kabul etmemesine rağmen Tanrı düşüncesiyle ve dindarlarla mücadeleye girmeyen ateistlere negatif ateist, Tanrı düşüncesine savaş ilan eden, Tanrı’ya inanmadığı gibi, inananlarla mücadeleye girerek Tanrı’nın yokluğunu
ispatlamaya çalışan ateistlere de pozitif ateist denir.

Teizm: Var olan, her şeyin yaratıcısı olan bir Tanrı’nın varlığını kabul etme, Tanrı’nın mutlak ilmine ve gücüne inanma, Tanrı’nın aynı zamanda ilmiyle, iradesiyle, kudretiyle varlıklar üzerinde tasarrufu olduğunu, vahiy göndererek
insanlarla iletişime geçtiğini, âleme ve insana daima müdahil olduğunu benimseme.
Teorik ateizm: Tanrı’nın varlığını dışlayan, teizmin ortaya koymaya çalıştığı ontolojik, kozmolojik, teleolojik, psikolojik, ahlakî delilleri reddeden ve ispat-ı vacip konusunda dile getirilen delilleri karşıt deliller getirerek çürütmeye çalışan yaklaşım. Pratik ateizm: Kişinin hayatını Tanrı konusunu hiç gündemine almadan sürdürmesi, Tanrı sanki yokmuş gibi yaşaması.

İslam’ın Ateizm’e Bakışı
İnsanlık tarihinde Tanrı’ya inanma ve dinleri kabul etme düşüncesi asıldır. Yani insanlar tarihin bütün zaman dilimlerinde bir yaratıcının varlığına inanmışlar ve bu inancı taşıyan insanların sayısı her zaman çok olmuştur. Hatta şöyle denilebilir ki inanmayanlar kendilerinden bahsedilmeye değmeyecek kadar azdır.

19. ve 20. yüzyılları dışarıda tutacak olursak insanlık tarihinde hiçbir zaman kitleselleşme durumu olmayan ateizm, arızî bir durum olarak, geçmişte sınırlı sayıda insanı etkisi altı na alabilmiştir. İslam dünyasında da az sayıda insanın bu düşünceye kapıldığı
bilinmektedir.
İslam düşüncesinde ateizmle ilgili ön plana çıkan kavramlar zındıklık ve mülhidlik kavramlarıdır. İlhad kavramı Kur’ân-ı Kerîm’de de geçmektedir.

Sözlükte “meyledip yönelmek, gerçekten sapmak, emredileni yerine getirmemek, kuşku duymak, mücadele ve münakaşa etmek” gibi anlamlara gelen ilhad, “Allah’ın varlığı veya birliğini, dinin temel hükümlerini inkâr etmek, bunlar hakkında kuşku beslemek veya uyandırmak, dinî kuralları hafife almak” manasında kullanılır. Allah’ın isimlerini tahrif ve tağyir ederek O’nu inkâra kalkışmak, Kur’ân’ın Allah tarafından gönderildiğine inanmamak ve onu başka birine nispet etmek, haktan sapmak, ayetleri yalanlamak, sapıkça tevil ve tahrif etmek” gibi manalarda kullanılmıştır.

Kur’ân-ı Kerîm’de Allah’ın varlığından ziyade birliği meselesine dikkat çekilmiştir. Çünkü Allah’ın varlığı insanların zaten kabul ettiği, fıtraten kabule eğilimli oldukları tabiî bir yöneliş şeklinde sunulmakta, hatt a bu konuda şüpheye yer olmadığına dikkat çekilmektedir. Bu sebeple ateizm büyük bir problem olarak görülmemiş, insanların inanç konusunda daha çok yüz yüze geldikleri şirk problemi ele alınmıştır.
Ateizmin mümkün olup olmadığı öteden beri tartı şılmıştı r. Bazı felsefi yaklaşımlarda bir insanın ateist olabilmesinin mümkün
olmadığı, ben inanmıyorum diyenlerin bile ruhlarının derinliklerinde bir Tanrı düşüncesinin var olduğu ifade edilmişti r. Çünkü Tanrı olmaksızın varlığı, hayatı , hayatı n ve canlılığın kaynağını, ruhu, mutluluğu, insanın şuurunu, iradesini, kâinatt aki nizamı, dengeyi, inayeti , ikramı ve insanı insan yapan hususları, ahlakı izah etmek, anlamlandırmak mümkün değildir. Allah’ın varlığını kabul etmek ve O’na inanmak, tüm insanların yaratılışında olan bir duygu ve fıtrî bir yöneliştir. Kur’ân’da bildirildiğine göre din duygusu, Allah’a iman meselesi ve tevhide yönelme özelliği insanın yaratılışında vardır.

 

“(Resulüm!) Sen yüzünü hanif olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”

Peygamber Efendimiz de bunu “Her doğan kişi fıtrat (tevhide yönelme özelliği) üzere doğar.”21 ifadesiyle dile getirmiştir.
İnsanoğlu kendi benliğinde ve dış dünyada gözlemleyebileceği pek çok delille Allah’ın varlığını kabul eder. Hem iç dünyasında kendi vicdanıyla hem de dış dünyada sayısız işaretlerle Allah’ın varlığına yol bulur ve inanır. Fıtratı bozulmamış tüm insanlar için Allah’ın  varlığına iman etmek hem kolaydır hem de doğal olandır. İnsan hayatında tabiî olanı iman etmektir. İnançsızlık ve inkâr bir sapmadır ve aslında insanın yaratılışına da aykırıdır.

 

“Peygamberleri dedi ki: Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi var? Hâlbuki O, sizin günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi muayyen bir vakte kadar yaşatmak için sizi (hak dine) çağırıyor. Onlar dediler ki: Siz de bizim gibi bir insandan başka bir şey değilsiniz. Siz bizi atalarımızın tapmış olduğu şeylerden döndürmek istiyorsunuz. Öyleyse bize, apaçık bir delil getirin!”

İnsanlık tarihi boyunca tüm dinler ve peygamberler Allah’ın varlığı ve birliği esasına insanları çağırmışlar, tarih boyunca da Allah’a iman eden insanlar hep var olmuştur. Çünkü Allah’ın varlığı kesindir ve şüphe götürmez bir gerçektir. Dolayısıyla insanlığın asıl yönelişi din ve imana olagelmiştir. Ama bu hakikate rağmen farklı sebeplerle ve bahanelerle Allah’ın varlığına inanmak istemeyenler de olmuştur. Yine de dinsizlik ve inançsızlık hiçbir zaman tüm insanların meylettiği bir şey olmamıştır.
Başta kendimiz olmak üzere kâinatta var olan her şey Allah’ın varlığının birer göstergesidir. Tüm varlıklar bizlere bir var edenin olması gerektiğini, onları yaratan bir varlığın zorunluluğu fikrini vermektedir. İnancımıza göre tüm varlıkları yoktan var eden, onları yaratan ve yaşatan, her şeyi bilen, her şeyi düzene koyan ve idare eden, yerde ve gökteki her şeyin kendisine muhtaç olduğu ama kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan bir Allah vardır.

“Andolsun ki onlara ‘Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?’ diye sorsan, mutlaka, ‘Allah’ derler. O halde nasıl (haktan) çevrilip döndürülüyorlar?”

Varlıkların kendisi, bir yaratıcı fikrini gerektirdiği gibi, varlıklar arasında görülen nizam ve düzen de bu yaratıcının bir ve tek olmasını gerekli kılmaktadır. Bu sebeple bizler hem Allah’ın varlığına hem de birliğine iman ederiz. İslam inancında Allah’ın varlığı ve birliği tüm inanç sisteminin temelini oluşturur.

Allah’ın varlığına ve birliğine inanmak niçin önemlidir? Ve
bize ne kazandırır?

İnanmak her şeyden önce insanın yaratılışında var olan doğal bir ihtiyaçtır. İnsan nasıl ki havaya, suya, ekmeğe muhtaçtır ve bunla olmadan hayatını devam ettiremez. Aynı şekilde inanmaya, bağlanmaya, güvenmeye, ibadet etmeye, ruhunun bu yöndeki isteklerini ve ihtiyaçlarını gidermeye de muhtaçtır. İnsan ruhunun ve kalbinin bu yöndeki ihtiyaçlarını giderebilmek ancak sağlam ve tutarlı bir Allah inancıyla mümkün olur. İşte Allah inancı, bu fıtrî ihtiyaçları karşılamakta; öte yandan insana hem bu dünyada hem de ahirette huzur, güven ve mutluluk sağlamaktadır.
Allah’a inanan kişi akıl, ruh, kalp, beden gibi tüm yönleriyle tutarlı ve sağlam bir kişilik geliştirmekte, hem kendi iç dünyasında hem toplumla ilişkilerinde hem de tüm varlıklarla olan ilişkilerinde mutlu ve başarılı olabilmektedir. İnsanın temel ihtiyaçları arasında sayılan huzur ve güvende olmak, itibar görmek, sevilmek, sayılmak gibi özellikler, Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmesi sayesinde insana sunulur. İnsan, iman sayesinde tüm eşyaya iman nuruyla bakar. Zorluklar ve sıkıntılar karşısında teselli bulur. Her şey onun için imanın aydınlığında anlamlı hâle gelir. İman, kişiye dayanak noktası sağlar. Yaşanılan olaylar, karşılaşılan durumlar bu dayanak noktasına göre değerlendirilir.

 

2.6 Nihilizm

Hayatı ve evreni kötümser ve karamsar bir bakış açısıyla değerlendiren, hayatın anlamını boşluk, hiçlik, anlamsızlık gibi kavramlara indirgeyen ve bu olumsuz bakış açısının etkisiyle varlık, bilgi ve değer başlıklarında olumsuz yaklaşımları öne çıkaran bir anlayıştır. Nihilizm, anlam, değerler, inançlar, ahlak, siyaset, düzen vb. kavramları yerinden eden ve tüm bunları geçersiz kılmaya çalışan felsefi, sosyal, siyasî, ahlakî tutumları ifade eden yönelişe denir.

Nihilist kavramı sadece bir tutumu ifade etmez. Felsefi yönden hiçbir gerçek kabul etmeyen, sosyal yönden var olan toplum düzenini
benimsemeyen, siyasî yönden her türlü otoriteyi reddeden, ahlakî yönden hiçbir ahlakî değer tanımayan kişiler için kullanılır.

“Nihilizm, Tanrı’nın varlığını, ruhun ölümsüzlüğünü, iradenin özerkliğini, aklın otoritesini, değerlerin nesnelliğini, bilginin imkânını, tarihin mutlu sonunu yadsıma türünden bir reddedişe ek olarak, umutsuzluk ve düş kırıklığı duygusunu da ihtiva eder.

Esasen Nihilizm, Hristiyanlıktaki yanlış tanrı inancına bir tepki olarak ortaya çıkan bir felsefi anlayıştır. Temelleri Schopenhauer (ö. 1860) tarafından atılan nihilizmin, felsefe tarihindeki en önemli temsilcisi Nietzsche’dir. (ö. 1900). Onun özellikle metafizik ve ahlak alanındaki değerlendirmeleri nihilizmin zirve noktası olarak kabul edilmektedir.
Karamsar dünya görüşüne dayanan bu felsefede anlamsızlık, saçmalık, kötümserlik, umutsuzluk hâkimdir. Nihilizm,varlığı, hayatı, insanı tek taraflı değerlendiren, kötülüklere odaklanarak bunalımlı bir ruh yapısıyla hep kötülükleri göz önünde tutan yanlış bir bakış açısıdır.
İslam inancına göre gökler, yer ve ikisi arasındakiler boş yere ve iş olsun diye yaratılmamıştır. Hepsinin yaratılışında ve özellikle insanın en güzel bir şekilde yaratılıp, muhatap alınmasında çok büyük hikmetler ve derin anlamlar vardır.

 

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” 

 

“Biz gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları, oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”

 

Kâinatta aslolan kötülük değil iyilik, güzellik, ikram, ihsan, lütuf, rahmet ve inayettir. Bütün varlıkların var olmasında çok çeşitli gayeler gözetilmiş ve her şeyin bu gayelere göre nizam ve intizam içinde, uyumlu ve dengeli bir şekilde, yerli yerince, ince hesaplar çerçevesinde varlık sahnesinde yerini alması sağlanmıştır. Nihilist bir yaklaşım kesinlikle bir Müslüman’ın kabul edip, benimseyeceği bir yaklaşım olamaz. Müslüman karamsar ve kötümser bir perspektife sahip olamaz. İman eden ve böylelikle imanın emniyet ve huzur iklimini solumaya başlayan mümin insan, doğası gereği ümidi, iyimserliği, güzellikleri, saadeti, aktif olmayı, hayırda yarışmayı, yeryüzünün imarını, insanların faydasına olacak şekilde çaba ve gayret içinde olmayı benimser ve hayatını bu doğrultuda yaşar. İman, çaba, gayret, hayır, güzellik gibi kavramlar yapısı itibariyle var olmaya, iyimserliğe, ümide,
olumlu olmaya işaret eder. Küfür, anlamsızlık, boşluk, kötümserlik, ümitsizlik, gibi kavramlar ise tabiatı gereği imanın olduğu yerlere yaklaşamaz.

 

“Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.”

 

2.7 Sekülerizm

Toplumda ahiretten ve diğer dinî, ruhanî meselelerden ziyade dünya hayatına odaklanılmasına vurgu yapan anlayış ve
ideolojiye sekülerizm denilir. Türkçeye laiklik, çağdaşlaşma veya dünyevîleşme şeklinde çevrilebilen kavram için Fransa’da laicite ve laicisme kelimeleri kullanılırken İngiltere ve Amerika gibi ülkelerde daha çok sekülerizm kavramı tercih edilmektedir.
“Dünyevîleşme genel bir süreç olarak ele alındığı takdirde, tarihsel gelişme açısından evrim niteliği ağır basan dünyevîleşmeye sekülerizm, buna mukabil devrim niteliği ve köktenci yönü daha belirgin olarak dünyevîleşmeye laiklik adı verilir. Bu
açıdan bakıldığında, sekülerizm, modernleşme süreçleri içinde gerçekleşen bir tür kendiliğinden gelişmeye gönderme yapmaktadır. Laiklik ise toplumu sekülerleştirmeyi amaçlayan bir kamu otoritesinin, belli bir laik toplum telâkkisi veya tasarımını hayata geçirmek amacıyla, insanlara ve insan topluluklarına dayatmada bulunmasıdır.

Sekülerizm her ne kadar ilk bakışta din karşıtlığı olarak görülmeyebilirse de yönelimleri itibariyle dini önemsememe, hayatı
yaşarken dine referans ve gönderme yapmama anlayışı sebebiyle dinden uzaklaşma sonucu doğurmaktadır. Özellikle ahirete iman duygusunun neredeyse iptal edildiği bu anlayışta insan için ne var ne yok hepsi dünya hayatıyla sınırlanmakta, burada ve şimdi olana yapılan vurgu ahireti ve sorumluluk duygularını köreltmektedir.
Seküler olduğunu söyleyen insanlar her ne kadar ateist olmadıklarını ve bir yaratıcıya inandıklarını belirtseler de bu âdeta Tanrı’yı göklerde kabul edip, yeryüzüne indirmemek ve Tanrı’ya “sen bizim işlerimize karışma” demekle aynı kapıya çıkmaktadır. Bir yönüyle de bu uygulama dini vicdanlara hapsetmenin, salt inanca indirgemenin, siyasette, hukukta, sanatta, ekonomide dine yer vermemenin bir başka şeklidir.
Laiklikte de sekülerizmde de siyasî ve toplumsal hayat düzenlenirken Allah’ı, vahyi, kutsalı dikkate almamak esastır. Bu yönüyle ortak bir paydada birleşen her iki anlayışta da fark sadece uygulamadadır. Sekülerizm dini, devletin yanına alırken, laiklik karşısına almaktadır. Sekülerizmde din ve devlet ayrı ayrı yapılandırılırken laiklikte devlet, dini tamamen kendi kontrolü altına almak istemektedir. Ama gündelik hayatta ve yaşam biçiminin tercihinde ikisi de dini büyük ölçüde devre dışı bırakmaktadır.
Modern dönemlerin her şeyi insana, insan aklına, bilime, olgulara, görünen dünyaya, insanın heva ve hevesine indirgeyen hümanizm, pozitivizm gibi hâkim anlayışlarıyla bağlantılı bir şekilde laiklik ve sekülerizm sadece felsefi, politik ve sosyolojik tanımlarıyla değil sosyal, siyasî boyutlarıyla bir dünya görüşünü, bir yaşam biçimini ifade etmeye başlamıştır.
İslam inancına göre insana, dünyaya ve hayata bakışta salt akla göre ve yalnız dünya hayatını esas alarak yapılacak değerlendirmeler doğru değildir. Çünkü bu anlayış insan hayatını bu dünya hayatıyla sınırladığı gibi ahirete imanın özellikle bu dünyadaki ahlakî davranışlara olan yansımalarını da ortadan kaldırmaktadır.
İslam’da Allah hem göklerde ilâhtır hem yerde ilâhtır. Hem göklerin Rabbi’dir hem insanların Rabbi’dir. Ve O, tüm âlemlerin Rabbi’dir. O’nun bilgisi dışında hiçbir şey tasavvur edilemez, bir yaprak dahi düşmez. Allah’ın ilâhlığı ve rabliği bu dünya hayatında olduğu gibi ahiret hayatında da devam etmektedir. İnsanlar bu dünyada imtihana tâbi tutuldukları gibi ahirette de bu dünyadaki tercihlerine göre “din gününün sahibi “ olan Allah tarafından ya Cennet’le ödüllendirilecek ya da Cehennem’le cezalandırılacaklardır.

 

“O’ndan başka ilâh yoktur. (Her şeyi O) diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki atalarınızın da Rabbi’dir.”

 

“Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’ın da Rabbi olan Allah onların nitelendirmelerinden yücedir, münezzehtir.”

 

“O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi’dir. O, rahmândır. O gün insanlar O’na karşı konuşmaya yetkili değillerdir.”

2.8 Satanizm

Şeytanı ve şeytanla ilgili sembolleri yücelten ve şeytana tapmayı esas alan anlayışlara verilen ad. Geçmişte Yezidîlik gibi anlayışlarda ve bazı sapkın çevrelerde görülen şeytanı yüceltme ve kutsallaştırma anlayışı, modern dönemlerde şeytanî özellikleri yüceltme şekline dönüşmüştür.
Teistik ve ateistik satanizm şeklinde iki tür satanizmden bahsedilmektedir. Geleneksel satanizm de denilen teistik satanizmde şeytanın ruhanî varlığına inanılır ve şeytana tapmak öne çıkarılırken, büyü, doğaüstü güçlerle iletişim kurma gibi ritüeller yaygındır.
Modern dönemde ortaya çıkan ateistik satanizmde şeytanın ruhanî varlığı kabul edilmez. Modern satanistlerde özellikle tüm dinlere ve değerlere karşı olma, muhalefet etme ve başkaldırma yönleri ağır basmaktadır. Modern satanistler, şeytanın temel özellikleri olan muhalefet, isyan, başkaldırı gibi davranış kalıplarına önem vermekte, bu gibi şeytanî özellikleri benimseyerek aykırı, marjinal, uyuşturucuya ve cinselliğe düşkün, şiddete eğilimli bir yaşam biçimini tercih etmektedirler.
Satanizmde zaman içerisinde bazı ilkeler, büyük günahlar ve kurallar da oluşmuştur. Satanizmle ilgili metinlerde 11 kural, 9 büyük günah ve 9 temel ilke hâlinde satanizmin öğretileri diyebileceğimiz bilgilere rastlanmaktadır.
Cinsel sapıklıklar, cinayetler, kara büyü gibi unsurları ayinlerinde kullanan satanistler, özellikle şeytana en yakın hayvan olarak gördükleri kedilere özel önem atfetmekte ve ayinlerde kedi kurban etmektedirler. Bakire kızların kurban edilmesi de bir
ritüel olarak kabul edilmektedir.
Genelde dinleri ve kutsal kitapları reddeden satanistlerde tüm dinlerde yasaklanan inti har, belki de tüm dinlere muhalefet etmenin bir göstergesi olarak tercih edilmekte, hatta yüceltilmektedir.

Gizlilik, satanistlerin en çok dikkat çeken yönlerindedir. Kedi katletmek, dinlerdeki ibadetlerle dalga geçmek, kutsal nesneleri aşağılamak, kurban seçilen insanlara işkence ve tecavüz, grup seksi, uyuşturucu kullanımı, kara büyü ve büyü ayinleri de satanizmin bilinen özelliklerindendir.
Satanistlerde gizlilik ve inti har yanında en çok göze çarpan hususlardan biri de şiddet eğilimidir. İnsanlara ve hayvanlara işkence, cinayet gibi şiddet içeren uygulamalar yanında dinlenilen müzikler ve seyredilen fi lmler de şiddet ağırlıklıdır.
Gençlerin satanizme yönelme sebepleri arasında ailede sevgi ve ilgi görememek, arkadaş ortamlarından dışlanmak, sağlam ve doğru bir din eğiti mi almamak, sunulan imkânların bolluğu ve tüm isteklerin yerine geti rilmesi neti cesinde oluşan tatminsizlik sebebiyle daima yeni ve ilginç arayışlara girmek, kendilerini manevî boşlukta hissetmenin geti rdiği yönelişlerle doğaüstü güçlerle ilgilenmek sayılabilir. Tabiî burada uyuşturucu, cinsellik, kendini bir çevreye ait görme, bir gruba katı lma, ilgi görme, dikkat çekme, isyan duygusu gibi faktörleri de göz ardı etmemek gerekmektedir.

İslam’ın Satanizm’e Bakışı

İslam inancına göre şeytan, insana musallat olup onu saptı rmaya çalışan ruhanî varlıktı r. Sözlükte “uzaklaşmak, haktan ve hayırdan ayrılmak, muhalefet etmek” anlamındaki şatn (şütûn) veya “öfk esinden yanıp tutuşmak” manasındaki şeyt kökünden türediği ileri sürülen şeytân kelimesi (çoğulu şeyâtîn) “hayırdan ve rahmett en uzaklaşmış yaratı k; yanıp helâke maruz kalmış varlık” demektir.

kaldırma vurgusuyla olsun satanizmin ve şeytana yönelmenin her türlüsü İslam inançları açısından tam bir sapma olarak görülür
ve son derece çirkin bir davranış olarak kabul edilir. Şeytandan Allah’a sığınma anlamında istiaze hem Kur’ân’da tavsiye edilmiş hem de Hz. Peygamber’in Sünneti’nde uygulanmıştır.
Kur’ân’da ilgili ayetlere göre şeytan, kibrin ve başkaldırmanın sembolü olarak tanıtılmakta, insanın düşmanı olarak değerlendirilmekte ve insanlar bu konuda uyarılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, şeytanın vesvese vermesine, tuzak kurmasına, aldatmasına dikkat çekilmekte, şeytandan uzak durulması istenmekte ve Allah’a sığınılması tavsiye edilmektedir.

 

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiçbir kimse
asla temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır. Allah işitir ve bilir.”

 

“Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?”

 

2.9 Tenasüh ve Reenkarnasyon

İslam’da kabul edilmeyen ve özü itibariyle ahirete imanı devre dışı bırakan bir anlayıştır. Tenasüh inancını, bütün insanların âdeta ittifakla kabul edegeldiği ruhun ölümsüzlüğü  inancının bazı dinlerdeki yansıması olarak görmek mümkündür. Bir yönüyle insanların ölümü kabullenemeyişleri ve içlerinde yer etmiş olan ebedîlik (bekâ) arzusunun, istikametten saptırılmış bir karşılığı olarak da değerlendirilebilir. Sözlükte “gidermek, bir şeyi silip yok etmek” anlamındaki nesh kökünden türeyen tenasüh “bir şeyi olduğu gibi başka bir yere nakletmek veya kopyalamak, bir şeyi iptal ederek başka bir şeyi onun yerine koymak” gibi manalara gelir.
Türkçe’de ruh göçü, yeniden doğuş kavramlarıyla adlandırılan tenasüh, Batı dillerinde reenkarnasyon kelimesiyle ifade edilir. Terim olarak “ölen insanların ruhunun bir hayvan ya da bir insan bedenine girmesi” inancını ifade eder.
Temel özellikleri açısından benzer kabul edilseler de tenasühle reenkarnasyon arasında şu farklara dikkat çekilmektedir: Tenasüh inanışı, ruhların dünyaya gelip gitmelerini ceza ve ödül yaklaşımına dayandırır. Reenkarnasyonda ise cezalandırılma
veya ödüllendirilme söz konusu değildir. Tenasüh inanışına göre ruh, ceza alırsa sonraki bedenlenmesinde dünyaya bir hayvan bedeninde gelebilir. Reenkarnasyonda ise tekâmül sürecinde geri dönüş yoktur.

Tenasüh inancı, daha ziyade Hinduizm merkezli olup, Budizm ve diğer Uzak Doğu dinlerinde kabul görmektedir. Eski Mısır, Yunan, Roma ve Kelt geleneklerince de benimsendiği belirtilen
bu inanç, günümüzde bütün Hint kökenli dinler, bazı yerli Afrika dinleri, Yahudi Kabala geleneği ve Nusayrîlik, İsmailîlik, Dürzîlik ve Yezidîlik gibi mezheplerde kabul edilmektedir. Tenasüh, Hint dini düşüncesinde sonsuz ölüm ve yeniden doğuş zincirini ifade eden samsara terimiyle anlatılmaktadır. Bu anlayışa göre ruh vardır ve her zaman bir bedenle birlikte bulunur. Ruh  bir bedeni terk ederek başka bedenlere girebilir. Ruhlar nihaî aydınlanmaya kadar sürekli beden değiştirir. Bu değişimlerde belirleyici olan şey bir önceki bedende yapılan işlerin ahlakî niteliğidir. Şayet iyi ise yükselme, kötü ise düşüş vardır.
Tenasüh inancını kabul ettirebilmek için çeşitli deliller (yaşanılan bir olayı daha önceden yaşamış veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusu, dejavu) ileri sürülmekteyse de bunların ispat edilmesi mümkün değildir.
İslam Dini diğer konularda olduğu gibi ahirete iman, ruhun bekası, ölüm sonrası hayat gibi konularda da en son ve en mükemmel din olarak çok açık ve net hükümler ortaya koymuştur. İslam’ın ahiret ve ölüm sonrası hayata ilişkin inanç esasları arasında, Cennet ve Cehennem’e dair bilgiler, tenasüh inancını kesin bir şekilde reddetmektedir. Cennet nimetlerinden ve Cehennem azabından bahseden ayetlerin kesinliği, özellikle geriye dönüşle ilgili taleplerin kesin bir dille reddedilişi bu konuda şüpheye yer bırakmamaktadır.
Kur’ân-ı Kerîm’de yeniden diriltmenin kıyamet günü olacağı, bu diriltmenin bir defaya mahsus olduğu ve ölümden sonra tekrar dünyaya dönüşün asla mümkün olmayacağı konuları açık bir şekilde dile getirilmiştir. Bu sebeple İslam’da tenasüh inancının kabul edilmesi mümkün değildir.
Aşağıdaki ayetler tenasühün imkânsızlığını konu edinmektedir.

“(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara, işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.”

 

“Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm gelip çattığında: Rabbim! der, beni geri gönder ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve hareketler) yapayım.’ Hayır! Onun söylediği bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.”

 

“Onların ateşin karşısında durdurulup ‘Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimiz’in ayetlerini yalanlamasak ve inananlardan olsak!’ dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler (günahlar) kendilerine göründü. Eğer (dünyaya) geri gönderilseler yine kendilerine yasak edilen şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar. Onlar, hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan ibarettir; biz, bir daha da diriltilecek değiliz, demişlerdi.”

 

2.10 Kötülük Problemi

Bir akım olmamakla birlikte insanların ateizm, agnostisizm, nihilizm gibi inkârcı akımlara yönelmelerinde çok etkili olan meselelerden biri de kötülük problemidir. Türkçe’de kötülük problemi şeklinde ele alınan bu mesele, İslamî literatürde şer kavramıyla dile getirilmiş, felsefede ise teodise kavramıyla ifade edilmiştir. Klasik kelam kaynaklarımızda kötülük problemiyle ilgili tartışmalarda hüsün ve kubuh kavramları da kullanılmıştır. Bu kavramlardan hüsün, güzel olan, sevilen ve rağbet edilen şeyleri anlatırken kullanılır. Kabih ise kötü ve çirkin görülen, sevilmeyen şeyleri nitelemek için kullanılır. Hüsün hem ahlak hem de estetikaçısından göze ve gönle hoş gelen, sevilen ve beğenilen haller ve davranışları, kubuh ise gözün beğenmediği maddi şeylerle duygusal olarak insanı rahatsız eden haller ve davranışları ifade etmektedir.

Kötülük problemi, özellikle günümüzde Allah’ı inkâr etmenin güçlü bir bahanesi olarak kullanılmak istenmekte, âdeta “dünyada bu kadar kötülük olduğuna göre demek ki Tanrı yok” safsatası üzerinden ateizme kapı aralanmaya çalışılmaktadır.

Özü itibariyle mesele, Allah’ın isim ve sıfatlarıyla ilgili bir meseledir. Pek çok meselede olduğu gibi Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının bütünsellik içinde ve sağlam bir şekilde öğrenilmesi bu problemin de çözüme kavuşturulmasına vesile olacaktır.

Bu problem felsefe tarihinde öteden beri tartışılagelmiştir. Farklı şekillerde ortaya konulsa da en yalın hâliyle şu sorular kapsamında dile getirilmektedir:

  1. Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da, gücü mü yetmiyor? Öyleyse, Tanrı, her şeye gücü yeten bir varlık değil de güçsüz bir varlıktır.
  2. Yoksa Tanrı’nın bu kötülükleri engellemeye gücü yetiyor da, önlemek mi istemiyor? O halde Tanrı, mutlak olarak iyi olan bir varlık değil de kötü niyetli bir varlıktır.
  3. Tanrı hem güçlü ve hem de kötülüğü ortadan kaldırmak niyetinde olan yetkin bir varlık ise, nasıl oluyor da bunca kötülük var olabiliyor?

Problemin ortaya konulması aşamasında dile getirilen sorularda da görüleceği üzere mesele Allah’ın mutlak gücü, kudreti, adaleti, merhameti, rahmeti gibi isim ve sıfatlarıyla alakalı bir meseledir.
İslam inancında Allah mutlak kudret ve adalet sahibi olan bir ilâhî zattır. Kullarına karşı çok merhametli ve şefkatlidir. O hem özü itibariyle hem de yaptıkları itibariyle merhametlidir. Çünkü hem Rahmân’dır, hem Rahîm’dir.

Allah bütün varlıkları yaratandır. Allah olmasının tabiî bir neticesi olarak, dilediği gibi yaratır, yarattığı varlığın içyüzünü, güç ve kapasitesini de bilir ve dilediği gibi hükmeder. Mülkün sahibi olan Allah, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiç kimse O’na hesap soramaz. Hesap sorulan birisi olsa zaten Allah olamaz.

Allah, dilediğini dilediği gibi gerçekleştirir ve yaptıkları sebebiyle hesaba çekilemez. Bu, haşa O’nun hikmetsiz iş yapması anlamına da gelmez. Çünkü O aynı zamanda her işi yerli yerinde olan bir Hakîm’dir.

Kötülük problemiyle ilgili çözüm önerilerinde kesinlikle göz önünde bulundurulması gereken nokta, Allah’ın, isim ve sıfatlarıyla bir bütünsellik içinde tanınmasıdır. Allah’ı sağlam delillerle tanıyan bir mümin kötülük problemini de kaderle ilgili tartışmaları da büyük ölçüde çözecektir.
Bu problemle ilgili tartışmalarda şurası kesinlikle unutulmamalıdır ki Allah, kullarına zerre kadar zulmetmez:

 

“Şüphe yok ki Allah zerre kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş, eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle verir.) İyilik olursa onu katlar (kat kat arttırır), kendinden de büyük mükâfat verir.”

“Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat  nsanlar kendilerine zulmederler.”

“Gerçekten Allah fakir, biz ise zenginiz” diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir. Onların (bu) dediklerini, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte yazacağız ve diyeceğiz ki: Tadın o yakıcı azabı! Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah kullarına zulmetmez.”


“Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. rabbin kullara zulmedici değildir.”

 

Kötülük ve şer olarak algılananların, imtihan sırrı çerçevesinde ve ahiret inancıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. İslam inancında hayat sadece bu dünya hayatıyla sınırlı değildir. Dünya ve ahiret birbirlerini tamamlamakta ve imtihan sırrı, hayatın bu iki evresiyle birlikte tam olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla sadece bu dünya hayatı na bakarak değerlendirme yapmak ve neyin hayır neyin şer olduğu konusunda aceleci karar vermek doğru olmayacaktır. İnancı uğruna girdiği savaşta öldürülen birisi için sadece bu dünya açısından bakıldığında ve ölümle bittiği zannedilen bir hayat üzerinden değerlendirme yapıldığında
ölüm, şer olarak görülecektir. Oysa ahirete ve ebedî saadete bakan yönüyle şehit olan kişi, en yüksek makamlardan birine ulaşmakta ve imrenilecek güzelliklere mazhar olmaktadır.

Ayrıca kötülükler imtihan sırrının bir gereğidir ve bu dünyada her şeyin zıddıyla bilinmesi esprisinin tabiî bir sonucu olarak bu dünyada kötülükler de vardır. Kötülük olmasın demek, bu dünya olmasın demekle aynı kapıya çıkar. Çünkü bu dünya bir imkânlar dünyasıdır ve Allah bu dünyayı, bu hâliyle mükemmel olarak yaratmıştır. Gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri belirli gayeler doğrultusunda, hikmetli bir şekilde ve en güzel biçimde yaratan Allah’ın bu yaratmasında bir kusur, bir noksanlık, bir yanlışlık söz konusu edilemez. Her şey yerli yerindedir ve merkezindedir.

İnsanların iyilik, merhamet, yardım, yücelme, fedakârlık vb. erdemleri kazanabilmesi, bu dünyanın bir deneme sahası olarak hem yükselişe hem de düşüşe müsait bir durumda yaratılmasına bağlıdır. Aksi takdirde kötülüğün olmaması, bu dünyanın bir imtihan meydanı olarak yaratılması gayesiyle çelişirdi. Hastalık olmadığında sıhhatin, ölüm olmadığında hayatın anlaşılması mümkün olmazdı.

Dünya hayatı hastalıklar, ölümler, depremler gibi ilk planda insanlarca kötülük olarak algılanan vakıalarla anlamlı hâle gel mekte ve tüm yaşanan olumsuzluklara rağmen dünyada uyum, düzen, ahenk, güzellikler varlığını devam ettirmektedir. Hayatta aslolan hayırdır, şerler geçici ve arızîdir. Var olan şerlerden dolayı aslolan hayrı istememek ve mevcut hâliyle her şeyi kötü görmek doğru bir yaklaşım değildir. Eli ateşte yananın ateş olmasaydı demesi, sel baskınından zarar görenin yağmur yağmasaydı demesi nasıl doğru değilse görülen bazı zararlar ve kötülükler sebebiyle bu dünyada hiç kötülük olmasaydı demek de doğru değildir. Ateş de yağmur da genel maslahatlar açısından iyidir, hayırdır, faydalıdır. Ama bazı durumlarda geçici ve arızî olarak ve bazı insanlar için kötü ve zararlı sonuçlara sebebiyet verebilmektedir. Bu dünyadaki kötülükler dünyanın iyiliğine ve güzelliğine gölge düşürmez, tam tersine dünyanın bütünündeki iyiliğe ve güzelliğe katkı yapar.

Öte yandan var olan şeylerde Allah’ın zatına, isimlerine, sıfat ve fiillerine bakan yönüyle kötülük ve şer yoktur. Kötülük imtihan sırrının bir yansıması olarak insanlarda, insanların işlerindedir. Allah şerri de bu imtihan sırrının, hikmetinin ve ilâhî adaletinin bir gereği olarak yaratmıştır. Şeytanın yaratılması imtihan sırrı açısından bakıldığında ve Allah’a bakan yönüyle şer değildir. İnsan için şeytanın âdeta bir kötülük kaynağı olması, şeytanın vesveselerine uymasıyla birlikte söz konusu olur. Şayet insan heva ve hevesine tâbi olmaz, şeytanın tuzaklarına meyletmezse onun varlığı kötü olmak şöyle dursun, insanın kemaline vesile olan bir araca dönüşebilir. Yine insanın bu dünya hayatına bakan yönleri itibariyle hastalıklar, insanı Allah’a yönelten bir hatırlatıcı, ölüm ise ebedî hayata hazırlanmayı sağlayan bir uyarıcı konumunda olabilir.

Bu imtihan âleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve içindeki insanın yaratılış hikmetine aykırı düşerdi. Allah, bu dünya hayatını bu hâliyle yaratmış ve bizleri mevcut şartlar çerçevesinde imtihana tâbi tutmuştur.

“Mutlak hükümranlık elinde olan Allah, yüceler yücesidir ve O’nun her şeye gücü yeter. O ki hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”

“Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.”

Allah, kötülüklere müsaade etmeyip de her olayı iyi ve her insanı daima iyilik üzere davranmak zorunda bıraksaydı olmaz mıydı?

Şayet böyle olsaydı insanların özgür iradelerinden, sorumlu varlıklar olarak imtihana tâbi tutulmalarından bahsedemezdik. O zaman insanların hayvanlardan ve robotlardan farkı kalmazdı. İyilik ve hayır zorlayarak değil, şuurla ve iradeli bir şekilde yapıldığında anlamlı olur. İnsanların hepsinin iman etmeye zorlanmış olması, kötülük problemi üzerinden hareket ederek “niçin hepimizi iyilik üzere yaratmamış” diyerek sorgulama ve itiraza meyleden insanların da aslında kabul edemeyeceği bir şeydir.

“(Resulüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”

Allah böyle yapsaydı asıl o zaman zorlamış olurdu ve biz o zaman iradeden, özgürlükten bahsedemezdik. Serbest iradeyle iman tercihi yapılmasaydı, imanın küfre karşı değeri olmazdı. Beşer olmak açısından ortak paydada buluşan bir müminle bir kâfir, irade ve tercih yönüyle ayrışmakta, imanı tercih eden mümin, iman nuruyla yücelerin en yücesine doğru yükselirken, küfrü tercih eden kâfir, aşağıların en aşağısına yuvarlanmaktadır.

Kötülük probleminde şu inceliğe de dikkat etmek gerekmektedir. Dünyada kötülüklerin var olmasından hareketle Allah’ı inkâra yönelmek son derece yanlış ve hatalı bir yaklaşımdır. Çünkü
şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kesbetmek ve iradeli bir şekilde kötülük yapmak şerdir. Kötülükleri yapan ve sonuçta kötülüklerle karşılaşan insandır. Allah’ın şerre yardımı ve rızası yoktur.

 

“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik; şahit olarak da Allah yeter.”

 

“Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Bu son ayette kötülük probleminin bir başka yönüne dikkat çekilmektedir ki aslında insan sınırlı ve zamana bağlı algısıyla neyin
hayır, neyin şer olduğunu tam olarak bilemez. Bizim ilk planda şer olarak gördüğümüz bir durum zaman içinde ve özellikle kişinin gelişimine bakan yönü itibariyle hayır olabilir ve hayırlar getirebilir. Yine ilk anda hayır olarak görülen bir durumdan zaman içinde çeşitli kötülükler doğabilir.

Dolayısıyla ilmi mutlak olan ve her şeyi öncesiyle sonrasıyla, hayrıyla şerriyle, faydasıyla ve neticesiyle tam olarak bilen, kulları için hayrı murad eden, kullarına karşı hep merhametli olan ve hiç kimseye zerre kadar zulmetmeyen bir Allah’a inanmak, kötülük probleminin çözümünde esas alınması gereken temel noktadır.

 

2.11 Sahte Peygamberlik

İslam inancına göre Allah, ilk insandan itibaren insanlara olan rahmetinin bir yansıması olarak onlara kendi içlerinden peygamberler göndermiştir. Hz. Âdem ile başlayan peygamberlik, Hz. Muhammed ile son bulmuştur. Hz. Muhammed’den sonra peygamber gelmeyecektir. İslam âlimleri bu konuda icma etmiş, aksini düşünmeyi dinden çıkaran ve kişiyi küfre sokan bir durum olarak değerlendirmişlerdir.

Gerçek bu iken daha Hz. Peygamber’in sağlığından itibaren bazı insanlar peygamberlik iddiasında bulunagelmiştir. Tarih boyunca yalancı, sahtekâr, maceracı ve istismarcı olarak görülen bu insanlara İslam ümmeti, tarihin hiçbir diliminde kesinlikle itibar etmemiştir.

Sadece İslam Dini’nde değil hemen bütün dinlerde karşılaşılabilen bir durum olarak sahte peygamberlik, geçmişte olduğu gibi günümüzde de bir istismar aracı olarak kullanılabilmektedir.

Çağdaş tarikatlarda ve new age denilen dinî yaklaşımlarda kurtarıcı rolüyle, mehdî, mesih söylemleriyle öne çıkan ve çoğunlukla patolojik geçmişlere sahip olan bu insanlar, maalesef bazı durumlarda azımsanmayacak kitleleri peşinden sürükleyebilmektedir.

Sahte peygamberler ve onların etrafında oluşan sahte dinlerden bazıları “Moon Tarikatı” ve “Scientology” örneklerinde görülebileceği gibi uluslararası boyuta da ulaşabilmektedir. Her toplumda ve dinde inançları kullanarak istismar eden ve kendilerine menfaat devşiren kişi ve gruplar olmuştur. Dikkatle incelendiğinde bu akımların çoğu sahte maneviyat ve mistisizm ritüellerine ve inanç sömürüsüne dayanmaktadır.

İslam dünyasında ilk dönemlerde Müseylimetü’l-Kezzab, Secah, Tuleyha el-Esedî, Esved el-Ansî gibi isimler peygamberlik iddiasında bulunmuşlardır.

Geçmişte Şia’nın aşırı kolları içinde yer alan Bâtıniyye ve İsmailiyye arasında dönem dönem nübüvvet iddiası canlandırılmak istenmiş, bunun son yansıması olarak Bâbîlik, Bahâîlik olarak bilinen akım 1840’larda yeniden bu iddiayla ortaya çıkmıştır. Mirza Ali Muhammed ve onun öldürülmesinden sonra Mirza Hüseyin Ali, resûl oldukları ve İslam Dini’ni neshederek yeni bir din getirdikleri söylemiyle Bahâîlik adıyla ortaya çıkmışlardır.

Benzer bir yaklaşımla ortaya çıkan bir isim de Hindistan’da Ahmediyye veya Kâdıyâniyye olarak bilinen akımın kurucusu Mirza Gulam Ahmed Kâdıyânî’dir (ö. 1908).

Bu konuda bir diğer isim “Kur’an’ın matematiksel sistemi var” diyerek “19 Mucizesi” iddiasını ortaya atan ve Amerika’da 1990’da öldürülen Mısırlı Reşad Halife’dir.

İslam’ın dinî literatüründe mütenebbî denilen sahte peygamberler, aslında bir iddianın peşinden insanları sürüklerken kendilerini de kandıran zavallılardır. Böylesi isimlerin yalancılığı ve sahtekârlığı tercih ettikleri yaşam biçimiyle çoğu zaman hemen ortaya çıkmaktadır. Gerçek peygamberlerde var olan yüce sıfatların neredeyse tamamı bu sahte peygamberlerde zıtlarıyla görülür. Yalan, zina, para ve lüks düşkünü olmak, zevk peşinde koşmak, nefsanî arzularına göre yaşamak, iddialarında yalancı duruma düşmek, güven telkin etmemek gibi olumsuzluklar neredeyse önde gelen özellikleridir. Bazılarının geçmişi karanlıktır. Bazılarında ciddi şekilde psikolojik sorunlar vardır. Sahte peygamberler, insanları kendilerine çekebilmek için dinî vazifeleri azaltmakta (namazı ve orucu kaldırmak gibi), arzu ve isteklere göre bir din sunmakta (içkiyi ve zinayı helal kılmak gibi), bol vaatlerde bulunmakta, bağlılarına maddî rahatlık vb. imkânlar sunmaktadırlar.

Günümüzde bazı İslam ülkelerinde doğrudan peygamberlik iddiasında bulunmasalar da aynı bulunanlar gibi dikkatli olmayı gerektiren yeni ve modern görünümlü anlayışlar da vardır. Özellikle seçilmişlik, kutsallık gibi kavramları istismar eden, rüyalara dayalı, mistik yönelişlere meyilli ve normal hayatın dışında apayrı bir atmosfer oluşturan yapılanmalara rastlanabilmektedir. Böylelikle sahih din anlayışını, gerçek nübüvvet ve vahiy inancını bulandırma yönünde hareket eden bu yapılanmalarda lider kültü ve onun mistik karizması etrafında âdeta yeni bir din inşa edilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Muhammed’in (s.a.v.) son peygamber olduğu net bir şekilde dile getirilmiş, ayrıca gerçekte böyle bir şey olmamasına rağmen kişinin sanki vahye muhatap olmuş gibi kendisini anlatması çok ağır bir şekilde eleştirilmiştir.

 

“Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”

 

“Allah’a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken, ‘bana da vahyolundu’ diyenden ve ‘ben de Allah’ın indirdiği ayetlerin benzerini indireceğim’ diye söyleyenden daha zalim kim vardır? O zalimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: ‘Haydi (bakalımbizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O’nun ayetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!’ derken onların hâlini bir görsen!”

Hz. Peygamber’in son peygamber oluşunu açıkça ifade eden Ahzâb suresi 40. ayetten başka işaret yoluyla bu konuyu destekleyen ayetler de vardır. Bu konuda dinin kemale erdirildiğini ve tamamlandığını bildiren ayet ile Kur’ân’ın korunmuşluğunu ifade eden ayeti örnek olarak verebiliriz.

Ayette belirtilen peygamberlerin sonuncusu olma özelliği bizzat Hz. Peygamber tarafından da çeşitli vesilelerle dile getirilmiştir:

“Risalet ve nübüvvet son bulmuştur. Benden sonra resûl de nebî de gelmeyecektir.”

“Bana özgü olan beş isim vardır. Ben Muhammed’im ve Ahmed’im, ben o Mâhî (yok eden, silen)’yim ki Allah benimle küfrü izale edecektir. Ben o Hâşir’im ki insanlar beni takip ederek haşrolunacaktır.Ben Âkib’ (hâtemü’l-enbiyâ)im.”

“Benim, benden önce gelen peygamberlere nispetle durumum şuna benzer: Bir adam büyük bir bina yaptırıp onu güzelce dayayıp döşedi, fakat bir köşede bir tuğlalık boş yer bıraktı. Ahali binanın etrafında dolaşıyor, güzelliğine hayran kalıyor fakat şunu
söylemeden edemiyordu: Niçin bu tuğlanın yeri boş? İşte ben o tuğlayım ve peygamberlerin sonuncusuyum”

Kelam İlmi ve Güncel Meselelere Dair Bazı Çalışmalar:

Günümüzde kelam ilminin yaklaşımları doğrultusunda güncel meselelere ilişkin pek çok eser yazılmıştır. Bu kitaplardan bazılarında kelam ilminin güncel konularından bir tanesi detaylı bir şekilde incelenirken bazılarında daha fazla konuya değinilmiştir.

Ülkemizde kelam ilmi ve güncel meseleler sahasında ortaya konulan bu çalışmalardan birkaçı şunlardır:

 

Ateizm ve Eleştirisi: Ateizm belki de insanlık tarihinde ilk kez günümüzde popüler hale gelmiş ve din karşıtı söylemi öne çıkaran bir akıma dönüşmüştür. Aydın Topaloğlu tarafından hazırlanan Ateizm ve Eleştirisi kitabında Ateizm Nedir, Mutlak Ateizmin İmkânsızlığı, Teorik Ateizmin Tutarsızlığı, Ateizmin Çürütülmesi, Çağımızdaki Ateist Görüşlerin Çıkmazları, İdeolojik Ateizm, Ateizm ve İslam Gerçeği gibi başlıklar altında ateizmin ayrıntılı bir değerlendirmesi yapılmış ve İslam dini açısından ateizme eleştiriler getirilmiştir. (Aydın Topaloğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1999)

 

İlahi Adalet ve Rahmet Penceresinden Kötülük ve Musibetler: Kötülük problemi her ne kadar tarih boyunca gündemde olsa da özellikle günümüzde inkârcı akımların, dinleri ve Tanrı inancını eleştirmek için sıkça kullandığı bir mesele haline gelmiştir. Kötülük probleminde Allah’ın sıfatları, Allah’ın adaleti ve rahmeti, insan ve kaderi, deprem, sel gibi musibetler ilahi adalet açısından tartışılmaktadır. Metin Özdemir’in kötülük ve musibetleri ilahi adalet ve rahmet penceresinden değerlendirdiği bu kitapta Allah’ın Varlığı ve Hakîm Olması, İnkârcı Akımların Açmazları, Tabiatçı Görüşlerin Açmazları, Materyalist ve Pozitivist Görüşün  Açmazları, Kötülük, İlahi Adalet ve Rahmet, Yaratılıştaki Farklılıklar, İmtihan, Tedbir-Takdir İlişkisi, Allah’ın Değişmeyen Yasaları ve Kötülük, Ölümün Sırrı ve Hikmeti gibi konulara yer verilmiştir. (Metin Özdemir, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 2014)

 

Çağdaş İnanç Problemleri: Ateizm, Materyalizm, Septisizm, Agnostisizm, Pozitivizm, Nihilizm, Evrimcilik, Freudcu Psikanaliz gibi akımlar yanında İman Merkezli Problemler, Tekfir, Farklı İnanç ve Mezheplerle bir arada yaşama konularının ele alındığı bu kitap ise Temel Yeşilyurt tarafından hazırlanmıştır. Muhteva ve konulara yaklaşım bakımından kendi alanında önemli bir ihtiyacı karşılayan Çağdaş İnanç Problemleri, bu alanda bir el kitabı özelliğiyle öne çıkmaktadır. Bu çalışmayı değerli kılan bir diğer özellik ise İntihar Olayları, Depresyon, Ötanazi, Ruh ve Ruhla İlgili Meseleler, Ruh Çağırma, Rüya, Telepati, Reenkarnasyon, Tenasüh, Cinler, Satanizm, Yoga, Reiki Sihir, Burçlar, Falcılık, Kehanet, Medyumculuk gibi çok çeşitli konuları da değerlendirmiş olmasıdır. (Temel Yeşilyurt, Çağdaş İnanç Problemleri, DİB Yayınları, Ankara, 2014)

 

Günümüz Akaid ve Kelam Problemleri: Bu alanda geniş bir akademik literatür taranarak yazılan kitaplardan biri de İbrahim Coşkun’un çalışmasıdır. Rönesans ve reform sürecinden sonra Avrupa’da ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkileyen din-bilim kavgası, bilimi, ahlakı ve sanatı tamamen dinden ayırma gayretleri, dinin insanlar tarafından uydurulduğu iddiaları, her şeyi maddeye dayandırarak Allah’ın varlığını reddeden inkârcı akımlar, vahyi dışlayan, aklı biricik ölçü kabul eden rasyonalizm, determinizm, deizm, cinsel özgürlük sloganı ile mahremiyet ölçülerine ve kutsal aile nizamına savaş açanların düşünce ve eylemleri bu kitapta İslam dini açısından değerlendirilen konulardan bazılarıdır. (İbrahim Coşkun, Kitap Dünyası Yayınları, Konya 2017)

 

Kelamın İşlevselliği ve Günümüz Kelam Problemleri: Çağımızda İtikadi Sapmalar ve Kelami Çözümler, Günümüz Türkiye’sinde Kelam İlmi ve Temel Sorunları, İşlevsel Kelam İçin Vazgeçilmez Bir Kaynak ve Araç Olarak İnternet, Nasıl Bir Kelam ve Kelamcı gibi sunumların yer aldığı bu çalışma, bir sempozyum kitabıdır. 24-25 Eylül 1999’da 4. İlahiyat Fakülteleri Kelam Anabilim Dalı Eğitim Öğretim Meseleleri ve Koordinasyon Toplantısı’nda ilahiyat fakültelerinin kelam anabilim dallarında akademisyenlik yapan hocaların katıldığı bu sempozyumda, kelam ilminin  günümüzdeki işlevi ve bazı yeni meseleler değerlendirilmiştir. Sempozyumda sunulan bildiriler ve tartışmalar A. Bülent Ünal ve A. Bülent Baloğlu tarafından kitap haline getirilmiştir. (Yayına Hazırlayanlar: A. Bülent Ünal, A. Bülent Baloğlu, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları, İzmir, 2000)

 

Kelam El Kitabı: Kelam ilmi ve güncel meseleler alanında önemli kitaplardan biri de Kelam El Kitabı adıyla yayınlanan ortak çalışmadır. İlahiyat fakültelerinden pek çok hocanın katkıda bulunduğu bu hacimli eserin editörlüğünü Şaban Ali Düzgün yapmıştır. Diğer kitaplara göre bu çalışmada hem klasik kelam ve mezhepler tarihi hakkında özet bilgilere yer verilmiş hem de güncel meseleler değerlendirilmiştir. Kitabın bölümleri arasında şu başlıklar yer almaktadır: Kelam Tarihi, Mezhepler, Sistematik Dönem Kelam Okulları, Çağdaş Kelam Düşüncesi: Son 200 Yılın Kelamcıları, Temel Tartışmalar ve Ana Eserler, Sistematik Kelam, Varlık, İlahi İsim ve Sıfatlar, Allah-Alem İlişkisi: Yaratma, İmanın Mahiyeti, Nübüvvet ve Vahiy, İnsan Fiilleri, Hidayet ve Dalalet, Kader, Günümüz Kelam Problemleri, İnkarcı Akımlar, Kötülük Problemi, Nihilizm ve Değer Tanımazlık Sorunu, Satanizm, Globalizm ve Dinler, Din-Bilim İlişkisi, Çevre Ahlakı ve Ekoloji, Ölüm ve Sonrası, Reenkarnasyon ve Tenasüh. (Editör: Şaban Ali Düzgün, Grafiker Yayınları, Ankara, 2012)

 

Günümüz İnanç Problemleri: Selim Özarslan’ın bu çalışmasında modern dönemde ortaya çıkan inanç problemlerinin sebepleri üzerinde durulmaktadır. Kitabın incelenen başlıklardan bazıları şunlardır: İnançsızlık Problemi, Tekfir, Determinist Kader Anlayışı, Reenkarnasyon, Satanizm, Cin, Şeytan, Falcılık, Medyumculuk, Yoga, Küreselleşme, Terör, Aile Hayatı ve Kadın Hakları, Doğal Afetler ve Musibetler, Din-Dünya İlişkisi, Din-Siyaset İlişkisi. (Selim Özarslan, Nobel Akademik Yayıncılık, Ankara, 2016)

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum