4. Ünite – Hint ve Doğu Asya Dinleri

HİNT VE DOĞU ASYA DİNLERİ

1. Hint Dinleri

Hint Yarımadası’nda doğmuş ve gelişmiş dinlere Hint Dinleri denir. Bunların felsefeleri genel olarak birbirlerine benzemekle birlikte tarihî gelişimleri veya kurucuları açısından kendilerine has özellikleri vardır.

1. 1. Hinduizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

Hint Alt Kıtası’nda ortaya çıkan inanç sistemleri arasında tarihî bakımdan en eskisi Hinduizmdir. Müslümanların İndus Nehri etrafında oturan halka verdikleri ismin Farsça ifadesi olan Hindu tabiri tamamen coğrafi bir deyimdir.2 Bazı kaynaklarda Hinduizme Brahmanizm de denilmiştir. Hindular ise kendi dinlerini, dünyanın yaratılışı aşamasında, insanın burada huzurlu bir hayat yaşayabilmesi için Tanrı tarafından önerilen ve tesis edilen yol manasındaki “Sanatana Dharma” (Ebedî Düzen) terimiyle ifade ederler.

Hinduizm, günümüzdeki çok tanrılı inançların en renkli temsilcisidir. Köy mabetlerinde bazen sayıları yüzleri bulan putlar bulunur. Hintli Müslümanlarla iç içe yaşayan Hindular dünya nüfusunun yaklaşık %12’sini oluştururlar.

Hinduizm, Hint Yarımadası’yla sınırlı bir din oluşu itibarı ile etnik kökenlidir. O, diğer millî dinlerden, belli bir kurucusu ve inanç sisteminin olmamasıyla ayrılır. Hinduizmin bilinen tarihi, otuz beş asırdan daha uzun bir zaman dilimini kapsar. Tarihsel gelişimi “Klasik, Orta Çağ ve Modern Hinduizm” olmak üzere üç ana bölümde incelenebilir.

Klasik Dönem, miladi 9. asra kadar devam eden süreçtir.

Orta Çağ Hinduizmi, bu dinin içerisindeki değişim ve dönüşümde özellikle İslam’ın büyük rol oynadığı dönemdir. Bireyin ancak kendini sevgi ve samimiyetle Tanrı’ya adaması sayesinde kurtuluşa erebileceği inancı bu dönemin en belirgin özelliğidir. Modern Dönemde bu dindeki değişim ve dönüşümde Hristiyanlık etkili olmuştur.

Hinduizmde varlıkların oluşumu, saf maddeden saf ruha doğru bir süreçle ifade edilir. Bu iki uç arasında madde ve ruhtan oluşan varlıklar yer alır. Buna göre başlangıçta sadece Brahman vardı. Diğerleri ondan sudur ederek varlık sahasına çıkmıştır. Ancak bu oluşumun ne zaman ve niçin meydana geldiği belli değildir. Çünkü o, zaman sürecinin dışındadır.

Varlıklar dünyası, cansız nesneler, bitkiler, hayvanlar ve insanlar şeklinde kategorilere ayrılır. Varlıkların Mutlak Ruh’a (Brahman) benzerlik oranı, insanlar kategorisinden aşağıya inildikçe azalır. Ancak bu kategori içerisinde yer alanlar da aynı özelliklere sahip değildir.

Hinduizmin en belirgin özelliklerinden biri kast sistemidir. Hindulara göre kast sistemi dinî bir inançtır ve Rigveda’ya dayanır. Kast, aynı işle meşgul olan, görev ve gelenekleriyle birbirine sımsıkı sarılan insanların meydana getirdiği birlik anlamına gelir. Kastlar, tanrı Brahman’ın insan şeklinde tasavvur edilen vücudunun farklı yerlerinden
yaratılmıştır. Bundan dolayı insanların farklı karakterlerde ve farklı işler yapmaya meyilli oldukları kabul edilir. Bu çerçevede herkesin öncelikle, kendi kastının gereklerini yerine getirmesi gerekir. Bireyin şu andaki hayatında
çalışarak kastını değiştirme imkânı yoktur. Ancak daha üst kastlara mensup bir kimse olarak
yeniden dünyaya gelmek (reenkarnasyon) ise kişinin içinde bulunduğu kastın gereklerini eksiksiz olarak yerine getirmesiyle mümkündür.

Hint dinlerinde ahiret inancı; karma, tenasüh (ruh göçü ) ve defalarca dünyaya gelme (reenkarnasyon) inancıyla bağlantılıdır. Hinduizmde bu kavram “samsara” terimi ile ifade edilir. Bu inanç sistemine göre tam olgunluğa ulaşamamış kimseler öldükten sonra başka bir hayat yaşamaya devam ederler.

Hinduizmde bulunan karma inancı dünya hayatındaki ilişkileri düzenleyen ahlaki prensiplerdir. Bu prensiplere göre dünya hayatında yapılan ameller, kişinin kaderine tesir eder ve tekrar vücut bulmasında rol oynar. Ölüm, bir korku vasıtası, bir yokluk değil, bir varlıktan diğerine geçiştir. Ruhlar, ölümsüz ve ebedîdir. Kişi, karma kanunu gereği iyi veya kötü davranışlarına göre ilahî, beşerî, hayvani ya da nebati vücutlar şeklinde tekrar hayat bulur.

Yoga ve meditasyon da Hinduizmde önemli dinî kavramlardandır. Yoga, insanın beden, zihin ve manevi gücünü bir araya getirme egzersizidir. Meditasyon zihni olumsuz düşüncelerden arındırma ve bir rahatlama yöntemidir. Hulul (enkarnasyon) ise tanrı Vişnu’nun insan şekline girmesidir.

Hinduizmin belli bir kurucusu olmasa da kutsal metinler bakımından oldukça zengindir. Bunların dili ise çoğunlukla Sanskritçedir.

Hintlilerde ortak ibadet sembolü, “om”dur. Om kelimesi, Vedaları okumaya başlamadan, duadan, yemekten ve herhangi bir işe başlamadan önce söylenir.

Hinduizmde ibadet, tapınaklarda din adamları liderliğinde okunan ilahiler dışında temelde bireysel bir faaliyettir. Hindu ibadetleri, evde günlük yapılanlar, özel durumlarda icra edilen törenler ve ay takvimine göre yılın belli günlerindeki periyodik ibadetler olmak üzere üç gruba ayrılır.

Hint dininde hayatın her safhasını kapsayan diğer bazı ritüeller de vardır. Bunlardan biri de cenaze törenleridir. Hindular, ruhun ölmezliğine inandıkları için ölülerini gömmezler. Cesetleri yakarak küllerini kutsal kabul edilen
Ganj Nehri’ne dökerler. Cenaze törenlerinden ve bu törenlere katılanlara yapılan ikramlardan amaç, ölünün yeni bir ruhsal bedene girmesine yardımcı olmaktır.

1.2. Budizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

Budizm, MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da Buda tarafından kurulmuş bir dindir. Günümüzde yaşayan büyük dinler arasındaki Budizm Hindistan’da doğmuş olmasına rağmen mensupları daha çok ülke dışında yaşamaktadır. Güney Asya ülkelerinde ve Uzak Doğu’da yaygın olan Budizm, bazı Batı ülkelerinde özellikle yeni bir mezhep olan Zen-Budizm’le ilgi görmüş ve taraftar kazanmıştır. Günümüzde üç yüz elli, dört yüz milyon civarında Budist olduğu kabul edilir.

Budizm, Hinduizmdeki Brahman şekilciliğine ve kast taassubuna karşı bir hareket olarak ortaya çıkmıştır. Himalayaların eteğinde küçük bir bölge hükümdarının oğlu olarak dünyaya gelen Buda’nın asıl adı “Siddharta Gautama”dır. “Buda”, kendisine ilhama kavuşmuş, aydınlanmış, uyanmış anlamında sonradan verilmiş bir lakaptır. Asıl ismi olan Siddharta ise “gayesine ulaşan” anlamına gelmektedir.

Buda’nın doktrinine Pali dilinde “dhamma” denilmektedir. O, ulaştığı hayat kanununu ilan ettiğinde verdiği ilk vaazını “kanun tekerleğini döndürmek” şeklinde açıklamıştır. Bu sebeple tekerlek, Budizmin sembolü olmuştur. Buda, iki aşırılık arasında orta yolu telkin etmiştir. İki aşırılık ıstıraplı iken orta yolda, bilgi, kurtuluş ve mutluluk vardır. Bu orta yol, kişiyi nirvanaya ulaştıracaktır. Nirvanaya ulaşmak için kötü huylara sahip benliği, arzu ve ihtirası yok etmek, hikmet olgunluğuna kavuşmak gerekmektedir. Kişi ancak nirvanaya ulaşarak tenasühten kurtulabilir.

Istırabın kaynağı olan arzu ve ihtirasların giderilmesinde başvurulan “sekiz dilimli yol” Budizmin temelini oluşturur. Bu sekiz madde, sila (ahlak), samadhi ( meditasyon) ve panna (hikmet) prensiplerinin geliştirilmiş hâlidir.

Budizmde iman ikrarına “tri-ranta” (üç cevher) denir. Bu ikrar, “Buda’ya sığınırım, dhammaya (doktrin) sığınırım ve sanghaya sığınırım” şeklinde ifade edilir.

Buda, son vaazında her şeyin geçici olduğu, bu sebeple gerçek kurtuluş için gayret edilmesi gerektiğini ifade etmişti. Bu vaazından bir müddet sonra ölen Buda’nın cesedi yakılarak kemikleri ve kalıntıları stupalarda muhafaza altına alındı. Buda’nın öğretileri vefatından sonra bir araya getirilmiştir. Budizm, en güçlü dönemini Magadha Kralı Aşoka’nın Budizmi kabul etmesinden sonra yaşamıştır. Bir devlet dini hâline gelen Budizm, Hindistan dışında
da yayılmaya başlamıştır. Aşoka, Budist düşüncelerin, unutulmaması için bunları Hindistan’ın çeşitli yerlerinde taş ve kaya kitabelere yazdırtmıştır.

Buda, vefat ettiği zaman geride ne bir kitap ne de bir vekil bırakmıştır. O, herkesin kendi kendine ışık tutmasını istemişti. Ancak kurmuş olduğu sangha teşkilatı onun öğretilerini yaşatmayı ve kayıt altına almayı üstlendi.
Hindistan dışında Budizm; Çin, Burma, Seylan, Nepal, Tayland ve Japonya’da yayılmıştır.

Budizmin dört temel kutsal gerçeği şunlardır:
• Hayat acı ve ıstıraplarla doludur ve bunlar dünyevi var oluşun temel
özelliğidir.
• Acı ve sıkıntıların nedeni arzulardır.
• Acı ve sıkıntıları sona erdirmek, arzu ve isteklerden vazgeçmeye bağlıdır.
• Arzu ve isteklerin üstesinden gelmek ‘‘sekiz dilimli yol’’u izlemekle
mümkündür.

1. 3. Sihizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

Sihizm, 16. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkmış, İslam ve Hinduizm karışımı bir dindir. Millî bir karaktere sahip olan Sihizmin kurucusu Guru Nanak’tır (1469-1539). Günümüzde Hindistan’da önemli bir yer tutan bu dinin dünyanın çeşitli yerlerinde üyeleri bulunmaktadır.

İslam’ın Hindistan’da yayılmasıyla beraber bazı Hindular İslam’a girerken bazıları da Hinduizmi İslam’la uzlaştırmaya çalışmışlardır. Bunlardan biri de İslami fikirlerin etkisinde kalan Nanak’tır. O, bir din kurma iddiasında bulunmamıştır. Hinduizmin örf, âdet ve kültürünü tasfiye etmek, politeizmi, putçuluğu ve kast sistemini ortadan kaldırıp İslam ile Hinduizm arasında orta bir yol tutmak istemiştir.

Siyasi olarak başlayan bu hareket, daha sonra dinî bir şekil almıştır. İslam mutasavvıflarının etkisinde kalan Nanak, Kuzey Hindistan’da vaazlarda bulunmuş ve “sinkretist” (uzlaşmacı) Sih Hareketi’ni ortaya çıkarmıştır. O, İslam’ın tek tanrı inancı gibi bazı hususlarından etkilenmiştir. Ona göre Tanrı; tek, ebedî, görünmez, sözle anlatılmaz, her yerde hazır ve nazırdır. Nanak, bununla birlikte Hint felsefesinden gelen maya ve nirvana tasavvurlarını benimsemiş,
tenasüh fikrini kabul etmiş, fakat avataralara (tanrının bedenleşmiş görüntüsü) inanmayı reddetmiştir.

Tanrının birliği, ibadette ilahî adın tekrar tekrar zikredilmesi, çeşitli kastlardan insanların eşitliği, putlara tapınmanın kötülüğü, sevginin önemi ve rehber olarak “guru”ya (rehber) ihtiyaç bulunduğu şeklinde özetlenen bu dinî anlayış, Nanak tarafından herkes için uygun bir dille anlatılmış ve hayat nizamı olarak sistemleştirilmiştir.

Nanak ölmeden önce en sadık öğrencisini Sihlerin gurusu olarak kendisine halef tayin etti. Onun telkin ettiği tenasüh inancı gereği, ruhunun sırasıyla kendisini takip eden guruya geçeceği fikri ortaya çıktı. Bunun için guruların hepsi Nanak’ın yeni tezahürü olarak görüldü. Bu silsile onuncu guru Gobind Singh’in 1708’de ölümüyle sona erdi.

Gobind, Sihleri askerî bakımdan güçlendirerek taraftarlarını bir cemaat halinde birbirleriye kaynaştırdı. Khalsa ismindeki bu cemaatin temel esasları şunlardır:

• Saç ve sakalın kesilmemesi.
• Tarak takılması ve sarıkla onların intizamının sağlanması.
• Diz altında bağlanan kısa pantolon giyilmesi.
• Sağ bilek üzerine çelik bilezik takılması.
• Kama taşınması.

Bu cemaate kabul edilenler sıkı bir disipline alıştırılırdı. Onlar, içki ve sigara içmez ve İslami usulle kesilmiş eti yemezlerdi.14 Günümüzde Hindistan’daki Sihler, sayılarının azlna rağmen askerlik, taşımacılık, siyaset, spor, eğitim ve ekonomi alanlarında söz sahibidirler.

1. 4. Caynizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

MÖ 6. yüzyılda Hindistan’da ortaya çıkan dinlerden biri de Caynizmdir. Bazı bilginlere göre bir mezhep, bazılarına göre ise bir tarikat olarak görülen Caynizm, millî bir karaktere sahiptir. Günümüzde, üç milyon civarında mensubu olduğu tahmin edilmektedir.

Caynizmin kökleri MÖ 8. yüzyıla kadar gider. Kşatriya sınıfından olan Parsva, inzivaya çekilmiş ve aydınlanınca vaazlara başlamıştır. Parsva’nın ortaya koyduğu aydınlanma doktrini kendisinden sonra Mahavira Vardhamana Cina (öl. MÖ 599) tarafından geliştirilmiş ve sistemleştirilmiştir. Bu nedenle Cina’nın doktrinine Caynizm, taraftarlarına da Caynist denmiştir.

Aynı dönemlerde yaşamış olan Buda ile Cina’nın hayatları, inanç ve uygulamaları arasındaki benzerlik dikkati çeker. Her ikisi de din adamları sınıfına, onların ayin ve usullerine karşı olmakla beraber Hinduizmin ruh göçü teorisinden etkilenmişlerdir. Her iki hareket de çok tanrıcılığa, kast sistemine ve kurbanlara karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Budistlerle birçok yönden benzerlikleri olan Caynistler, züht hayatına daha fazla önem verir. Budizm ise bu konuda daha müsamahakârdır

Caynizm, Hinduizmin bazı özelliklerini ve mabet ayinlerinde din adamlarının rolünü kabul eder. Ahimsa (aşırı züht)yı prensip olarak alır, her türlü varlığı öldürmeyi yasak eder. Bu sebeple ziraatla uğraşmaz, iş hayatını tercih ederler. Beslenmelerinde biraz sebze ve meyve ile yetinirler. İyi bir Caynist içtiği suyu, aldığı havayı süzmek zorundadır. Bunun için de daima ağzında bir bez taşır, küçük bir canlıyı öldürmemek için yürürken önünü süpürür.

MÖ 3. yüzyıldan itibaren rahipler arasında giyinmeyle ilgili tartışma, Caynistleri ikiye bölmüştür. Mahavira’ya uyarak tamamen çıplak gezenler digambara (havayı elbise edinenler) diye isimlendirilmiş ve daha sonra Müslümanların etkisi ile vücudun belli bölgelerini örten bir kıyafeti benimsemişlerdir. Svetambara diye isimlendirilen ikinci grubun özelliği ise beyaz giyinmektir. İnanç bakımından aralarında büyük farklılıklar yoktur. Yogayı uygular, Cina, Tirthankara (veli) ve azizlerin varlığına da inanırlar.

Misyonerlik amacı gütmeyen Caynizmin hedefi, karmadan kurtulup nirvanaya ulaşmaktır. Bu da Caynizmdeki beş yasağa uymakla gerçekleşebilir. Caynistlere göre bu dine uyanlar ölümsüz ve ebedîdirler.

2. Çin ve Japon Dinleri

Günümüzde, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın dışında Çin’de resmî niteliğe sahip üç din vardır. Bu dinler Konfüçyanizm, Taoizm ve Budizmdir. Çin’in dışında Japonya’da doğup gelişen Şintoizm ise dördüncü bir din olarak kabul edilir. Ayrıca Japonya’da Budizmden etkilenen Zen-Budizm ortaya çıkmıştır.

2. 1. Konfüçyanizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

Çin’in büyük filozoflarından biri olan Konfüçyüs (Kung Fu- Tzu, MÖ 551- 478) Konfüçyanizmin kurucusudur. O, hayatının ilk yıllarının yoksulluk içinde geçmesine rağmen öğrenmeye olan merakı sebebiyle iyi bir eğitim görmüştür. Yirmi yaşında öğrenci yetiştirmeye başlamıştır. Metodu, geçmişlerin hikmetini yorumlamaktır. Onun sisteminin temelinde insan fıtratının iyi olduğuna inanmak ve bu fıtrata uygun davranmak yatar.

Konfüçyüs, hayatının son beş yılını meşhur eserlerini kaleme almak, öğrenci yetiştirmek ve doktrinini öğretmekle geçirmiştir. Ölümünden sonra şöhreti yayılmış, mezarı bir ziyaret yeri haline getirilmiştir.

Konfüçyüsçülükte sosyal düzen ve sağlam bir toplumun oluşması için aile ve akrabalık bağları da son derece önemlidir. Konfüçyüsçülükte ahlaki yön, diğer özelliklerden daha fazla ön plana çıkmakta ve bu durum, yöneticilerde idare sanatı, soylularda siyasi ahlak, halkta da geleneğe bağlılık olarak gerçekleşmektedir.

Konfüçyüs’ün ahlak sistemi, cemiyet ve millet içindir. Gayesi ise milleti siyasi bir terbiye ile saadete ulaştırmaktır. Konfüçyüs, dünyada ağırbaşlılık, cömertlik, samimiyet, doğruluk ve nezaket gibi beş ilkeyi her şeye uygulayabilme yeteneğine mükemmel erdem demektedir.

Konfüçyüs, insanın rahat bir hayat sürebilmesi için hayatın her safhasında orta yolu tutması, aşırılıktan kaçınması, iyiliğe iyilik, kötülüğe karşı da adalet gösterilmesi gerektiğini ifade eder. Adaletin gerçekleşmesi, menfaati önler.

Amirlerin riayet etmesi gereken temel esas, yönettiklerinin güvenini ve sevgisini kazanmaktır. Ülkesini erdemlilikle yöneten hükümdar, kutup yıldızına benzer. O, halkını doğru yola iletir. Halk doğru yola ulaşırsa kimse yanlış davranmaya cesaret edemez. Konfüçyanizm, 1912 yılına kadar Çin’in resmî devlet dini olmuştur. Bu dine bağlı olanların çoğunluğu Çin’de, geri kalanları ise Japonya, Burma ve Tayland’da yaşamaktadır.

2. 2. Taoizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

Taoizmin kurucusu “Lao-Tzu’dur. Lao-Tzu Konfüçyüs ile aynı yüzyılda yaşamıştır. Çu hanedanının son döneminde bölge muhafızı olan bir öğrencisi, ondan bir kitap yazmasını istemiş, o da, “Tao Te King”i yazmıştır. “Tao” yaratıcı prensip, “te” insan fazileti, “King” de kitap demektir (Hikmete Götüren Kitap). Bu kitap, bu güne kadar, bütün Taoist düşüncelerin kaynağı olup “Tao”nun ne olduğunu açıklamaktadır.

Lao-Tzu, öğretilerinde ahlaki değerler üzerinde de durmuştur. Ona göre insan ancak manevi faziletleriyle insandır. Örnek insan; iyi, merhametli, sadık, dürüst ve mütevazı olmalıdır. İnsan, tabiatın sesine kulak vererek Tao’nun kanunlarına tabi olmalıdır. Çünkü memlekette ne kadar fazla şey yasaklanırsa millet o kadar fakir olur. İnsanlara karşı alınan tedbirler ne kadar ustalıkla hazırlanırsa o kadar inanılmaz hileler ortaya çıkar. Ne kadar çok kanun ve emir bildirilirse o kadar eşkıya ve hırsız zuhur eder. O, kibir ve gururu reddeder ve insanın ihtiraslarına esir olmamasını ister.

Taoizmde bu ahlaki prensipler sadece fertler için değil, milletlerarası münasebetler için de geçerlidir. Saygı ve itaatle her şeyin elde edilebileceği, hatta sevgi ile düşmanların bile alt edilebileceğini savunur ve bu sebeple savaşa da karşıdır.

Lao-Tzu’ya göre insanın kendine hâkimiyeti, nefsini bilmesinden geçer. Başkalarını bilenin zeki, kendini bilenin akıllı, başkalarına karşı zafer kazananların kuvvetli, kendi nefsine karşı zafer kazananların ise kudretli olduğunu belirtir.

Taoizmde ölüm ve ölüm sonrasından bahsedilmesine rağmen, cennet ve cehennem kavramı konusunda pek açıklık yoktur. Bununla beraber ruhun ölümsüzlüğü ve dünyada iyi bir hayat sürenlerin Tao’yla beraber olacağı gibi anlayışlara rastlanır.

2.3. Şintoizmin Ortaya Çıkışı ve Temel Özellikleri

“Şin” Çin dilinde, tanrı, “ to (tao)” da yol anlamında kullanılır. Bu iki kelimenin birleşimi olan “Şinto” ise “tanrıların yolu” demektir. Japoncada “Kami no miçi” şeklinde ifade edilen Şinto terimi, Japonların eski dini inançlarını Budizmden ayırmak için kullanılmıştır.

Şintoizm, diğer dinlere tepki göstermeyen bir dindir. Bir kurucusu da bulunmayan Şintoizmde tabiat güçlerine ve ruhlara tapınma vardır. Bu inanca göre her şeyde bir ruh bulunur. Şintoizmde insan kavrayışının üstündeki varlıkları ifade etmek üzere “kami” (üstün, yüksek) kelimesi kullanılır. Ruhun ölümden sonra yaşadığına ve ataların nesilleri
koruduğuna inanılır. Ölen herkes kami olur; ama her kami tanrı olmaz. Güneş tanrısının neslinden geldiğine inanılan imparatorlar da tanrı olarak kabul edilir.

Şintoistlerin kutsal kabul ettikleri Kojiki ve Nihongi denilen vakayinameleri vardır. Çin yazısının kabulüne kadarki dönemlerle ilgili olaylar sözlü olarak rivayet edilmiştir.

Şintoizmde bilinen anlamda put yoktur. Tanrılara, tapınaklarda onları sembolize eden nesneler vasıtasıyla tapınılır. İbadet, tapınakta veya evde yapılır.

Şintoist olan kişi aynı zamanda başka dinlere de mensup olabilir. Bununla birlikte asıl olan Japon olmaktır. Japon dilinde din ve milliyet eş anlamda kullanılmaktadır. Japon halkı, belli bir dinden daha çok geleneksel halk inançlarının etkisi altındadır. Evlilik merasimleri Şinto tapınaklarında rahibin huzurunda yapılır. Cenaze işlerini ise Budist rahipler idare eder.

3. Diğer Dinler

3.1. Zerdüştlük

Zerdüşt, MÖ 6. asırda ortaya çıkan Zerdüştlük dininin kurucusudur. Soylu bir aileden gelen Zerdüşt, İran’da doğmuştur. Zerdüşt, İran dinleri üzerinde önemli bir etki bırakmıştır. Tek tanrılı bir inanç telkin ettiği için onu, vahiy alan bir peygamber olarak kabul edenler vardır. Gathalar diye adlandırılan kutsal metinler ona dayandırılır.

Zerdüşt, eski İran’a tevhit inancını getirmiştir. Onun getirdiği din, tek tanrı inancına dayanmaktadır. Ondan önce İranlılar, bir kısım tanrılara tapınmakta ve rahiplerin hazırladığı ve insanı uyuşturan bir kutsal içkiyi içerek uygulanan haoma (bütün âlemi sıvı şekilde doldurduğuna inanılan hayat tanrısı) kültürünü devam ettirmekteydiler.

Zerdüşt, dünyayı kurtarmak üzere faaliyete geçtiği zaman, yüce tanrı Ahura Mazdah’a ibadet, feriştehlere (meleklere) hürmet, kötü güçlere (şeytanlar gibi) lanet ve iyilikte yarış gibi konuları, öğretisinin temeli yapmıştır.

Zerdüştlüğe göre âlemin gayesi yalanın ve kötülüğün hakikat tarafından yok edilmesidir. Zerdüşt, yüce tanrı olarak inandığı Ahura Mazdah ileyakın irtibatta bulunduğunu söylemiştir. Ona göre âlemde mücadele eden iki ruh bulunur. Ahura Mazdah, bu iki ruhtan iyi olanla beraberdir. İnsanoğlu da bu iki ruhtan birini seçmek zorundadır. Bu seçim onun kaderini belirleyecektir.

Ahura Mazdah, önce manevi bir nur olarak kabul edilirken Zerdüşt’ten sonra bu manevi nur, ateş olarak düşünülmüş ve böylece ateş kültü olan Mecusilik gelişmiştir.

Ahura Mazdah’ın yanında altı büyük melek bulunmaktadır. Ameşa Spentalar ( Kutsal Ölümsüzler) denilen bu melekler iyi akıl, adalet, ilahî irade ülkesi, tevazu, mükemmeliyet ve ölümsüzlük şeklinde Ahura Mazdah’ın sıfat ve fonksiyonları olarak telakki edilir.

Zerdüşt’e göre bir tarafta iyilik ve aydınlıktan oluşan “aşa” (âlem nizamı), öteki tarafta da kötülük ve karanlığı içinde bulunduran “drug” (yalan, anarşi) vardır. Zerdüştlüğe göre, insanları, hayvanları, öldürmek büyük günahtır. Zina da yasaktır.

3.2. Kabile Dinleri

Gelişmiş bir hayat tarzına ulaşamamış, geçimlerini avcılık, balıkçılık ve toplayıcılık gibi uğraşlarla sağlayan küçük topluluklara kabile denir. Kabileler, günümüzde genel olarak Afrika, Avustralya, Pasifik Okyanusu, Cava, Brezilya gibi bölgelerde bulunmaktadır.

İlkel kabile dinlerinde çeşitli kavramlar vardır. Bunlar her kabilede değişik kelimelerle ifade edilse de özde aynıdır. İlkel kabile mensupları kendilerinin görünmez kuvvetlerle kuşatıldığına inanırlar. Bunlardan “mana” gizli bir gücü, saklı bir enerji kaynağını ifade etmek için kullanılan bir kelimedir.

Yüce tanrı ve yaratıcı varlık inancı kabilelerde ortak inançlar arasındadır. Ancak bu üstün varlığı tasavvur şekilleri farklıdır. Bu yüce Tanrı, hükmeder veya daha aşağı derecede bulunan ruh ve tanrıları yönetir. O, insanları ve her şeyi yaratandır. Yüce Tanrı’ya ancak büyük felaketlerde dua edilir.

“Tabu” haram anlamına gelen bir kelimedir. Tutulması tehlikeli ve yasaklı şeylerin dokunulmazlığını ifade eder. Mana inanışının tabi bir sonucu olarak “mana”ya sahip olan bir kimse, bir yer ve nesne tabu kabul edilir.

“Totem” kelime olarak alamet, işaret anlamına gelir. Terim olarak ise genellikle ilkel kabile mensuplarının kendilerine akraba saydıkları hayvan, bitki veya cansız varlıklara verdikleri bir isimdir. Toteme, kabilelerin büyük atası olarak inanılır. Aynı toteme bağlı kimseler kendi aralarında evlenemezler. Totem yenilmez, tabu kabul edilir ve ona dokunulamaz.

“Şaman”, kabilelerde dinî ayin ve törenlerle meşgul olan, büyü yapan, gelecekten haber veren ve çoğu zaman kendinden geçerek ruhlar alemiyle iletişim kurabilen kimselere verilen bir isimdir.

“Büyü” tabiatüstü güçlerle bağ kurarak belirli bir gayeye ulaşmak veya bir durumu gerçekleştirebilmek için kendilerinde gizli güçler olduğu kabul edilen kişiler tarafından uygulanan bir işlemdir.20 İlk kabilelerde din ile büyü birlikte yaşarken toplumlar şehirlileştikçe büyü bilimsel bir yapıya bürünmüştür.

“Efsane” ve “mit” kelimeleri Yunanca “mitos”tan (hikâye, masal) dilimize geçmiştir. Bunlarla, tanrı, kahraman ve kâinatın oluşumu ile ilgili hikâyeler anlatılır.

“Ayin” bir dinin pratiği ve uygulanması ile ilgili kurallar ve törenler bütünüdür. Kabilelerde, birçok farklı amaçla geleneksel törenler yapılır. Bu törenlerde danslara da yer verilir. Kabile mensupları, ruhi durumlarını danslar aracılığıyla dışa vururlar.

3.3. Eski Türk İnançları

xİslamiyetten önce bazı Türk boylarının, Budizm, Hinduizm, Maniheizm, Mecusilik, Musevilik ve Hristiyanlık gibi dinleri benimsedikleri görülür. İslam öncesi Türklerin geleneksel dinlerinde Gök Tanrı inancı hâkim unsurdur. Türklerin geleneksel inanç ve ibadetlerinden bahsedilirken Batılı etnologların etkisiyle bu inanca “Şamanizm” deniliyordu. Bu kavram, gerçekte eski Türk inançlarını ifade etmemektedir.21 Ancak Eski Türklerde tanrı inancı “Henoteizm”di. Bu deyim, birçok tanrının varlığını kabullenmekle birlikte bunlardan birine tapınmayı ifade eder. Tanrının her şeye gücü yeter ve o, sadece iyilikten hoşlanır. Türklerde “tanrı” kelimesi, eskiden hem “gök” hem de
“ilah” anlamında kullanılıyordu. Farklı bölgelerde, tanrı için Ülgen, Ülgön, Kuday, Tanara, Tura, İdi, Çalap ve Bayat gibi terimler de kullanılmıştır.

Eski Türk inançlarında “dağ kültü”, Gök Tanrı anlayışıyla ilgilidir. Dağların, Tengri’nin makamı olduğuna inanılır. Dolayısıyla Türkler için dağlar, göller ve ırmaklar ruhları olan canlı varlıklardır.

Su kültü de Eski Türk inançlarında önemli yer tutar. Su; yetiştirici, saf ve temizdir. Bilgiyi, aklı ve gücü sembolize eder.

Eski Türklerde, dinî ayin ve kurban merasimlerini yöneten, ruhlarla insanlar arasında aracılık yapan, din adamlarına “kam” denir. Bunlar, bir yandan iyi ruhların insanlar için faydalı, hayırlı tesirlerini devam ettirmeye, diğer
yandan da çeşitli çarelere başvurarak kötü ruhların zararlı faaliyetlerini önlemeye çalışırlar.

Eski Türkler, hastalık gibi ölümü de kötü ruhların bir eseri sayarlardı. Altay Türklerine göre yeraltı dünyasının hâkimi olan Erlik, yeryüzüne gönderdiği Aldaçılar vasıtasıyla, insanların ruhunu yakalatarak hayatlarına son verdirirdi. Yakutlar da ölümü insan ruhunu, kötü ruhların kapması ile açıklarlar.

Eski Türk inançlarında, ölen için duyulan acı, çeşitli şekillerde ve bazı merasimlerle ifade edilirdi. Örneğin Kırgızlarda ölünün gömüldüğü gün, dul kalan zevcesi ile kızları saçlarını keserlerdi. Hunlar da kabile reislerini sırmalı elbiseler içinde gömerlerdi.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.