1. Ünite – Kur’an-ı Kerim Tarihi

M.Uyanık
Temmuz 29, 2018

1. Kur’an-ı Kerim ve Gönderiliş Amacı

Kur’an, Allah’ın (c.c) Hz. Muhammed’e (s.a.v) Cebrâil aracılıyla indirdiği mushaflara yazılan, mütevâtir bir yolla naklolunan ve okunmasıyla ibadet edilen ilâhî sözlerdir. Bu yüce kitabın birçok ismi vardır. Kitâb, Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Mesânî (konuları tekrar eden), Kelâmullah (Allah (c.c) sözü), Nûr, Hüdâ (hidayet rehberi), Rahmet, Şifâ, Zikr, Hikmet, Hak, Tenzîl, Rûh, Mev‘ize (öğüt), Urvetü’l-Vüskâ (sağlam kulp) isimleri bunlar arasındadır. Bu isimlerin her biri Kur’an’ın bir özelliğini dile getirmektedir.

Yüce Allah (c.c) insanı, en güzel bir surette yaratmış ve ona akıl, irâde, sorumluluk ve dış dünyaya egemen olma kudreti bahşetmiştir3. Yüce Yaratıcı bunların yanında gökleri, yerleri ve bunların içinde bulunanları insanın hizmetine tahsis ederek onu, olgunluğun en üst noktasına yükseltmiştir. Bütün bunlar insanın yaradanına kulluk görevini yerine getirmesi içindir.

İnsan varlığını ve sahip olduğu her şeyi Allah’ın (c.c) sonsuz merhametine borçludur. İnsanın yaratılış gayesine uygun yaşayabilmesi için bir yol göstericiye ihtiyacı vardır. Aksi halde, insan aklı ve duyguları onun kulluk görevini yerine getirmesine yatmez. Bunun yanı sıra insanoğluna hayır-şer, güzel-çirkin, iyi-kötü arasında bir tercih yapma kabiliyetiyle beraber nefis, hevâ ve unutkanlık gibi duygular da verilmiştir. Bu sebepledir ki, insanı en doğruya, en güzele ulaştıracak vahye ihtiyaç vardır. İşte bu da Kur’an’ı Kerîm’dir. Çünkü o, insana en doğru ve en adil yolu gösteren bir hidayet rehberidir. Söz konusu hidayet de hem dünya hem de ebedî hayatı düzenleyerek insanı mutluluğa götürecek ahlâkî ve hukûkî ilkeler bütünüdür.

Kur’an-ı Kerim, insanoğlunun hayatta karşılaşacağı en ağır problemlere ve en karmaşık ilişkilere yönelik çözümler sunar. Bu yüzdendir ki, onun dışında hiçbir yol, insanlığı huzura kavuşturacak nitelikte ve mükemmellikte değildir. Çünkü o, dünyada adaleti gerçekleştirecek toplumlar inşa etmek, ahirette de her müslümanın ebedî hayatını teminat altına almak üzere gönderilmiştir.

 

2. Kur’an- ı Kerim’in Nüzul Ortamı

Kur’an’ı Kerîm 610 yılında Mekke’de vahyedilmeye başlanmıştır. O devirde Arap toplumundaki egemen inanç sistemi putperestlikti. Kaynakların belirttiğine göre, İslâm’dan önce câhiliye Araplarının tapındıkları çok sayıda putu vardı ve bunların 360 tanesi Kâbe’de bulunuyordu. Ayrıca her Mekkeli kendi evinde bir put bulunduruyordu. Herhangi bir müşriğin yolculuğa çıkacağı zaman en son dokunacağı, dönüşte de saygı için ilk başvuracağı varlık bu put idi. Müşrikler putların etrafında tavaf yapar, onlar için kurbanlar keser ve çeşitli zamanlarda onlara hediyeler verirlerdi. Müşrik Araplar, Allah’ın (c.c) kızları olarak kabul ettikleri meleklere ve cinlere de tapıyorlardı. Tabiatıyla böyle bir inanç Allah (c.c) inancını temelden bozmuş, sosyal hayatın çürümesine yol açmıştı. Kur’an-ı Kerim işte böyle bir ortamda inmeye başladı. Maksat insanı ve toplumu, Allah’ın (c.c) iradesine uygun bir şekilde yeniden inşa etmekti. O, bu işlevini çok kısa bir zamanda yerine getirmiştir.

 

3. Vahyin Geliş Süreci

Vahiy, Allah’ın (c.c) insanlığa iletmek istediği mesajları peygamberlere çok gizli ve süratli bir şekilde ulaştırmasıdır.

Kur’an-ı Kerim, Allah Teâlâ’nın insanla iletişim kurmasının ancak üç yolla mümkün olduğunu haber vermektedir. Şûrâ suresi, 51. ayette bu yollar şöyle ifade edilmektedir:

وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ الّٰلُ اِلَّ وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَاءِ حِجَابٍ
اَوْ يُرْسِلَ رَسُولً فَيُوحِىَ بِاِذْنِه۪ مَا يَشَاءُ اِنَّهُ عَلِىٌّ حَك۪يمٌ

“Allah (c.c) bir insan ile ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından
konuşur
yahut bir elçi gönderir de izniyle dilediğini
vahyeder. O, pek yücedir,
tam bir hüküm ve hikmet sahibidir.”

Bu ayet vahyin şu üç şekilde gerçekleştiğini söyler:

• Vahiy-ilhâm
• Perde arkasından konuşmak
• Cebrâil’in vahiy getirmesi

Hz. Muhammed (s.a.v) kırk yaşındayken Mekke’de Hira mağarasında ilk vahiy gelmiştir. Fakat o günden önce kendisinde bazı değişiklikler gözlenmişti. O, artık kendisini günlük yaşamdan uzak tutuyor, Hira dağındaki bir mağaraya gidiyor, orada tefekküre dalıyordu. Gördüğü rüyalar gerçek çıkıyor, özellikle eşi Hatice bu değişimleri farkediyordu. Henüz kendisine peygamberlik verilmeden önce birtakım hadiseler Hz. Peygamber’e rüya yoluyla gösteriliyor, sonra da onlar rüyada gösterildiği şekilde gerçekleşiyordu. Bir müddet devam eden bu dönem sona erince Allah (c.c) Resûlü’ne peygamberlik verildiği açıklanmış ve bunun gereği olarak da Kur’an’ı Kerîm vahyedilmeye başlanmıştır.

