2. Ünite – Dinin Mahiyeti

Dinin Mahiyeti

1. Dinin Tanımı ile İlgili Görüşler

“Din” kelimesi Türkçemize Arapçadan geçmiştir. Kur’an-ı Kerim’de bu kelime yol, hayat tarzı, hesap günü, kanun, hüküm vb. anlamlarda kullanılır. Buna göre din, genel olarak insanın hayat tarzı ya da hayatında izlediği yol anlamına gelir.1 “Din, tarih boyu insan hayatında var olmuş, insanın düşüncelerini, tavırlarını, davranışlarını ve diğer insanlara ve çevreye karşı tutumlarını belirlemiştir.”  Çünkü insan, var oluş nedeni ve amacının cevabını dinde bulmuştur. Hiçbir baskı ve zulüm, insanın hayatından onu söküp atamamıştır. Din, insanları ayakta tutan bir hayat kaynağı olmuştur. Samimi olarak bağlanılan nice felsefi sistem veya ideolojiler bir zaman sonra toplumun hayatından çıkıp giderken din, insanın ruhunda yerini her zaman korumuştur. O hâlde din nedir?

Din bilimcileri tarafından dinle ilgili birçok tanım yapılmasına rağmen üzerinde ittifak edilen bir tanım yoktur. Çünkü herkes kendi açısından bakarak dini tanımlamıştır. Örneğin, bir dine mensup olanlar, kendi inançlarını merkeze alarak tanım yaparken dini, bir olgu olarak ele alanlar ise elde ettikleri verilere göre bir din tanımı yapmışlardır. Dolayısıyla din sosyolojisi, psikolojisi ve felsefesi gibi bilim dallarıyla uğraşan birçok din bilimcisi din hakkında değişik tanımlar ortaya koymuştur. Tanımlardaki farklılığın nedeni, dinin karmaşık bir yapıya sahip olması ve dinin tanımını yapanların sübjektif davranmalarıdır. “Aslında dini inceleme ve araştırma konusu edinen her disiplin, işine yarayan bir din” tarifiyle yola çıkmıştır.

Din bilimcilerinin yaptığı tanımlardan bazıları şöyledir: Konuya din sosyolojisi açısından yaklaşan Emile Durkheim (Emil Durkaym), “Din, bir cemaatin meydana gelmesini sağlayan ayin ve inançlar sistemidir.” sözüyle dinin toplumdaki sosyal fonksiyonunu göz önünde bulundurmuştur. Konuya din psikolojisi açısından yaklaşan Feurbach (Fuurbah) ise dinin dua, kurban ve inançla kendini gösteren bir arzu olduğunu vurgulayarak dini, insan psikolojisiyle ilişkilendirmiştir. Hegel de dini, akıl ve ruhun daimi, bağımsız faaliyetlerinden ibaret olan bir sistem sayarak kâinatın zirvesine Allah yerine insanı koymuş, dini bu felsefi zihniyetle yorumlamıştır. Bu ve benzeri örneklerde görüldüğü gibi her bilgin, dine kendi penceresinden bakmıştır.

İslam bilginlerinin yapmış olduğu tanımlar, din bilimcilerin yaptığı tanımlara nazaran dinin yapısına daha uygun ve birbirine daha yakındır. Örneğin Seyyit Şerif Cürcani dini şöyle tarif etmiştir: “Din, akıl sahiplerini peygamberin bildirdiği şeyleri kabule çağıran ilahî bir kanundur.” Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır ise, “Din, zevilukulü hüsni ihtiyarlarıyla bizzat hayırlara sevk eden bir vaz’ı ilahîdir.” demiştir. Yani din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle kabul ettikleri hayra götüren ilahî kanundur. Bu tanımlara biraz daha açıklık getiren Ömer Nasuhi Bilmen de dini şu şekilde tarif etmiştir: “Din, Allah’ın bir kanunudur ve birtakım hükümlerin, hakikatlerin mukaddes bir mecmuasıdır ki bunu peygamberleri vasıtasıyla insanlara lütuf ve ihsan buyurmuştur. Bu kanun, insanları hayra götürür; insanlar, bu ilahî kanun hükümlerine kendi güzel ihtiyarlarıyla riayet ettikçe doğru yolu bulmuş, hidayet üzere bulunmuş olurlar, dünyada da ahirette de selamete, saadete kavuşurlar.” İslam bilginlerinin yaptığı bu tarifler, aşağı yukarı aynı muhtevayı içermektedir. Bu tarifler hülasa edildiğinde İslam’a göre din; akıl sahibi şuurlu insanları kendi irade ve arzularıyla hayırlı olan şeylere sevkeden ilahî bir kanundur. Bu tariflerde ortak noktalardan biri, dinin ilahî kaynaklı olduğunun vurgulanmasıdır. Buna göre gerçek din, beşerî kaynaklı olamaz. Yine bu tariflerde dinin akıl ve irade ile ilişkisi ortaya konmuştur. Bu da dinin bir bilgi ve tercih konusu olduğunu göstermiştir. Nihayet dinin insanları özü itibariyle hayır olana yönelten bir kanun şeklinde tanımlanması, dinin aynı zamanda bir aksiyon alanı olduğunu gösterir.

Kur’an, “insanlar için temelde iki dinin varlığından bahseder. Bunlardan ilki Allah’ın insanlar için seçtiği ve öngördüğü din olan İslam ya da Allah’ın dinidir; diğeri ise İslam dışındaki din veya dinlerdir.” Kur’an-ı Kerim’in dine yaklaşımı yukarıdaki tanımlardan daha kapsamlıdır. Örneğin Kur’an-ı Kerim’de, “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) kabul edilmeyecek ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” ayetiyle İslam’dan başka dinlere de işaret edilir.

Bu bağlamda İslam dışındaki inanç sistemlerine de “din” denildiği görülür. Yine Kur’an-ı Kerim’de İslam dışındaki inanç sistemlerine, hatta müşriklerin inandıklarına bile din adı verildiğine Kâfirûn suresinin 6. ayetinde de dikkat çekilir. Bunlar dikkate alındığında yukarıdaki tariflerin geniş anlamda dinin tarifi olmayıp özellikle hak din için düşünülmüş dar kapsamlı tarifler olduğu anlaşılır.

Din bilimcileri ve İslam bilginlerinin yapmış oldukları din tanımları, kapsam açısından bütün dinleri içine alacak nitelikte gözükmemektedir. Bütün dinleri kapsamına alacak bir tanımı ancak dinin özünü dikkate alarak yapmak mümkündür.

Dinin özünü oluşturan unsurlar bakımından bir din tanımı yapabilmek için onun yapısını ve tarihsel gelişimini göz önünde bulundurmak gerekir. Bu durumda kutsal kitap ve kurumsallaşma merhalelerini esas alma zarureti ortaya
çıkar. Kutsal kitap merhalesi esas alındığında din, Tanrı’nın veya din kurucularının (Buda gibi) kutsal metinlerde yer alan sözlerinden ibarettir. Görüldüğü gibi bu tanımda dinin orijinal kaynağı olan naslar ve buyruklar söz konusudur. Bu, Yahudilik, Hristiyanlık, İslam, Budizm ve Hinduizmin özgün tanımıdır. Kurumsallaşma merhalesi esas alındığında ise din; bir inanç, davranış ve sosyal hayatın belirli şartlarına göre oluşturulmuş kurumlar sistemidir. Dikkat edilirse bu tanım, dinin kurulmasından sonraki gelişmeyi tanımlıyor. Din değişmeyen, durağan (statik) bir olgu değildir. O, kök değerlerden hareketle her tür probleme çözüm üreten dinamik bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla devamlı gelişme gösterir. Yukarıdaki “kutsal kitap ve kurumsallaşma merhaleleri” esas alınarak yapılan tanımlardan hareketle genel bir din tanımı yapılacak olursa şu şekilde yapılabilir: “Din; insanların mutlu bir hayat sürmesini amaçlayan Tanrı’nın veya din kurucularının kutsal kitaplarda yer alan sözlerinden, insanların bu amacın gerçekleşmesi için yaptıkları davranış ve oluşturdukları kurumlardan meydana gelen bir sistemdir.”

2. Dinin Kaynağı Hakkındaki Görüşler

Dinin ne zaman, nasıl ortaya çıktığı, kaynağının ne olduğu hususunda kutsal kitapların verdiği bilgilerin dışında herhangi tarihî bir belge yoktur. O bakımdan bilimsel metotlarla dinin başlangıcı ve kaynağı hakkında kesin bir yargıya varmak mümkün değildir.

Bununla birlikte dinin kaynağını tespit etmeye çalışan bazı sosyal bilimciler ortaya çıkmış ve elde ettikleri veriler çerçevesinde dinin kökeni hakkında birtakım teoriler ileri sürmüşlerdir. Bu teoriler bir dönem Batı dünyasında kabul görmüş ve bilim çevrelerinde sevinç yaratmıştır. Fakat daha sonra bunların tenkitleri yapılmış ve geçersizliği ispatlanmıştır. Dinin kaynağı hakkındaki görüşleri, evrimci görüş ve vahiy temelli görüş olmak üzere iki grupta değerlendirmek mümkündür.

2.1. Evrimci Görüş

Evrim, birbirini takip ederek yavaş yavaş meydana gelen değişme ve gelişmeye denir. Dinlerin zaman içinde çeşitli sebeplere bağlı olarak (vahiy kaynaklı değil) ortaya çıkıp geliştiğini iddia eden görüşe de evrimci görüş adı verilir. 19. yüzyılda dinlerin kökeninin araştırılmasına ağırlık verildi. Dinler belli bir evrim geçirmiş midir, ilk din sistemi hangisiydi gibi sorulara cevaplar arandı. Bu araştırmalar sonunda ortaya beş farklı ekol çıktı.18 Onlardan monoteist dışındaki görüşler evrimci gelişimi savunmuşlardır. Birçoğuna göre insanlar korku, suçluluk duygusu, atalara saygı ve benzeri sebeplerden dolayı dine yönelmiştir.

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında yapılan araştırma ve inceleme sonuçları, evrim teorisinin lehine yorumlandı. Evrimciler artık insanın, hayatın, tabiatın ve canlı varlıkların sırrının çözüleceğini iddia ediyorlardı. Dolayısıyla artık din, insanın hayatından çıkacak ve yerini bilime terk edecekti. Fakat, dinin insan hayatından çıkması ve yerini bilime terk etmesi nasıl olacaktı? Biyolojik evrim yanında insanın kültürel bakımdan da evrim geçirdiğini ispatlamak üzere antropolog, etnolog, sosyolog ve psikologlar arasından bazı bilim adamları, ilkel hayat yaşayan kabilelerin inançlarından hareketle dinin kökeni hakkında değişik görüşler ortaya attılar. Çünkü onlar, dinin kökenini hâlâ ilkel hayat yaşayan kabilelerin din ve kültürlerinin incelenmesi sonucu bulunabileceğini düşünüyorlardı. Bu çerçevede yapılan çalışmalarda örneğin Edward Tylor (Edvırd Teylır), dinin başlangıcının “animizm”, Frazer (Freyzır) “büyü”, Marett (Maret) “mana”, Spencer ( Spensır) “atalar kültü”, Durkheim (Durkaym) ise “totemizm” olduğunu ileri sürdü.

Evrimcilerde oluşan bu heyecan zaman içinde hayal kırıklığına dönüştü. Çünkü dinin kaynağı ile ilgili ortaya atılan evrimci teoriler eleştirilmeye başlandı. Zaten evrimci teorisyenlerden hiçbiri ilkel kabileler arasına giderek bizzat gözlem ve inceleme yapmamışlardır. Teorilerini seyyahların anıları ve misyonerlerin raporlarına dayandırmışlardır. Daha sonra bizzat ilkel topluluklar arasında yapılan araştırmalar bu teorilerin tutarlı olmadığını ortaya koymuştur.

Dinin kaynağı hakkındaki evrimci görüş karşısında monoteist (tek tanrıcı) görüşü savunan bilim adamlarının başında Lang ve Schmidt gelir. Bunların savunduğu teze göre insanoğlunun en eski inancı, tek tanrı itikadıdır.

Evrimci Tylor (Teylır)’ın animizm nazariyesine ilk ciddi itiraz öğrencisi Andrew Lang (Endru Lenk)’ten gelmiştir. Lang, Güneydoğu Avustralya ilkel kabileleri ile ilgili elde edilen son bilgilere dayanarak ilkel kabilelerde animizme rastlanmadığını, aynı zamanda insanların ahlaki adaba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunduğuna inanılan yüce bir tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koymuştur. Buna benzer başka bir tez de Wilhelm Schmidt (Wilhelm Şimit) tarafından savunulmuştur. Schmidt, ilkel kabileler arasında yaptığı etnolojik araştırmalardan sonra dinin ilk şeklinde tek tanrı anlayışının var olduğunu ileri sürmüştür. O, görüşlerini “Tanrı Kavramının Kaynağı” adlı eserinde ortaya koymuştur.

Tevhidi geleneğe söylem ve eylemleri ile yön veren peygamberler çeşitli bölge ve çevrelere gönderilmiştir. Doğuda eski Hint ve Çin, Batı’da Yunan düşünürleri kendilerine has motiflerle düşüncelerini ortaya koyarken kavram ve ilkeler bazında tevhidi gelenekten doğrudan veya dolaylı olarak etkilendiklerini gösterir. Ancak düşünce kaynakları tevhide dayanmasına rağmen zamanla tevhidi çizginin dışına çıkarak insan, doğa, evren ve tanrıya dair çeşitli açıklamalar ileri sürmüşlerdir. Allah, bu çevreleri söz konusu sapmalardan tevhidi çizgiye çekmek için tarihin çeşitli dönemlerinde peygamberler göndermiştir. Bu elçiler insanların fıtratına uygun genel kavram ve ilkeleri bulundukları çevrelere hem söylem hem de eylemleriyle aktarmışlardır.

2.2. Vahiy Temelli Görüş

Dinin kaynağı ile ilgili vahiy temelli görüşe göre din, Allah tarafından vahiy yoluyla insanlar arasından seçtiği peygamberlere gönderilen ilahî kurallar bütünüdür. İslam bilginlerine göre dinin kaynağı mutlak surette vahiydir. Din, Hz. Âdem’le başlayıp Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliği ile tamamlanmıştır. Bu dinin genel adı İslam’dır.

Müslüman bilginler; dinleri, kaynağı bakımından “ilahî ve beşerî dinler” olarak ikiye ayırmışlardır. İlahî dinleri, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam oluşturur. Ancak Yahudilik ve Hristiyanlık kaynağı itibarıyla ilahi olsalar da bugün Müslümanlar açısından muharreftir. Bu üç dinin dışındaki dinler ise beşerî kaynaklı kabul edilir. Yani insanlar tarafından oluşturulmuştur.

Kur’an-ı Kerim dinin kaynağının vahiy olduğunu açıklar. Allah Kur’an’da Hz. Âdem’i, Hz. Nuh’u ve Hz. İbrahim’i seçip görevlendirdiğini ve onların birbirinin neslinden geldiklerini şöyle açıklar: “Allah birbirinden gelme bir nesil olarak Âdem’i, Nuh’u İbrahim ailesiyle İmran ailesini seçip âlemlere üstün kıldı. Allah işiten ve bilendir.”26 Nisâ suresinin 163. ayetinde de diğer peygamberlere gönderdiği vahyi Peygamberimiz Hz. Muhammed’e de gönderdiğini şöyle belirtir: “Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a Yakup’a esbata (torunlara) İsa’ya, Eyüp’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahyettik. Davut’a da Zebur’u verdik.”

Kur’an din konusunda geniş bir perspektiften bakılmasına işaret eder. Nitekim Allah, Nahl suresinde bütün milletlere peygamber gönderdiğini, “Andolsun ki her ümmete Allah’a kulluk edin, azdırıcılardan kaçının diyen bir elçi gönderdik…”27 ayetiyle bildirmektedir. Bu ve benzeri ayetler, Kur’an-ı Kerim’de adı zikredilmeyen; fakat asırlardır devam edegelen ve bugün yüz binlerce mensubu bulunan dinlerin de ilahî menşeli olabileceğine işaret eder. Binlerce yıl tarih sahnesinde kalan ve bugün hâlâ yaşayan bazı dinler vahye dayansa da tarih içinde bunların kimileri değişime uğramış ve dejenere olmuş olabilir. Vahye dayanmayan dinler ise belli bir dönem kabul görmüş olsalar da bunlardan birçoğu zamanla varlığını kaybetmiştir.

Sonuç olarak dinin kaynağı Allah’tır. Peygamber dahil hiçbir beşer din koyamaz. Allah, insanoğluna rehber ve örnek olan birçok elçi göndermiştir. Onların sonuncusu tevhit zincirinin son halkası Peygamberimiz Hz. Muhammed’dir. Hz. Âdem’den bu yana gönderilen elçiler belli bir bölge veya topluma gönderildiğinden elçilerin tebliğ ettikleri ilahî mesajlar o bölge ve toplumla sınırlı olmuştur. Oysa son elçi Hz. Muhammed, bütün insanlığa gönderildiği için onun tebliğ ettiği din evrensel bir özellik taşır.

3. Din ile Mitoloji

Din, insanla beraber var olan ve yaşayan bir gerçektir. O hem ferdî hem de sosyal bir realitedir. İnsanın yaratılışına bağlı, tarihin her devrinde, dünyanın her köşesinde fertlere ve toplumlara hâkim olan, insanın mutluluğunu amaçlayan ilahî kurallardır. O her türlü felsefi ve ilmî düşüncelerden önce var olmuş, insanların yaşamlarına yön vermiştir. İnsanı yaratan Allah, onun yaratılış amacına uygun yaşayabilmesi için dini de ortaya koymuştur. Ancak din, aslını koruduğu müddetçe insanlara faydalı olmuştur. Asıl yapısından uzaklaşarak amacından saptığı zamanlar ise insanın yaratılış gayesine uygun yaşamasına engel olmuştur.

Dinin asıl yapısı ve amacından uzaklaşmasına sebep olan temel faktörlerden en önemlisi “mitos”lardır. O hâlde “mitos” nedir? Batı’dan dilimize geçen “mit” kelimesi Yunanca “mitos”’ hikâye ve masal anlamına gelir. Mitoslar, kâinatın oluşumu, tanrılar ve kahramanların hikâyeleridir. Mitoloji ise bütün efsaneleri içine alan ve onları belli bir tarzda inceleyen bir disiplindir. Mitoloji; efsaneler, ilk ölüm, ilk günah, tufan, tanrıların insanları nasıl cezalandırdığı, avcılığın ve hayvancılığın nasıl başladığı, ilk ateşin ve ilk ailenin nasıl oluştuğunu konu edinir. Bunlardan dinî boyutu yansıtanlar ise kutsal sayılır.

Psikolog ve antropologların tespitlerine göre insan farkında olmasa da mitoslar onun dünyasında her zaman varlıklarını sürdürürler. Bazı mitoslar insanlar için anlamlı mesajlar da taşırlar. İnsanlar yaratılışı gereği her şeyi merak eder. Açıklayamadıkları olayları çoğu zaman mitoslarla anlamaya çalışır.

Diğer taraftan bazı dinî konular o dinin mensupları tarafından mitos hâline getirilebilir. Örneğin Allah, Kur’an-ı Kerim’de Ashab-ı Kehf kıssasını anlatır. Fakat kıssada yer, zaman ve sayı ile ilgili bir bilgiye yer verilmez. İnsanların, Ashab-ı Kehf’in sayısı hakkında değişik rakamlar öne sürüleceğini; fakat gerçek sayılarını sadece Allah’ın bildiğini,
“(İnsanların kimi:) ‘Onlar üç kişidir, dördüncüleri de köpekleridir.’ diyecekler. Yine: ‘Beş kişidir, altıncısı köpekleridir.’ diyecekler. (Bunlar) bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir. (Kimileri de:) ‘Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir.’ derler. De ki: ‘Onların sayılarını Rabb’im daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır…” ayeti haber verir. Buna rağmen insanlar Ashab-ı Kehf hakkında hikâyeler üretmiş ve şahısların sayısı bir tarafa “o şahısların isimleri, hangi dine mensup oldukları, yanlarındaki köpeğin adı, rengi, cinsi ve kime ait olduğunu bile belirtmişlerdir.” Bu hikâyeler tefsir kitaplarımızda detaylı bir şekilde anlatılmıştır. Bunun neticesinde Tarsus ve Afşin gibi birçok yerde Ashab-ı Kehf’e atfedilen kutsal ziyaret yerleri ortaya çıkmıştır. İnsanlar bu tür yerleri ziyaret ederek adak adamakta ve dileklerde bulunmaktadırlar. Mitosların din için en tehlikeli yanı burasıdır. Mitos bir inanç ve tapınma hâline dönüştüğünde dinde yozlaşma başlar. Ancak kutsal öykü hâlinde kalmış, dinî inanç ve tapınma hâline gelmemiş mitosların zararı olmadığı gibi bazen faydası da olabilir.

Mitoslar dinden beslenir, dine yapışır ve onunla birlikte yaşar. Bu yüzden insanlar mitoslardan manevi haz duyarlar. Bunlar dinin zayıfladığı zamanlarda ön plana çıkarlar, önlem alınmadığı takdirde zamanla dinin yerine de geçebilir, bu da dine zarar verir.

Sonuç olarak din ve mitolojinin hem benzer hem de farklı yönleri vardır. Farklı yönleri; mitoslar bazı olaylardan hareketle insan hayaline dayanan ve dinden beslenen ürünlerdir. Din ise tanrıya dayanır. Dinin özünü tevhit, nübüvvet ve ahiret oluşturur. Mitoslarda böyle bir esas yoktur. Mitoslarda tanrılar müşahhas bir şekilde anlatılırken dinde tanrı mücerrettir. Din vahiy yoluyla peygamberlere gelir, peygamberler de insanlara ulaştırır. Din aynı zamanda insanlara hukuki düzenleme ve sorumluluk getirir. Mitosların insanlar arası hukuki bir yönü yoktur. Mitoslarda birçok tanrı vardır ve bu tanrılar zaman zaman savaşarak birbirini yok eder.

Benzer yönleri ise insanların mitoslara inanması (inanç), onunla ilgili birtakım pratikler yapması (ibadet), psikolojik tatmin (iç huzur) ve ona kutsallık (yücelik) atfetmesidir.

4. Dinin İnsan Hayatındaki Yeri ve Önemi

Tarihin her devrinde ve bütün toplumlarda görülen din, insanı hem içten hem dıştan kuşatan, onun düşünce ve davranışlarında kendini gösteren bir disiplindir. İnsan, her zaman kendisini aşan bir kudrete yönelmesi gerektiğini düşünmüştür. Her ne kadar insan, akıl ve yetenekleriyle yaşadığı çevrede otoriter bir yapı kurmuş olsa da kendi gücünü aşan sorunlarla karşılaştığı zaman acziyete düşer. Güçlü bir elin, içine düştüğü çaresizlik ortamından kendisini çekip çıkarmasını, himayesine almasını ister. Diğer taraftan yaptığı yanlışlıklar nedeniyle içine düştüğü vicdan azabını hafifletecek, kendisini affedecek bir gücü arzular. İnsanın bütün bu duygularını yalnızca içinde bulunduğu maddi âlem çerçevesinde kalarak tatmin etmesi mümkün değildir. Her insan, yaşamında hiçbir maddi güç ve kuvvetin yardımcı olamayacağı olaylarla ya da duygu yükleriyle yüz yüze kalabilir. Bütün bu durumlar, insanın sınırsız ve her şeye güç yetiren aşkın bir varlığa inanıp yönelmesini zorunlu kılar. Nitekim Kur’an, “Sizi karada ve denizde gezdiren odur. Hatta siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de içindekileri tatlı bir rüzgarla alıp götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir fırtına gelip çatar, her yerden onlara dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız Allah’a halis kılarak: ‘Andolsun eğer bizi bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden olacağız.’ diye Allah’a yalvarırlar.” ayetiyle tevhide inanmayan insanlardan bahsederken zaman zaman onların çaresiz kaldıklarında Allah’a yönelip ondan yardım dilediklerine dikkatimizi çeker. Böylelikle Kur’an, inanan-inanmayan bütün insanların, sınırsız güce sahip varlığın himayesine sığınma ve yardımını dileme duygularını taşıdığını vurgular.

İnsanın yüce bir kudrete gönülden bağlanması onun gücüne güç katar; dua, niyaz ve iltica insanı ulvileştirir. “Allah sevgisi ve bu sevgiden kaynaklanan saygı insanı olgunlaştırır. Ona kuvvetli bir irade ve sağlam bir karakter kazandırır. Böyle kimselerin içinde yer aldığı toplumlarda erdemli davranışlar artar.” Din, insana içgüdüleri ile maddenin esiri olmadığını ve sonsuz bir hürriyet içinde bulunmadığını telkin eder. Kişi yalnız her şeyin sahibi olan Allah’a boyun eğer, bencil duyguların, canlı ve cansız tabiatın esiri olmaz. Dinin bu telkini, insana gerçek hürriyet ve bağımsızlığını kazandırır.

Din; fertleri mukaddes duygu, ortak şuur ve vicdan etrafında birleştiren bir faktör olduğu gibi aynı zamanda toplumları yükselten, onların gelişmesini sağlayan bir kurumdur. Din, ahlaki bir müessese olarak en mükemmel kanunlar ve nizamlardan daha kuvvetli bir şekilde kişiyi içten kuşatan, kucaklayan ve yönlendiren bir disiplindir. Dinin zayıflaması ahlaki ve hukuki suçların artmasına yol açabilir. Çünkü din olmayınca ahlak için yaptırım gücü kalmaz.

İnsanın toplumsal bir varlık olmasının yanında onun bir de iç dünyası vardır. “Yalnızlık, çaresizlik, korku, keder, hastalık, musibet ve felaketler karşısında insanın yegane teselli kaynağı dindir.” Ayrıca dinî meşguliyetlerin, insanı lüzumsuz ve zararlı endişelerden uzaklaştırdığı, böylece ruhi bunalımlardan koruduğu bilinmektedir. Allah’a itaat etmek; ana babaya ve büyüklere saygı duymak, devlete ve millete bağlılık, küçüklere sevgiyle yaklaşmak gibi ahlaki duyguları geliştirir.

Dindeki ahiret inancı, insana dünyevi ve uhrevi sorumluluk kazandırır. İnsanın ahlaki gelişmesine katkıda bulunur ve ölüm korkusunun insan psikolojisi üzerindeki olumsuz etkisini azaltır. Çünkü ahiret inancı, insanın içindeki ebediyet duygusuna cevap verir. Sıkıntılardan kurtulup ebedî huzura ulaşma, Allah’ın rızasını elde etme düşüncesi insanda yaşama sevincine yol açar, dünyanın ıstıraplarına karşı tahammül gücü verir. Geçici dünya arzuları aslında insan ruhunu tatmin etmediğinden din, ona en ulvi ve manevi hazlar kazandırır. Bir insan, maddi ihtiyaçlarını ne kadar karşılarsa karşılasın, manevi ihtiyaçlarını din duygusuyla tatmin etmemişse iç huzuru yakalaması çok zordur. Beşerî ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılayan toplumlarda görülen bunalımlar bunun bir göstergesidir.

İnsanlık âleminin manevi ve zihnî gelişmesinde dinin ne kadar geniş bir etkiye sahip olduğu medeniyet tarihi incelendiğinde hemen göze çarpar. İlahî vahyin peygamberler tarafından telkin ve tebliğ edilmesiyle insanlar birtakım kötü alışkanlıklarından kurtularak daha asil ve daha ulvi fikirlere yükselmişlerdir. Dinin istediği ideal hayatın bu dünyada yaşanması ve bu dünya şartları içinde elde edilmesi gerekir.

Dinin insanoğlunun manevi ve ahlaki yönden gelişmesinde önemli bir yeri vardır. Din; insanı kuralsızlıktan, ilkesizlikten ve başıboşluktan kurtarır. Gerçekte din, kin ve nefret duymayı, intikam almayı ve kan dökmeyi reddeder. Buna karşılık din, sevgi, saygı ve nezaketi telkin eder. Buna rağmen bazı dindarlarda bayağı duygu ve eğilimlerin varlığı o kişilerin, dini anlayamaması veya yanlış anlamasından kaynaklanır.

Toplum hayatının her alanında din kendini gösterir. Mimari, estetik, sanat, edebiyat, kişi ve yer isimlerinde, örf, âdet ve geleneklerde, hukuki, siyasi, sosyal, kültürel, iktisadi ve turistik alanlarda hep dinî motifler, deyim ve anlayışlar göze çarpar. Bu da dinin hayatımızın her alanında yer aldığını gösterir.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.