Kur’an, Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber’e (s.a.v) vahiy meleği Cebrâil (a.s) aracığıyla gönderilmiştir. Cebrâil (a.s), vahyi bazen kendi suretinde bazen de insan suretinde görünerek getirmiştir. Cebrail (a.s), Hz. Peygamber’e Hira mağarasında Alak suresinin ilk beş ayetini getirdiği zaman ve Miraç hadisesi olmak üzere iki kez kendi aslî suretinde gözükmüştür.11 Peygamberimiz( s.a.v) bunu şu şekilde açıklamıştır. “… Bazen de melek bana insan kılığına girerek gelir, benimle konuşur. Ben de onun söylediğini iyice bellerim.” Bu hadis bize gösteriyor ki, Hz. Peygamber böyle bir durumda hem konuşulan sözleri işitiyor hem de konuşanı bizzat görüyordu. Nitekim iman, İslâm ve ihsân konusunu soru ve cevap yoluyla Müslümanlara öğretmek üzere Cibrîl insan suretinde gelmiş, bu olay “Cibrîl hadîsi” diye meşhur olmuştur.

Hz. Peygamber’e vahiy geldiği sırada bazen çıngırak yahut zil sesine benzer bir ses duyulurdu. Hz. Âişe’nin naklettiği bir hadise göre, Allah (c.c) Resûlü (s.a.v) bu sesle gelen vahiy sırasında çok sıkıntı çekiyordu: “Vahiy bazen bana zil çalar (yahut çıngırak sesi) gibi bir sesle gelir. Bu benim için vahyin en ağır olanıdır. O (hal) beni terkedince Cebrâil’in ne dediğini bellemiş olurum.” Demek ki Hz. Muhammed (s.a.v) bu sesi duyar duymaz meleğin vahiy getirdiğini anlıyor, tam o esnada da Cebrâil getirdiği vahyi ona takdim ediyordu.

Kur’an vahyi ile ilgili özel bir durum da Hz. Peygamber’in perde arkasından vahiy almasıdır. Bu tarz vahiyde Peygaber kendisine hitap eden Yüce Allah’ı (c.c) görmez fakat konuşmasını dinler. Hz. Musâ ve Hz. Muhammed’e (s.a.v) mahsus olan bu iletişim, insani nitelikler içerisinde gerçekleşen bir konuşma olarak algılanmamalıdır. Çünkü o, peygamberin beşerî vasıflardan soyutlanarak Yüce Allah (c.c) ile ruhanî bir tarzda konuşmasından ibarettir. Perde arkasından gerçekleşen vahiyle Allah (c.c) Resûlü’ne beş vakit namaz emri yanında Bakara suresinin son iki ayeti de verilmiştir.
Sonuç olarak ifade edelim ki, Resûlullah (s.a.v), farklı şekillerde vahiy almıştır. Kur’an vahyinin geliş yolu, Hz. Peygamber’in Cebrâil ile iletişim kurarak bizzat ondan vahiy aldığı bir yoldur. Allah (c.c) Resûlü (s.a.v) Kur’an vahyine mazhar olduğu esnada birtakım manevi sarsıntılara maruz kalmıştır.
Kur’an’ın vahiy süreci yirmi üç yıl devam etmiş ve 632’de sona ermiştir. Resulullah vahiy yoluyla aldığı ayetleri muhataplarına tebliğ etmiştir. Onları kendisi ezberlediği gibi sahabe de ezberlemiş, ayrıca vahiy kâtiplerine yazdırmıştır. Şimdi bu konu üzerinde duracağız.

4. Vahyin Yazılması ve Korunması

Kuşkusuz Hz. Peygamber’in aslî görevilerinden birincisi, vahiy yoluyla gelen Kur’an metnini insanlara tebliğ etmekti. Allah Resulü (s.a.v) bir taraftan tebliğ vazifesini yerine getirirken diğer taraftan da Kur’an’ın korunması amacıyla sahabîleri, Kur’an’ı okumaya ve ezberlemeye teşvik ediyordu. Müslümanlar yeni bir dine girmenin verdiği heyecanla Kur’an metnini ezberliyorlar ve okuyorlardı. Ancak, Hz. Peygamber nâzil olan Kur’an vahyinin sadece ezberlenmesini yeterli bulmuyor, vahiy kâtiplerine Kur’an’ı yazdırıyordu.

Peygamberimiz (s.a.v) risaletinin başlangıcından itibaren Kur’an’ı yazdırmak için okuma-yazma bilen sahabelerden
bazılarını vahiy kâtibi olarak görevlendirmişti. Peygamberimiz’e (s.a.v) vahiy geldiği zaman hemen kâtiplerinden birini çağırır ve gelen vahyi eksiksiz yazdırırdı. Bu amaçla Mekke’de Abdullah b. Sa’d b. Ebî Serh’i, Medine’de Ubeyy b. Ka’b’ı ilk vahiy kâtibi olarak görevlendirmişti. Vahiy süreci içerisinde Allah (c.c) Resulünün başka sahabilerine de vahiy yazdırdığı böylece vahiy kâtibi sayısının 40’ı geçtiği bildirilmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v), vahiy katiplerinin yazdığı ayetleri gözden geçiriyor, hata varsa anında düzeltiyordu. Vahiy kâtiplerinden Zeyd b. Sâbit bu hususu şöyle anlatmıştır: “Resûlullah bana vahiy yazdırıyor ve bitirince de yazdığım vahyi okutturuyordu. Eğer herhangi bir yanlış veya noksan bulursa bunu hemen düzelttiriyordu. Ben de ondan sonra kalkıp söz konusu vahyi insanlara bildiriyordum”.  Böylece Resûlullah’ın (s.a.v) tashihinden geçen Kur’an metni, yine onun emriyle çoğaltılıyor, Müslümanların bir kısmı bu çoğaltılan nüshaları alıyor ve kendileri için özel nüshalar yazıyorlardı.

Kur’an’ın korunması ile ilgili yapılan işlerden birisi de inen vahiylerin Cebrâil’e arz edilmesidir. Arz, “sunmak, takdim etmek” demektir. Her sene Ramazan ayında Allah Resûlü kendisine o yıl içinde gönderilen ayetleri Cebrâil’e okuyordu. Buna da arz denilmektedir. Hadisler bu mukâbelenin zaman olarak geceleyin yapıldığını gösterir. Kur’an vahyinin tamamlandığı Peygamber’in vefat yılında ise arz Ramazan ayı boyunca iki defa vuku bulmuştu. Bu bir anlamda Kur’an’ın baştan sona iki defa hatmedilmesi demekti.

Bugün Müslümanların Ramazan ayında yaptığı mukâbele geleneğini, arz sünnetine uymanın bir sonucu olarak değerlendirebiliriz. Ayetler, vahiy sona erdiğinde söz konusu metinler bir araya getirilip bir Kur’an nüshası oluşturulmamıştı. Hz. Ebû Bekir halife seçildikten sonra, yapılan Yemâme savaşında pek çok sayıda kurrâ sahabî şehit düşmüştü. Bu durum başta Hz. Ömer olmak üzere sahabede ayetlerin muhafazası konusunda endişe oluşturdu. İstişareler sonucu ayetlerin bir mushaf haline getirilmesi kararlaştırıldı. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’i çağırarak ona Kur’an’ı cem etme görevini verdi. Zeyd de sahabeye duyuru yaparak, ellerinde Kur’an metnine dair yazılı nüshası bulunanların iki şahitle bu metinleri kendisine getirip teslim etmelerini istedi. Bu ayetleri cem işi bir sene içinde tamamlandı. Bu şekilde oluşturulan mushaf, halife Hz. Ebû Bekir’e teslim edildi. Mushaf onun yanında korundu, vefatından sonra ikinci halife Hz. Ömer’e teslim edildi. Hz. Ömer’in şehit edilmesinin ardından kızı Hz. Hafsa’ya bu mushaf emanet olarak verildi.

Kur’an’ı korumak amacıyla girişilen faaliyetlerden biri de onun çoğaltılmasıdır. Kur’an, Hz. Osman’ın devlet başkanlığı esnasında çoğaltılmıştır. Böyle bir meselenin gündeme getirilmesinde Kur’an’ı Kerîm’in okunmasıyla ilgili ihtilaflar başı çekiyordu.

Kaynakların ifadesine göre, komisyon, çoğaltma işini beş sene devam ettirerek yedi adet mushaf istinsâh edip bunlardan birini Medine’de bırakmış; diğerlerini de Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e göndermiştir.

Kur’an’ın çoğaltılıp belli başlı İslamî merkezlere gönderilmesine rağmen, Kur’an’ı okuma güçlükleri ve yanlışlıkları hâlâ devam ediyordu. Çünkü hareke ve şeklen birbirine benzeyen harfleri birbirinden ayırmak için noktalar henüz Kur’an’a konulmamıştı. Gerçi bu yazıyı sahabeler hatasız bir şekilde okuyabiliyordu. Ancak Hicrî birinci asrın yarısından itibaren İslam’ı kabul edenlerin Arapça bilmemeleri, Kur’an’ı yanlış okumalarına sebebiyet veriyordu. Meselâ rivayete göre Osman b. Ebî Şeybe

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِاَصْحَابِ الْف۪يلِ

ayetinin başındaki اَلَمْ soru ve nefiy edatını hurûf-i mukattaa kabul ederek “elif-lâm-mîm” şeklinde ve Hamza ez–Zeyyât da لَ رَيْبَ ف۪يهِ ifadesini لَ زَيْتَ ف۪يهِ , 27 şeklinde okumuştu. Bu durumda doğru ve kolay okumayı sağlayacak bazı işaretleri Kur’an’a koymak gerekiyordu. İşte bunu ilk düşünen Basra valisi Ziyâd b. Sümeyye (ö.53/673) olmuştur. O, devrin dilbilimcisi Ebü’l-Esved ed-Düeli’den (ö.69/688) bir sistem geliştirmesini istedi. Başlangıçta bu teklifi kabul etmeyen ed-Düelî bir şahsın, Tevbe 3. ayetteki bir kelimenin harekesini yanlış okuduğuna şahid olunca kararından vazgeçerek teklifi kabul etti. Düelî yanına bir kâtip alarak işe koyuldu. Düelî, ayetleri yavaş yavaş okuyor kâtip de farklı bir renkle fetha için harfin üstüne, kesre için altına, ötre için de önüne bir nokta koyuyordu. Tamamlanan her sahife Ebü’l-Esved tarafından kontrol ediliyordu. Bu titiz çalışma sonunda Kur’an baştan sona noktalanmış oldu.

Harekeleme işinden sonra harflerin noktası olmadığı için okumada yine de bazı zorluklar vardı. Irak valisi Haccâc, b. Yûsuf (ö.95/713) bu konudaki eksikliği sezmişti. Haccâc Nasr b. Âsım’dan (ö.89/708) ve Yahya b. Ya’mer’den (ö.129/ 746) bu iş için önlem almasını istemişti. Hareke ve harfler için konan noktaların karışmasının önüne geçmek için harflerin noktalamasında farklı renk mürekkep kullanılmıştır. Bugün kullandığımız hareke ve nokta sistemini Halil b. Ahmed ö. 175/791) geliştirerek bu işe son şeklini vermiştir.

 

Hz. Muhammed’in vahiy kâtibi Zeyd b. Sabit diyor ki: “Yemame Savaşı’nda ashabın öldürülmesinin
ardından Hz. Ebu Bekir beni çağırttı. Yanına vardım, Hz. Ömer de oradaydı. Hz. Ebu Bekir bana dedi ki:
Hz. Ömer gelip bana, ‘Yemame’de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi durumlarda hafızların ölmesiyle
Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın bir araya getirilmesi
için bir emir çıkarman gerekir.’ dedi. Ben de Hz. Ömer’e şöyle cevap verdim: ‘Resulullah’ın yapmadığı
bir işi nasıl yapabilirim?’ Hz. Ömer, ‘Vallahi, bu hayırlı bir teşebbüstür.’ dedi. Sonra bu iş üzerinde o kadar
durdu ki bana söyleye söyleye sonunda Allah (c.c), kalbimi bu işe ikna etti, ben de onun görüşünü
benimsedim. Bu sözlerden sonra Hz. Ebu Bekir, bana, ‘Sen akıllı ve güvenilir bir gençsin. Resulullah’a
(s.a.v) gelen vahyi yazıyordun. Kur’an’ı araştır ve onu bir araya topla!’ dedi. Bunun üzerine ben, ‘Ebu
Bekir (r.a) bana dağlardan birini taşıma vazifesi verse bu teklif ettiği işten daha ağır gelmezdi.’ diye düşündüm.
Sonra onlara, ‘Sizler, Resulullah’ın (s.a.v) yapmadığı bir işi nasıl yapıyorsunuz?’ dedim. Hz. Ebu
Bekir, bana, ‘Allah’a (c.c) yemin ederim ki bu hayırlı bir iştir.’ dedi. Hz. Ebu Bekir ısrarında devam edip
durdu. Nihayet Allah (c.c), Ebu Bekir’le Ömer’in akıllarını yatırdığı ve göğüslerini ferahlandırdığı bu işe,
benim de gönlümü ferahlandırdı. Bunun üzerine ben de Kur’an’ın peşine düşüp gereği gibi araştırdım
ve onu yazılı bulunduğu hurma dallarından, ince taş levhalardan ve hafızların ezberlerinden topladım.”
(Buharî, Fedâilü’l-Kur’an, 3.)

 

5. Tefsirden Tefekküre

5.1. Fâtiha Suresi ve Tefsiri

Fâtiha, açılış ve başlangıç anlamına gelmektedir. Nüzûl tarihine göre beşinci, Kur’an’daki geleneksel sıralamaya göre de ilk suredir. Tamamı bir defada inzal edilen ilk Mekkî suredir. Nakledildiğine göre Allah Resûlü (s.a.v), Ebû Sa’îd b. Muallâ isimli sahabeye Kur’an’daki en yüce surenin Fâtiha suresi olduğunu söylemiştir. Tamamı 7 ayettir.

بِسْمِ الّٰلِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ . 1

Cümlesi kısaca besmele olarak isimlendirilir. Bu cümle girişilen işe güç yetirmek için gereken kuvvet ve kudretin Allah (c.c) tarafından verildiğini ifade etmektedir. Buradaki اَلرَّحْمٰنِ kelimesi “çok merhamet eden”, اَلرَّح۪يمِ ise “sonsuz merhamet eden” anlamına gelir. Rahmân’ da sınırsız bir çokluk vardır; rahîmde ise kesinti söz konusu değildir. Böylece rahmân nimetlerin Yüce yaratıcıdan taşması, iyilik ve ihsanların yağması; rahîm ise söz konusu fiilin kesintiye uğramadan devam etmesi anlamına gelmektedir.

اَلْحَمْدُ لِِّٰ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ . 2

Ayetindeki hamd, isteğe bağlı olarak yapılan bir iyiliğe karşı gönülden iyilik sahibine saygı duymak ve onu övmek demektir. Bu kelime Türkçede medh (övgü) anlamına gelir; ancak bu, hamdin tam karşılığı değildir. Çünkü medh hem canlılığı ve irâdesi olan hem de olmayan varlıklar için söz konusu olabilir. Meselâ inci ve güzel bir at methedilebilir. Ancak buna hamd denmez. Bu manada hamd ancak inciyi ve atı yaratıp bağışlayan Allah’a (c.c) yapılır. Bundan dolayı denilebilir ki, “Hamd yalnız âlemlerin Rabb’i olan Allah’a (c.c) mahsustur.” Hamde layık olan yalnız O’dur.

Kısaca bu ayet her türlü hamd, şükür, tesbih, tekbir ve tebcilin (yüceltmenin), âlemlerin Rabb’i olan Allah’a (c.c) ait yapılması gerektiğini gösterir. Çünkü O, tektir, eşi ve benzeri yoktur, her şeyin yaratıcısı, rızık vericisi ve terbiye edicisidir. O’ndan başkasına hamdetmek şirktir. Bu da en büyük zulüm demektir.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ . 3

Bu ayetteki rahman ve rahim kelimeleri ile ilk ayetteki rabbü’l- âlemîn arasında şöyle bir ilişki vardır: Yüce Allah (c.c) bu iki ayette önce kendisini âlemlerin Rabb’i, sonra da rahmân ve rahîm olarak niteler. Çünkü Rabbü’l-âlemin ifadesinde bir heybet, bir azamet, rahmân ve rahîmde ise engin bir sevgi ve acıma söz konusudur. Bu da Allah Teâlâ’nın korku ile ümit halini birleştirdiği anlamına gelir.37 Bu husus başka ayetlerde de vurgulanan, müminlerin korku ile ümit arası bir hayat tarzını benimsemeleri gerektiği prensibine işaret eder. “(Resûlüm!) Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver. Benim azabımın acı verici bir azap olduğunu da bildir” ayetlerinde bu husus açıkça ifade edilmektedir.

Görüldüğü gibi, Kur’an bir taraftan ilâhî merhametten bahsederek ümidi, diğer taraftan da azaptan söz ederek korkuyu öne çıkarmaktadır. Çünkü, korku unsuru insanı Allah’a (c.c) saygısızlık etmekten korumakta; ümit ise Allah’a (c.c) yaklaştırıp cennet isteğine yoğunlaştırmaktadır. Ancak bu iki unsurdan biri diğerine ağır basarsa, o zaman da beklenen sonucun alınması mümkün olmaz. Başka bir deyişle ne korkudan vazgeçip ümide bağlanmak ne de ümidi bir kenara atıp korku ile yaşamak doğrudur. Yapılması gereken şey, Kur’an’ı Kerîm’in gösterdiği ve mutasavvıfların da korku ile ümit arası yaşam (beyne’l-havf ve’r-recâ) diye formüle ettikleri temel bir prensibi hayata geçirmektir.

 

مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ . 4

Mâlik kelimesi, “sahip, hâkim” anlamındadır. Yevm de süresi değişik vakit dilimlerini ifade eden bir zaman birimidir. Ancak burada onunla kıyâmet günü kastedilmiştir. مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ Ayeti herkesin dünya hayatında yaptığının karşılığını alacağı kıyâmet gününde, Yüce Allah’ın (c.c) her varlık üzerinde tam bir otoritesinin olduğunu anlatır.

اِيَّاكَ نَعْبُدُ واِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ . 5

ayetindeki ibâdet kelimesi sözlükte “kulluk etmek, boyun eğmek” manalarına gelir. İslamî literatürde ise kişinin, Yüce Allah’ın (c.c) ululuğunu kabul etmesi, O’na tam bir teslimiyetle boyun eğmesi diye tanımlanır. نَسْتَع۪ينُ kelimesi de “yardım isteriz” demektir.

Kur’an-ı Kerim, insanın gücünün sınırlı olduğunu vurgular. Bu sebeple insanlar ihtiyaç anında hem diğer insanlardan hem de insanüstü güçlerden yardım istemeye kendilerini mecbur hissederler. Fakat onların bu iki kaynaktan yardım isteme şekilleri,  usûl ve sistemleri ilâhî irşâda kulak asmadıkları zamanlarda şirke ve bâtıla sapmalarına sebep olmuş; böylece birçok bâtıl dua ve ibadet ortaya çıkmıştır. İşte bu ayet-i celîle, kulluk ederken ve yardım isterken yöneleceğimiz en doğru ve isabetli adresi bize göstermektedir.

Görüldüğü gibi, ayetteki her iki fiil de نَعْبُد , نَسْتَع۪ينُ çoğul olarak zikredilmiştir. Bu da müminlerin bir bütün teşkil etmelerinin ve ben değil biz ilkesini yerleştirip fertle toplum arasındakidengeyi kurmalarının gerekliliğine işaret etmektedir. Burada bizi oluşturan bağ esasen imandır; eşsiz olan Allah’a (c.c) kulluktur.

 

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ . 6

ayetinde zikredilen hidâyet sözcüğü, doğru yola iletmek, yol göstermek ve irşâd etmek gibi anlamlara gelir. Râğıb İsfahânî’ye (öl. 1108) göre bu kelimenin dört anlamı vardır:

1. Bütün mükelleflere, akıl, anlayış ve kabiliyetleri nisbetinde zarûri bilgi vermek;
2. İnsanları peygamberlerin lisanıyla doğru yola çağırmak;
3. İslam davetine kulak verenlere imân nasip etmek;
4. İslamı yaşayanları ahirette cennete koymak.

Bu yaklaşıma göre hidayet insana yöneliktir. İnsan bir başkasını, bu dört irşad çeşidinden sadece hakka davet etmek ve doğru yolu tanıtmak suretiyle hakikate yönlendirebilir. وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ “Her toplum için bir hâdî (davetçi) vardır.” ayeti bu tarz bir irşadı konu edinmektedir. اَلصِّرَاطَ sözcüğü de lügatte “üzerinde yürünülen ana yol, cadde” anlamına gelir. اَلْمُسْتَق۪يمَ ise “dosdoğru” anlamında bir kelimedir ve اَلصِّرَاطَ nin sıfatıdır. İkisi birlikte “dosdoğru yol, ana yol” anlamını ifade eder ki, o da İslâmdır.46 Çünkü yaratanla yaratılan, Allah (c.c) ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlıkla adâlet, iyi ile kötü vb. hususlar ancak İslam dini tarafından yerl yerine konularak denge sağlanmıştır. Kur’an’a göre bu da Yüce Allah (c.c)’ın irâdesinin bir sonucudur.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir. Müslüman namazda اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ Bize doğru yolu göster dediğinde neyi kastetmektedir? O, henüz hidayete tam olarak ulaşamadığını, Allah’tan (c.c) kendisini hidayete erdirmesini mi? yoksa hidayete ermekle birlikte yoldan çıkması her zaman mümkün olduğu için Yüce Allah’ın (c.c) ayaklarını doğru yoldan kaydırmamasını mı? Bize göre, müminin amacı, hidayette sebatı istemek olmalıdır. Çünkü hayat boyunca hiçbir insanın -Allah’ın (c.c) yardımı olmadan- hidayette devamlılığı söz konusu değildir. Onun için Allah (c.c) bize bu ifade ile hidayette sebatın yolunu öğretmiştir.

 

7.  صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالّ۪ينَ
ayetinde yer alan nimetten maksat, doğru bir şekilde yaşayarak Allah’ın (c.c) rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakiki ve sürekli nimetlerdir. Bu nimetlere mazhar olanlar da Nisâ suresi 69. ayette ifade edildiği gibi, Yüce Allah’ın (c.c) nübüvvet görevi verdiği elçiler, Hz. Ebû Bekir gibi her şeyini Allah (c.c) yolunda feda eden özü sözü bir olan üstün şahsiyetler, arzın her yerine Allah’ın (c.c) dinini götürmek için çabalayan ve bu uğurda gerekirse gözünü kırpmadan canını veren şehidler ve Allah’ın (c.c) rızasına uygun, insanlık için faydalı işler yapan mümin kullardır. Buna göre bir müslüman, namaz esnasında

اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
dediğinde, işte Nisâ suresi 69. ayette kastedilen kimselerin yolunu talep etmiş demektir. Çünkü sözü edilen gruplar doğru bir yaşantı sürmeleri sebebiyle kurtuluşa erenlerdir. Şunu da ifade edelim ki, kendilerine nimet verilenler, Allah (c.c)’ın gazabına uğramaktan ve sapıklıktan emin olanlardır48. Görüldüğü gibi, Fâtiha suresinin son cümlesi ile bir önceki cümle arasında sıkı bir anlam ilişkisi vardır. Çünkü öncesinde olumlu, sonrasında ise olumsuz bir talep yer almıştır. Bu durumda mümin bir kul,

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّالّ۪ينَ
derken, bir taraftan meşrû olanı arzu ettiğini, diğer taraftan da meşrû olmayanı ötelediğini beyân etmiş olmaktadır.
Bazı İslam alimlerine göre ‘’gazaba uğrayanlar’’ Allah’ın (c.c) mesajından tam olarak haberdar olup, mahiyetini anlayan ama kabul etmeyenlerdir. Sapkınları ise ya hakikatin kendilerine hiç ulaşmadığını ya da hakikati kabul etmelerini güçleştirecek kadar değişmiş ve bozulmuş insanlar şeklinde tanımlamışlardır.

Burada tarihe bir atıf yapılarak yolun doğrusu ve eğrisi hakkında bir başka ölçüt ve delil daha verilmektedir. İslâm yalnızca Allah kitabında böyle buyurduğu için doğru yol değildir, aynı zamanda tarih boyunca ilâhî irşadı reddedenlerin tecrübeleri de doğru yolun İslâm olduğunu göstermektedir. Bu sebeple doğru yolu arayanlar ve üzerinde bulundukları yolun sağlamasını yapmak isteyenler, dönüp tarihe bakmak, gerçek mutluluğu bulanlarla sapanlar ve Allah’ın gazabına uğrayanların yol ve yöntemlerini incelemek durumundadırlar. Tarihte hem örnekler hem de ibretler vardır. Örnekler, peygamberlerin izlerinden giden fert ve ümmetlerde, ibretler ise onlara cephe alan ve Cenâb-ı Hakk’a meydan okuyanlarda görülmektedir. Bazı rivayetlerde sapanların “hıristiyanlar”, ilâhî gazaba uğrayanların da “yahudiler” olarak açıklanması, yalnızca zaman ve mekân itibariyle yakın birer örnek olmalarından dolayıdır.

Fâtiha’nın bu ayeti, bir duâ cümlesi olup surenin sonunda, “Rabb’imiz! Duâmızı kabul buyur” anlamında “âmin” denilmektedir. Allah Resûlü’nün (s.a.v) de Fâtiha’dan sonra âmin dediği ve ashâbına böyle demelerini emrettiği ifade edilmektedir. Konuyla ilgili başka hadisler meleklerin de bu duaya âmin dediklerini anlatır. Bu yüzden cemaatle namaz kılarken Fâtiha’nın sonunda mutlaka âmin denilmesi gereklidir.

 

5.2. Bakara Suresi 1-5. Ayetler ve Tefsiri

Bakara suresi Kur’an’da 2., nüzûl tarihi itibariyle 87. suredir. Adını 67-71. ayetlerde anlatılan bakara (sığır) olayından almaktadır. Abdullah b. Abbas’a göre büyük bir kısmı hicretin ilk iki yılında olmak üzere tamamı Medine’de indirilmiştir. Ayet sayısı 286’dır. Biz sadece ilk beş ayeti ele alacağız.

Rahmân ve Rahîm olan Allah ´ın (c.c) adıyla.
“Elif Lâm Mîm. Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a (c.c) karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah (c.c) yolunda harcarlar. Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar. İşte onlar Rablerinden (gelen) bir doğru yol üzeredirler ve kurtuluşa erenler de işte onlardır.”

الۤمۤ . 1
“Elif Lâm Mîm” Kur’an’daki 29 surenin başında yer alan bu tür harf kümelerine hurûf-i mukattaa denir. Bu harfler tekli, ikili, üçlü, dörtlü ve beşli bir kompozisyon oluşturmaktadırlar. Tamamı 14 farklı harf olup, Kur’an-ı Kerim’de 13 ayrı biçimde görünmektedir.

ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ. 2
Bu ayetteki el-kitap sözcüğü yazılı şey, yazı, mektup, mesaj, not, vesika ve akit gibi anlamlara gelir.55 Kur’an-ı Kerim’de 245 yerde zikredilen bu kelime ile yerine göre Kur’an, Tevrât ve Levh-i Mahfûz kastedilir. Ayrıca el-kitâb lafzı Kur’an’ın isimlerinden birisidir. Ayette Kur’an-ı Kerim kastedilmiştir. Bu ayetin içinde yer aldığı Bakara suresinin iniş tarihi göz önüne alınırsa Kur’an, o zaman henüz tamamlanmamıştır. Vahyi tamamlanmamış bir metin için de tabiî ki kitaptan söz edilemez. Hal böyle iken ona kitap denilmesinin sebebi ne olabilir? Zemahşerî bu soruya şu cevabı verir: ‘‘Allah Teâlâ söz konusu ayette, tamamını indirmeyi vaat ettiği bir Kur’an metninden söz ettiği için ona kitap ismini vermiştir. Şayet böyle olmasaydı, henüz vahyi tamamlanmamış bir metin için kitap ismini kullanmazdı.”

Şunu da belirtelim ki, ayetteki لا رَيْبَ ف۪يهِ ifadesi, hem söz konusu kitabın Allah (c.c)’tan geldiği hem de muttakiler için bir rehber ve klavuz olduğu hususundaki muhtemel şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Muttaki ise nefsini günaha götüren şeylerden koruyup Allah’ın (c.c) emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınan kimse demektir. Tanımda bahsedilen bu temel özellikleri taşıyanlar Kur’an’ı hayatında layıkıyla rehber edinen kimselerdir.

اَلَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُق۪يمُونَ الصَّلَةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ . 3
يُنْفِقُونَ
Bu ayette, üzerinde durulması gereken üç konu vardır. Biri gayb, diğerleri de namaz ve infaktır. Gaybın terim anlamı “ister fizik ister fizik ötesinde olsun zâhiri ve bâtınî duyuların alanı dışında kalan ve akıl yoluyla mahiyeti idrâk edilemeyen şey” anlamına gelir. Bu tanıma göre gaybın temel vasfı, duyular ve akılla ulaşılamaz oluşudur. Çünkü gayb başta fizik ötesi alanı ifade etmektedir. Bu alanda geçerli olan bilgi kaynağı da akıl ve duyular üstü bir niteliğe sahip olan vahiydir. İşte gayba inanmak akıl ve duyular ile kavranamayan vahye iman etmek, mümin olmak da bu özellikteki bir imana sahip olmak demektir.

Bu ayette üzerinde durulması gereken ikinci konu namazdır. Mekke’de hicretten bir buçuk yıl önce Miraç gecesinde beş vakit olarak düzenlenmiştir ve bütün Müslümanlara farzdır. Namazın farz olduğunu ifade eden Kur’an nassı, “...Şüphesiz namaz müminler üzerine vakitleri belirlenmiş kutsal bir yükümlülüktür.”  ayetidir. Allah Resûlü’nün (s.a.v) sünnetinde de namaz hem dinin direği olarak tanımlanmış hem de söz konusu ibadetin önemli bir unsuru olan secde, kulun Allah’a (c.c) en yakın olduğu hal olarak nitelendirilmiştir. Çünkü secdede itaat, boyun eğme ve teslimiyet gibi kulluğun en belirgin vasıfları vardır. Bu itibarla o, insanı Allah’a (c.c) yaklaştırmakta ve ona, huzurunda bulunduğu varlığın kudret ve yüceliğini hissettirmektedir. Yüce Allah (c.c) namaz sayesinde kudretini, azabını, rahmetini, insanın zihnine nakşederek onu her türlü fenalık ve kötülükten alıkoymaktadır. Bu husus, “Sana vahyedilen kitabı oku ve dosdoğru namaz kıl; çünkü dosdoğru kılınan namaz çirkin ve kötü işlerden alıkor.” ayetinde dile getirilmektedir. Bu da namazın manevi anlamda insanı temizlemesi demektir. Bununla birlikte namaz insanı bir taraftan şükretmeye, diğer taraftan da sabır ve mücadeleye alıştırmak suretiyle ruh sağlığı bakımından da büyük bir fonksiyon icra etmektedir. Namazın cemaatle kılındığı zaman da müminleri aynı safta toplaması sebebiyle kollektif şuuru pekiştirme gibi bir fonksiyonu söz konusudur.

Ayette uzerınde durulması gereken üçüncü konu ise infaktır. İnfak “nafaka verme, besleme, geçindirme, yedirip içirme, hak yolunda malını harcama, sarfetme” demektir. وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ ينُْفِقُونَ  denilerek harcanan malın tamamını değil bir kısmını ifade etmektedir.
Ayrıca ما infakın sadece mal ile değil ilimle, fikirle ve bedenen yapılan yardımlarla olabileceğine de işaret etmektedir. رَزَقْنَاهُمْ ifadesi de yapılacak infakın başkasının malından değil, insanın kendi malından olmasını zaruri kılmaktadır. يُنْفِقُون fiiline gelince o da verilecek malın ihtiyaç gidermek maksadına yönelik olması gerektiğini beyan etmektedir. Çünkü bu fiilde “ihtiyaçları karşılama” anlamı vardır. Buna göre infak, bazı müfessirlerin dediği gibi miktarı belli olan zekâtı değil, kişinin hem aile bireyleri, komşuları hem de akraba ve ihtiyaç sahipleri için yaptığı tüm harcamaları içine almaktadır.

 

وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ . 4
وَبِالْٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ

Bu ayette إüce Allah hem Allah Resûlü’ne (s.a.v) hem de ondan önceki peygamberlere imanı şart koşmuştur. Çünkü peygamberler İslam binasının mimarlarıdır. Bu yüzden her peygamber gönderildiği dönemin şartlarıyla ilgili bazı esasları getirmiş, böylece İslâm binası son elçi Hz. Peygamber’le birlikte en mükemmel yapısına kavuşmuştur.

Peygamberlere iman şart olduğu gibi ahirete de şeksiz şüphesiz iman etme gereklidir. Çünkü ahirete imân, bir mükâfaat ve ceza gününün varlığını kabul etmek, herkesin bu dünyada yapıp ettiklerinden dolayı Allah’ın (c.c) huzurunda sorguya çekileceğine inanmak demektir. Böylesi bir iman duygusu da tabiatıyla insanı, yaptığı işlerde hukuki ve ahlaki bakımdan bir takım yaptırımlara zorlamaktadır.

Ahiret inancı ayrıca adaletin, doğruluğun, dürüstlüğün iyilik ve güzelliğini; zulmün, haksızlığın ve her türlü kötülüğün de çirkinliğini, fertlerin gönüllerine yerleştirerek insanlar arasındaki ilişkileri olumlu şekilde geliştirdiği gibi, milletler ve toplumlar arasındaki bağların sağlam bir hale gelmesini de temin etmektedir.

Şu da bir gerçek ki, insan hangi seviyede bir hayat yaşarsa yaşasın, mutlaka bir takım zorluklarla, sıkıntılarla, acılarla, ızdıraplarla karşı karşıyadır. İşte ahirete iman kişilere, hayatın bütün bu olumsuzluklarına karşı ümit ve yaşama azmi vererek acılarını hafifletmekte ve zor durumlara katlanmalarını temin etmektedir. Aksi takdirde hayatın bu zor yüküne insanın tahammül etmesi mümkün değildir.

اُولٰٓئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَاُولٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ . 5
Bu ayet de hidayete mazhar olup kurtuluşa ereceklerin, ancak muttakiler olduğunu bize haber vermektedir. Bir başka ifade ile Kur’an’ın rehberliğinde hidayete erenler; gayba inanan, namazı dosdoğru kılan, infakta bulunan, hem Hz. Peygamber’e hem de ondan önceki elçilere indirilenlere ve ahirete kesin iman edenlerdir. İşte kurtuluşa erecekler de sadece onlardır.

5.3. Alak Suresi 1-5. Ayetler ve Tefsiri

Kalem suresinden önce Mekke’de inmiştir. Baştaki beş ayetin Hz. Peygamber’e ilk indirilen ayetler olduğu için bu sure ilk inen sure olarak nitelendirilir. Sure adını ikinci ayetteki alak kelimesinden alır. Ayrıca ‘‘İkra’’ ve ‘‘İkra Bismi Rabbike’’ isimleri de verilmiştir. Tamamı 19 ayettir.

Rahmân ve Rahîm olan Allah ´ın (c.c)adıyla

Yaratan Rabb’inin adıyla oku! O, insanı “alak” tan yarattı. Oku! Senin Rabb’in en cömert olandır. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.

1. Bu surenin ilk beş ayeti vahiy tarihinin ilk inen ayetleridir. Hz. Âişe şöyle anlatır: “ Allah’ın (c.c) elçisi Hira mağarasında bulunduğu bir esnada vahiy meleği gelip ona, ‘Oku’, dedi, o da, ‘Ben okuma bilmem’, cevabını verdi. Resûlullah devamını şöyle anlattı: ‘O zaman melek beni tuttu, takatim kesilinceye kadar sıktı, sonra bırakıp tekrar: ‘Oku’, dedi. Ben de: ‘Okuma bilmem’, dedim. İkinci kez beni tuttu, takatim kesilinceye kadar sıktı ve bıraktı, yine bana: ‘Oku’, dedi. Ben de: ‘Okuma bilmem’, dedim. Yine beni tuttu, üçüncü defa sıktı ve bıraktı, sonra bana: ‘Yaratan Rabb’in adıyla oku, O insanı aşılanmış bir yumurtadan yarattı. O keremi sonsuz Rabb’in adıyla oku. O kalemle öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.’ dedi.

Surenin اِقْرَأْ “oku” emir formuyla başlamış olması ve bu emrin iki defa tekrar etmesi, okumanın insan hayatındaki önemini göstermektedir. Bu emrin ilk muhatabı Hz. Peygamber’dir, ancak mesajı onun şahsında bütün müslümanlara yöneliktir. Ayrıca Yüce Allah (c.c) ayette okunacak şeyin nesnesini de belirtmemiştir. Bu da O’nun, Kur’an-ı Kerim başta olmak üzere okunacak her şeyin okunmasını istediği anlamına gelelebilir. Ancak bu okuma بِاسْمِ رَِبّكَ ifadesine göre Allah Teâlâ’nın ismiyle başlamalıdır. Hz. Peygamber’in (s.a.v) de dediği gibi, “Besmele ile başlamayan hiçbir önemli iş başarıya ulaşamaz.”.

2. Ayete göre insan “yapışmak, asılmak, kan emen kurtçuk, değerli şey” anlamına gelen alaktan yaratılmıştır. Onun maddi diyebileceğimiz bu anlamları yanında, bir de “ilgi, sevgi, şefkat, aşk” gibi manevi anlam boyutu da vardır. Buna göre Yüce Allah’ın (c.c) insanı sevgi ve şefkat hamuruyla yoğurup yaratmasından, bunun sevgi sonucu gerçekleşmesinden söz edilebilir. O halde diyebiliriz ki, Allah’ın (c.c) insanı alaktan yaratması hem maddi hem de manevi boyutuyla gerçekleşmiştir.

3-5. ayetlerin ilkinde اِقْرَأْ v e اَلَْكْرَمُ sözcükleri üzerinde durmalıyız. Oku manası gelen اِقْرَأْ emir fiili surenin ilk ayetinde de vardır. Burada tekrar edilmesi, okuyup bir şeyler öğrenebilmenin ancak tekrarla mümkün olduğunu göstermek içindir. اَلَْكْرَمُ sözcüğü ise “kerimi nihayetsiz, cömertliği sınırsız olan” anlamındadır. Bu sıfatın bir yansıması olarak Yüce Allah (c.c) kullarına karşı son derece cömerttir, hiçbir şeyi onlardan esirgememiştir. Nitekim 4. ayette Yüce Yaratıcının insana kalemle yazı yazmayı öğretmesi yahut yazma kabiliyeti vermesi insana yönelik en büyük keremidir. Çünkü kalem, yazı yazmanın ve bilgiyi korumanın en önemli aracıdır. Bu yüzdendir ki Taberî, kalemi, Allah’ın (c.c) insanoğluna verdiği en büyük nimet olarak nitelendirmiştir. Ancak bu aracı kullanmayı bilmeden onu işlevsel hâle getirmek mümkün değildir. O halde öncelikle onu tanımak ve kullanmasını öğrenmek gerekmektedir. Öğrenmek de tabii ki bir ustanın yol göstermesiyle gerçekleşmektedir. Burada ele almış olduğumuz ayete göre o usta da Yüce Allah’tır. Yazı yazmak bir yetenek işidir ve bu yeteneği de Allah Teâlâ insana vermiştir. Dolayısıyla yazı sanatını öğrenmeye çalışan her insan, sadece kendi özünde var olan bu yeteneğin üzerini açmış olmaktadır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum