1. Ünite – İslam Tarihine Giriş ve Asr-ı Saadet Dönemi -2

Bedir Savaşı (624):

Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasındaki ilk savaştır. Bedir, Medine’nin 160 km kadar güneybatısında ve Kızıldeniz sahiline 30 km uzaklıktadır. Medine-Mekke yolunun Suriye kervan yoluyla birleştiği yerde bulunmaktadır. Hicretin 2. yılında müşrikler büyük bir kervanı Ebu Süfyan’ın yönetiminde Suriye’ye gönderdi. Peygamberimiz (s.a.v) bu durumu öğrendiğinde kervanı takip etmeye karar vererek yaklaşık üç yüz Müslüman’dan oluşan askerî birlikle hareket etti. Durumdan haberdar olan Ebu Süfyan Mekkelilerden yardım istedi ve güzergâhını değiştirerek Kızıldeniz sahili boyunca yol alarak Mekke’ye ulaştı.

Bu arada Mekkeli müşrikler, Ebu Süfyan’ın yardım isteği doğrultusunda bin kişilik gönüllü bir ordu ile kervanlarını kurtarmak üzere Medine’ye doğru hareket etmişti. Kısa süre sonra Ebu Süfyan, kervanın Müslümanların takibinden kurtulduğunu, güvende olduklarını ve ordunun gelmesine gerek kalmadığını haber verse de Ebu Cehil ve onun gibi düşünenler Müslümanlarla savaşma kararından vazgeçmediler. Çünkü Kureyşliler hazırladıkları ordunun büyüklüğünü ve gücünü göstermek ve bir daha böyle bir duruma düşmemek istiyorlardı.

Neticede savaşmakta kararlı olan müşrik ordusu Medine’ye doğru hareket ederek Medine yakınlarında Bedir’de konakladı. Müslümanlar da müşriklerden önce Bedir kuyularına ulaşmışlardı. Ancak iki ordu birbirinden habersizdi.

Savaş Arap âdeti gereğince, teke tek vuruşma (mübareze) şeklinde başladı. İleri çıkan üç müşrik, Müslüman üç savaşçı tarafından etkisiz hâle getirildi. Daha sonra iki taraf arasında meydan savaşı başladı. Müslümanlar çok iyi
çarpıştılar ve ikindiye doğru büyük bir zafer kazandılar. Savaş sonunda, Ebu Cehil’in de aralarında olduğu yetmiş civarında müşrik öldü ve bir o kadar müşrik de Müslümanlar tarafından esir alındı. Müslümanlardan ise on dört kişi şehit oldu.

Savaşta alınan esirler hakkında arkadaşlarıyla istişare eden Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Ebu Bekir’in görüşünü benimsedi. Buna göre esir müşrikler, fidye karşılığı serbest bırakılmış. Parası olmayan kişiler ise on Müslüman’a okuma-yazma öğretme karşılığında özgürlüklerine kavuşacakmışlardı.

Bu zafer, Müslümanların özgüveninin artmasını, güçlerinin ve etkilerinin Arap Yarımadası’nın dışına yayılmasını sağladı. Bedir zaferinin sonuçlarından biri de Uhut Savaşı’dır.

Mekkeliler mağlubiyet haberini öğrenince çok üzüldüler. Müşrikler savaşta ölen Ebu Cehil’in yerine Ebu Süfyan’ı başkanlığa getirerek bu savaşın intikamını alacaklarına yemin ettiler.

 

Uhut Savaşı (625):

Bedir Savaşı’ndan on üç ay sonra, Yahudilerden bir grubun da kışkırtması ile müşrikler üç bin kişilik bir orduyla Medine’ye doğru hareket etti. Bu durumu Hz. Muhammed’e (s.a.v), Mekke’de bulunan amcası Abbas bir mektupla bildirdi. Bunun üzerine Allah’ın Elçisi, sahabeleri toplayarak onlarla istişarede bulundu. Hz. Peygamber’in fikri, savunma savaşı yapmak yönündeydi. Fakat genç Müslümanlar ve Hz. Hamza hücuma dayalı bir savaş yapılmasını istediler. Bu görüşe uyan Peygamberimiz (s.a.v) Müslüman askerlerle birlikte Uhut Dağı’na doğru hareket etti. Müslümanların sayısı bin civarındaydı. Fakat münafıkların lideri Abdullah bin Ubey, Hz. Muhammed’in (s.a.v) gençlerin görüşüne uyduğunu bahane ederek kendisine bağlı birliklerle ordudan ayrıldı. Müslümanların sayısı böylece yedi yüze düştü.

Uhut, Medine’nin kuzeyinde olup Medine’ye yaklaşık bir saatlik mesafede bulunuyordu. 6 Ocak 625 tarihinde Hz. Muhammed (s.a.v) savaş stratejisi gereği arkasını Uhut’a vererek Medine’ye karşı saf tuttu.22 Hz. Peygamber (s.a.v), sancaktarlığa Mus’ab bin Umeyr’i, zırh kuşanan askerlerinin başına Zübeyr bin Avvam’ı, diğer askerlerin başına da Hz. Hamza’yı getirdi. Düşman birliklerinin cephenin gerisinden saldırmalarını önlemek için de Abdullah bin Cübeyr’i elli kişilik okçu birliğinin başında Ayneyn Geçidi’ne yerleştirdi. Bu geçidin stratejik olarak savaşın gidişatını değiştirebilecek özelliğe sahip olduğunu iyi bilen Hz. Peygamber (s.a.v), okçuları uyararak şunları söyledi: “Kuşların cesetlerimizi didikleyip parçalamaya başladığını görseniz bile, görev yerlerinizi terk etmeyin.”

Savaşın ilk bölümünde Müslümanlar müşriklere üstünlük sağladılar. Öyle ki Mekkeli müşrikler büyük bir bozguna uğrayarak kaçmaya başladı. Müslüman askerler onların geride bıraktıkları ganimetleri toplamaya koyuldu. Bu olayı gören okçu birliğinden bazı askerler de ganimet toplamaya yöneldi. Abdullah bin Cübeyr’in çabaları onların dağılmalarına engel olamadı. Okçuların yerlerini terk ettiklerini gören Mekkeli müşriklerden bir süvari birliği arkadan saldırdı. Abdullah bin Cübeyr ve on arkadaşı şehit oldu. Ayneyn Geçidi’ni geçen düşman birlikleri Müslümanları arkadan kuşattı. Kaçmakta olan müşrikler de geri dönerek saldırıya geçtiler. Bir anda üstünlük müşriklere geçmişti. Müslümanların büyük bir çoğunluğu şaşkınlığa düşerek kaçmaya başladı. Bunun üzerine Peygamberimiz de kuşatma altında kaldı. Hz. Muhammed’in (s.a.v) etrafında bulunan az sayıdaki Müslüman, onu düşman saldırılarından korumaya çalıştı. Peygamberimiz yaralandı. Bir süre sonra dağılan Müslümanlar geri dönerek müşriklere saldırdılar. Müslümanların toparlanması üzerine müşrikler yeni bir saldırıya cesaret edemeyerek geri çekildi. Savaş sonunda Müslümanlardan, Hz. Hamza’nın da dahil olduğu yaklaşık yetmiş kişi şehit oldu. Müşriklerden ise yirmi iki kişi öldü.

Müslümanlardan pek çok şehit ve yaralı olmasına rağmen hiç kimse teslim olmadı. Ayrıca müşrikler esir ve ganimet de elde edemediler. Dolayısıyla müşrikler tam bir zafer elde edemedi.

 

Hendek Savaşı (627):

Müşriklerden bir çok grubun katılması sebebiyle Hendek Savaşı’na Ahzab (Gruplar) Savaşı da denir.

Mekkeli müşrikler, Hayber’e yerleşen Yahudi ileri gelenlerinin kışkırtmasıyla birçok Arap kabilesinden oluşan on bin kişilik bir orduyla Medine’ye doğru hareket ettiler. Amaçları Müslümanları tamamen yok etmekti. Olayı öğrenen Hz. Peygamber (s.a.v), ashabıyla istişare etti. İstişare sonucu, Selman-ı Farisî’nin önerisiyle Medine’nin savunmasız kısımlarına geniş ve derin hendekler kazıldı. Üç bin kişilik Müslüman ordusu savaşmak için hendeğin önünde yerini aldı. Müşrikler Medine’ye yaklaştıklarında, piyade ve süvari askerlerinin karşıya geçmelerini engelleyen hendeği görünce çok şaşırdılar. Çünkü bu savaş taktiği eski İranlılara ait olup Araplarca bilinmiyordu. Müşriklerden karşıya geçmeye kalkışan birkaç kişi oldu. Fakat bunlar Müslüman savaşçılar tarafından etkisiz hâle getirildi.

Kuşatma esnasında Müslümanlarla ittifak hâlinde olan Kurayzaoğulları anlaşmayı bozarak Müslümanları zor durumda bıraktı. Çünkü bu durum, Müslümanların arkadan kuşatılması anlamına geliyordu. Hz. Muhammed (s.a.v), Kurayzaoğullarını anlaşmaya sadık olmaları konusunda uyardı. Fakat onlar görüşlerini değiştirmediler. Bu arada Eşca kabilesi lideri Nuaym bin Mesut gizlice Müslüman oldu. Peygamberimizden aldığı izinle Müşrik ve Yahudi liderlerle görüşen Nuaym, her iki grubun diğerine karşı ihanet düşüncesine sahip olduğunu liderlere söyledi. Bunun üzerine iki grubun arası açıldı. Kurayzaoğulları Müslümanlarla savaşma kararından döndü. Böylece Müslümanlar, içeriden gelebilecek büyük bir tehlikeyi önledi.

Kurayzaoğulları, Hz. Peygamberden kendilerine hakem olacak birini istediler. O’da sahabeden istedikleri kişiyi tercih edebileceklerini kendilerine bildirdi. Onlarda Ensar’dan Sa’d bin Muaz’ı tercih ettiler. Çünkü Sa’d bin Muaz onların tanıdıkları bir isimdi. Sa’d bin Muaz, işledikleri suçun niteliğine göre onların hukukuna göre bir karar verdi. Bülûğ çağına eren erkeklerin boyunlarının vurulmasına, malların Müslümanlar arasında taksim edilmesine, çocuklarla kadınların ise esir alınmasına hükmetti. Bu hüküm uygulandı. Bu arada bir Müslümanın ölümüne sebep olan bir kadında boynu vurularak cezalandırıldı. Geri kalan topluluklar ise Medineden sürgün edildi.

Düşman ordusu kısa süreli bir savaş planı yapmıştı. Savaş uzadığından yiyecek stokları tükendi. Ayrıca mevsim kış olduğu için savaş ortamı gittikçe zorlaşıyordu. Savaştan kesin bir sonuç alınamayacağını anlayan Ebu Süfyan, Mekke’ye dönme kararı verdi. Yirmi üç gün süren savaşta Müslümanlardan altı kişi şehit oldu. Müşriklerden ise üç kişi öldü. Hendek Savaşı ile birlikte Mekkeli müşrikler Müslümanların gücünü kabullenmek zorunda kaldı ve bir daha Müslümanlara saldıramadılar.

 

Hudeybiye Barış Antlaşması (628):

Hz. Muhammed (s.a.v) ve arkadaşları, hicretin altıncı yılı, zilkade ayının başında umre yapmak niyetiyle Mekke’ye doğru yola çıktı. Sayıları bin beş yüz kadardı. Yanlarına sadece kılıçlarını ve kurbanlık hayvanlarını aldılar. Mekke yakınlarında bulunan Hudeybiye denilen yere vardıklarında, orada konakladılar. Hz. Peygamber (s.a.v), Kâbe’yi ziyaret ettikten sonra döneceklerini müşriklere bildirmesi için Hz. Osman’ı elçi olarak gönderdi. Hz. Osman müşriklere niyetlerini açıkladı. Fakat müşrikler onu kısa bir süre alıkoydular. Bu sebeple Hz. Osman’ın dönüşü gecikti. Hatta öldürüldüğüne dair haberler yayıldı. Bunun üzerine Peygamberimiz arkadaşlarından biat (söz) aldı. Buna göre şayet Hz. Osman dönmezse Müslümanlar kanlarının son damlasına kadar savaşacaktı. İki taraf arasında, olası bir savaşı önlemek için görüşmeler yapıldı. Sonunda müşrikler Süheyl bin Amr başkanlığında bir heyeti Hudeybiye’ye gönderdi. Burada bu heyet ile Peygamberimiz arasında anlaşma yapıldı.

Anlaşma maddeleri Müslümanların aleyhine gibi görünüyordu. Bu nedenle sahabeler bu durumdan rahatsız oldular. Fakat zamanla ortaya çıkan sonuçlar Peygamberimizin siyasi ve askerî yönden ne kadar ileri görüşlü olduğunu ortaya koydu. Anlaşmayla müşrikler resmen Müslümanların varlığını kabul ettiler. Barış ortamı doğuran bu anlaşma İslam’ın Arap kabilelerinin arasında yayılmasına sebep oldu. Kaynaklar bu anlaşma ile Mekke’nin Fethi arasında Müslüman olanların sayısının, o güne kadar Müslüman olanların sayısından daha fazla olduğunu belirtmektedir.

Peygamberimiz (s.a.v) bu barış ortamında komşu devlet başkanlarına İslam’a davet mektupları gönderdi. Müşriklerden Müslüman olanlar anlaşma gereğince Medine’ye gelemediler. Bunlar Mekkelilerin ticaret kervanlarının geçtiği mevkilerde toplanarak güç sahibi olmaya başladılar. Zamanla Mekkeli tüccarlar bu insanlardan rahatsız oldular. Bunun üzerine Mekkeli müşriklerin teklifi ile “Mekke’de Müslüman olup Medine’ye sığınanlar geri verilecek.” şeklindeki anlaşma maddesi kaldırıldı. Bu anlaşma maddesinin kaldırılmasına, Ebu Cendel ve Ebu Bâsir isminde iki Müslüman sebep olmuştur. Bunlar, Mekke’den Medine’ye Müslüman olarak hicret etmişlerdi. Ancak anlaşma gereği, Hz. Peygamber onları Mekkelilere geri vermek zorunda kaldı. Bu iki Müslüman, Mekke’ye götürülürken bir yolunu bulup, Mekkelilerin ellerinden kaçıp kurtuldular. Medine’ye dönmediler. Mekkelilerin, Suriye ticaret yolu üzerinde bulunan “İs” denilen bir yere yerleştiler. Aynı madde hükümlerine tabi kendileri gibi, Mekke’den hicret eden diğer Müslümanlarda, Medine’ye gitmeyip bunların yanlarına yerleştiler. Zamanla sayıları arttı. Bir müddet sonra da, Mekke ticaret kervanlarını rahatsız etmeye başladılar. Bundan bizar olan Mekkeliler, bu maddenin kaldırılmasını, Hz. Peygamberden talep ettiler. Böylece bu madde de, ilga edilmiş oldu.

 

Mekke’nin Fethi (630):

Hz. Muhammed (s.a.v), Hudeybiye Antlaşması’nın çiğnenmesi sebebiyle Mekke’yi fethetmeye karar verdi. Bu anlaşmaya göre Huzaalılar, Hz. Peygamber ile Ben-i Bekir kabilesi de, Mekkelilerle müttefik olmuştu. Her iki kabilenin arasında öncelere dayanan kan davası var idi. Ben-i Bekir kabilesi, Mekkelilerden bazılarının da desteğini alarak, Huzaa kabilesi üzerine bir gece baskını düzenledi. Birçok insanı katledip, kan döktüler. Ve böylece Hudeybiye’de yapılan anlaşmayı ihlal ettiler.

Hz. Peygamber yapılan bu işin yanlış olduğunu Mekkelilere bildirdi. Öldürülen insanların, diyetlerinin ödenmesini istedi. Ancak Mekkeliler buna yanaşmadı. Bunun bir suç olduğunu kabul eden Hz. Peygamber, artık Mekke’nin fethedilmesi ile bu yanlışa son verilmesinin vaktinin geldiğini düşünerek, gerekli tüm hazırlıkları yapmaya başladı. Hazırlıklar tamamlanmış ve gerekli önlemler alınmıştı. Müslümanlar, çevredeki Arap kabilelerinin de katılımıyla 1 Ocak 630 yılında on bin kişilik bir orduyla Medine’den yola çıktı. Mekke yakınlarına geldiklerinde bir vadide konakladılar. Gece olduğunda Hz. Peygamberin emriyle Müslümanların tümü ateş yaktılar. Bu ateşi gören Müşrikler telaşlandılar. Durumu öğrenmek isteyen Ebu Süfyan ateşlerin yakıldığı bölgeye geldi. Burada Hz. Abbas ile karşılaştı. Hz. Abbas onu Allah resulünün çadırına götürdü. Ebu Süfyan Hz. Peygamberin telkinleri sonunda İslam’ı kabul etti. Böylece Müslümanların gücünü gören Kureyşlilerin lideri Ebu Süfyan onlara karşı konulamayacağı sonucuna vardı.

Müslüman ordusu dört koldan Mekke’ye girdi. Peygamberimiz (s.a.v), zorunlu olmadıkça kan dökülmemesini emretti. Hz. Muhammed (s.a.v), Kâbe’ye ve Ebu Süfyan’ın evine sığınanlar ile evlerinden dışarı çıkmayanların güvende olduğunu duyurarak Mekke’de genel af ilan etti.

Mekke’nin Fethi’nden sonra Arap kabilelerinin çoğu Müslümanların siyasi otoritesini kabul etti. Hatta bazı kabileler topluca Peygamberimize gelerek Müslüman oldular.

 

Huneyn ve Evtas savaşları ve Taif Kuşatması (630):

Mekke’nin fethedilmesiyle Müslümanlar Arap Yarımadası’nın en büyük gücü oldu. Bu durumu kabullenemeyen Taif çevresinde oturan Hevazin kabilesiyle Sakif kabilesi birleşerek yaklaşık yirmi bin kişilik bir ordu oluşturdular.

Olaydan haberdar olan Peygamberimiz (s.a.v) on iki bin kişilik bir orduyla Huneyn Vadisi’ne doğru hareket etti. Bu esnada düşman güçleri ise Huneyn’deki vadinin yamaçlarında pusu kurmuştu. Müslümanlar, sabahın erken saatlerinde, düşmanın buradaki varlığından habersiz olarak ilerliyordu. Düşman askerleri, bulundukları yerden ansızın ok atışına başladı. Diğer taraftan, yamacın üst tarafında olan düşmanlar Müslümanların üzerine büyük taşlar yuvarladı. Bir anda neye uğradıklarını anlayamayan Müslüman askerler kaçmaya başladı.

Bir müddet sonra Müslümanlar toparlanarak düşmana hücum etti. Savaşta üstünlük Müslümanların tarafına geçti. Düşman askerleri bir süre sonra hezimete uğradı. Bunların bir kısmı Taif’e giderken bir kısmı da tekrar savaşmak için Evtas’ta toplandı.

Peygamberimiz bir birliği Evtas’a gönderdi. Kendisi de diğer askerlerle Taif’e yöneldi. Evtas’ta bulunan düşman yenilgiye uğradı. Fakat Taif Kuşatması uzadı. Çünkü Taifliler şehrin surlarını muhkem hâle getirmişlerdi ve kendilerine uzun süre yetecek yiyecekleri vardı. Kısa zamanda bir sonuç alamayacağını anlayan Peygamberimiz (s.a.v) haram ayların da yaklaşması sebebiyle kuşatmayı kaldırdı. Bu kuşatma sırasında Müslümanlardan on dört kişi şehit oldu. Müslümanlar ele geçirdikleri esirleri serbest bırakıp mallarını kendilerine geri verdiler. Bunun üzerine Hevazin Kabilesi başkanı Malik bin Avf, kabilesi ile beraber Müslüman oldu. Bu savaş sonunda Arap Yarımadası’nda Müslümanların önünde bulunan son engel de ortadan kalktı. İslam’ın yayılması daha da hızlandı.

 

Yahudi ve Hristiyanlarla İlişkiler

Medine’ye hicret esnasında şehrin yarıya yakın nüfusu Yahudi’ydi. Bunlar, Kaynukaoğulları, Nadiroğulları ve Kurayzaoğulları olmak üzere üç kabileden meydana geliyordu. Ayrıca Medine’ye 170 km. mesafede bulunan Hayber ve civarında, Fedekte, Vadiü’l-kurada başkaca Yahudi kabilleri de yaşamaktaydı. Peygamberimiz Medine Sözleşmesi’yle onları Medine toplumunun bir parçası sayarak onların din ve kültürlerini rahatça yaşayabilmelerine imkân tanıdı. Abdullah bin Selam gibi bazı Yahudiler Müslüman oldu. Fakat onların çoğunluğu Müslüman olmadı. Peygamberimiz, Yahudilere karşı her zaman adaletli bir şekilde hoşgörüyle davrandı. Buna karşılık Müslümanlar bu hoşgörü ve iyi niyetin karşılığını göremediler. Yahudiler kendi ırklarından bir peygamberin gönderilmesini bekliyorlardı. Bu nedenle Peygamberimizi kabul etmediler.

Hazreçlilerin müttefiki olan Kaynukaoğulları, Müslümanlarla aralarında bulunan anlaşmayı bozan ilk Yahudi kabilesidir. Bir gün Müslüman bir kadının Yahudi bir kuyumcuda taciz edilmesiyle iki grup arasında kavga çıktı. Peygamberimiz (s.a.v) Kaynukaoğullarını yaptıkları anlaşmaya uymaya çağırdı. Onlar ise kendilerinin iyi savaşçılar olduklarını iddia ederek Müslümanlara meydan okudular. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) 624 yılında Kaynukaoğullarını kuşatma altına aldı. Müslümanlara karşı koyamayacaklarını anlayan Kaynukaoğulları teslim oldular. Mallarını ve silahlarını bırakarak Suriye tarafına göç ettiler.

Müslümanlarla yapılan antlaşmayı bozan ikinci Yahudi kabilesi Nadiroğullarıdır. Medine Antaşması’na aykırı olarak müşriklerle ittifak kurup ve müşrikleri devamlı Müslümanlara karşı kışkırtan kabile Peygamberimize de suikast düzenledi. Bu sebeple Peygamberimiz Nadiroğulları üzerine yürüdü. Müslümanlara karşı fazla dayanamayan Nadiroğulları teslim oldular. Yanlarına taşınır malları almalarına izin verilen bu kabile bireyleri, Hayber ve Suriye taraflarına gittiler.

Medine’deki Yahudilerden Müslümanlara karşı anlaşmalarını en son bozan Kurayzaoğulları’ydı. Bu kabile, Müslümanlar Hendek’te müşriklerle savaşırken gizlice müşriklerle İttifak kurup Müslümanları arkadan vurmaya çalışmıştı. Bu davranış bir savaş suçuydu ve karşılıksız kalamazdı. Hz. Muhammed (s.a.v), müşriklerin Mekke’ye dönüşlerinin ardından Kureyzaoğulları üzerine yürüdü. Bir müddet sonra Yahudiler teslim olarak eski müttefikleri Sa’d bin Muaz’ı aralarında hüküm vermesi için hakem seçti. Sa’d da anlaşmayı ihlal eden kimselere Tevrat’ın hükmünü uyguladı. Tevrat’ta vatana ihanet edenlerin cezası olarak eli silah tutan erkeklerin idam edilmesi, kadın ve çocukların ise esir edilmesi, malların da ganimet sayılması hükmü yer almaktaydı

Kurayzaoğullarıyla yapılan savaştan sonra Yahudi tehdidi azaldı. Fakat Hayber’de bulunan Yahudiler, Müslümanlara karşı düşmanca bir tutum sergiliyordu. Nadiroğulları ve Kaynukaoğulları Yahudilerinden pek çoğu Medine’den uzaklaştırıldığında Hayber’e sığınmıştı. Irak ve Suriye’den Medine’ye ulaşan ticaret yolu Hayber’den geçiyordu. Dolayısıyla Müslümanların ticaret yolu tehlikedeydi. Hayber’de bulunan Yahudiler, Gatafan kabilesini de yanlarına alarak Müslümanlara karşı savaş hazırlığına başladılar. Peygamberimizin barış çağrısına olumsuz cevap verdiler. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) Hayber’i kuşattı. Uzun bir kuşatma sonucunda Yahudiler teslim oldular.

Savaş sonunda, toprak ürünlerinin yarısını Müslümanlara vermek şartıyla Yahudilerin orada kalmalarına izin verildi. Hayber’in Fethi’yle birlikte Yahudilerin Hicaz bölgesinde siyasi bir güç olmaları sona erdi.

İslam’ın doğduğu yıllarda Arap Yarımadası’na komşu olan Hristiyan ülkelerden Habeşistan’la güzel ilişkiler kuruldu. Fakat hicretin altıncı yılından itibaren Bizans ve ona bağlı olan Gassaniler ile ilişkiler bozuldu. Hz. Muhammed’in (s.a.v) Busra’ya gönderdiği elçi, Busra valisi tarafından şehit edildi. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v) 629 yılında, Lut Gölü’nün güneyinde bulunan Mute’ye
Zeyd bin Harise komutasında bir ordu gönderdi. Müslümanlar kendilerinden kat kat fazla olan bir orduyla savaşmaya başladı. Savaş sırasında Zeyd bin Harise’nin şehit olmasıyla komutayı Cafer bin Ebi Talip aldı. Kısa bir müddet sonra onun da şehit olmasıyla komuta Abdullah bin Revaha’ya geçti. O da şehit oldu. Nihayet ordu, dördüncü komutan olan Halit bin Velid’in ustaca taktikleriyle ağır kayıplar vermeden Medine’ye döndü.

Hz. Muhammed (s.a.v), 630 yılında Gassanilerin Müslümanlarla savaşmak için bir ordu hazırladığını öğrendi. Bunun üzerine bir ordu hazırlayarak Tebük Seferi’ni düzenledi. Ancak oraya ulaştıklarında haberin asılsız olduğu ortaya çıktı.

5.3. Medine İslam Devleti’nin Diplomatik İlişkileri ve İslam’ın Yayılma Süreci

Hz. Peygamber (s.a.v), Hudeybiye Antlaşması maddeleri içinde yer alan Mekkeliler ve Müslümanlar on yıl birbirlerine savaş yapmayacak maddesine dayanarak İslam’ın yayılması için diplomatik ilişkilere hız verdi. Bizans ve Sâsani imparatorluklarının yöneticilerine İslam’a davet mektupları gönderdi. Diplomatik teamüllere uygun olarak mektupları kaleme aldırdı. Devlet başkanı sıfatı ile yaptırmış olduğu mühür ile onları mühürleyerek resmiyet kazandırdı. Zira mektup gönderilen krallar, emirler ve kabile başkanları bu diplomasi geleneğine önem veren kültürlerden gelmekteydi.

Necran heyeti bir ikindi vakti Medine’ye gelerek Mescid-i Nebevî’ye girdiler. Hz. Peygamber (s.a.v) ashabı ile henüz
ikindi namazını kılmıştı. Bu sırada ibadet vakitleri gelen Hristiyanlar doğuya yönelerek ibadet etmeye hazırlandılar.
Bazı sahabiler bunlara engel olmak istediler. Fakat Hz. Peygamber (s.a.v) onların serbest bırakılmasını ve ibadetlerini
yerine getirmelerine müsade edilmesini emretti. Necran heyeti adına konuşan Ebû Hârise ile Abdulmesîh’i İslam’a
davet etti. Onlar “Biz senden önce Müslüman olduk.” diye cevap verdiler. Hz. Peygamber “Yalan söylüyorsunuz. Sizi
İslamiyeti kabulden üç şey, domuz eti yemeniz, haça tapmanız ve Tanrı’nın oğlu bulunduğuna inanmanız
alıkoymaktadır.” şeklinde karşılık verdi. Necranlılar “O halde İsa’nın babası kim?” diye sordular.
Hz. Peygamber (s.a.v) bu soruya vahyi beklemek niyetiyle cevap vermeyip sustu. Bu arada Hz. İsa’nın şahsiyeti ve
Hristiyanlık hakkında bilgilerin yer aldığı Âl-i İmran suresi’nin başından itibaren seksenden fazla ayet nazil oldu. Hz. İsa
hakkındaki soruya bu surenin 59. ayetinde Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelişine, Hz. Âdem’in yaratılışı örnek gösterilerek
cevap verilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v) Âl-i İmrân suresinin 59-61. ayetlerini Necran heyeti mensuplarına okuduktan
sonra onları mübaheleye (karşılıklı lanetleşmeye) davet ederek “Eğer size söylediklerimi inkâr ederseniz,
geliniz sizinle mübahele edeceğim.” dedi. Mübahele dinî bir konunun karşılıklı konuşmak suretiyle halledilmesi
imkânsız hale gelince, meseleyi çözümlemek için her iki tarafın haksız olanın Allah’ın lanetine uğraması için Allah’a
dua ve niyazda bulunmalarıdır. Mübâhele ayetinin meali şöyledir: “Artık sana bu ilim geldikten sonra kim seninle
onun hakkında münakaşa etmeye kalkarsa de ki: “Geliniz oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı,
kendimizi ve kendinizi çağıralım sonra can-u gönülden ibtihal ile dua edelim. Allah’ın lanetini
yalancıların boynuna geçirelim.” (Al-i İmran suresi, 63. Ayeti)
İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.255
Yukarıdaki metinde verilen olayı Hz. Peygamber ve Hristiyanların ilişkileri açısından yorumlayınız.

 

Bizans ve Sasanî imparatorlarının dışında, mektup gönderilen yöneticiler aslında her iki devlete bağlı, ya emirlik ya da valilik konumunda idiler. Böylelikle bir belgenin resmî evrak hükmünü kazanması ve dikkate alınmasını biliyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v) diplomasideki bu hassas noktayı dikkate almıştır. Ayrıca diplomaside temsil yeteneğine sahip, insanların elçi olarak görevlendirilmesi de önemliydi. Hz. Peygamber (s.a.v) bu hususa da önem verdi. Görev verdiği elçileri gönderdiği ülkelerin dilini bilen, diplomasi nezaketlerine uyan, güzel giyinen, fiziki yapısı düzgün, ikna edici konuşma yeteneğine sahip ve gittiği ülkeleri tanıyan insanlardan seçmiştir. Çünkü bu elçilerin esas görevi İslam’ın tanıtılması ve yayılmasına aracılık etmekti. Gittikleri ülkelerde sergileyecek oldukları davranış, İslam dininin güzelliklerini anlamış ve onu en güzel yaşayan insanların tutumu olmalıydı.

Hz. Peygamber’in dış ilişkilerde ve diplomaside uyguladığı bu siyaset, kısa zaman sonra olumlu sonuçlar verdi. Kendisine elçiler gelmeye başladı. Gelen elçiler, ya İslam dinini kabul ettiklerini bildirmek veya İslam devleti hâkimiyeti altında vergi vermek suretiyle yaşayacaklarını beyan ediyorlardı. Özellikle Arap Yarımadası’nda yaşayan birçok kabile, emirlik, etnik gruplar ve din mensupları bu kategori içinde yer almışladır. Örneğin Necran Hristiyanları kendi dinlerinde kalma karşılığında yılda iki bin kat elbise vermek suretiyle İslam Devleti altında kalmaya dair bir antlaşma imzalamışlardır.

Hudeybiye Antlaşması’nın ortaya çıkardığı olumlu ortam, İslam dininin hızla yayılmasını sağladı.

Hz. Muhammed (s.a.v), Mekke Dönemi’nde olduğu gibi Medine Dönemi’nde de insanlara İslam’ı tebliğ etmeye devam etti. Bu manada Hudeybiye Barış Antlaşması’nın, İslam’ın tebliğ ve yayılma sürecindeki yeri önemlidir. Müslüman olanların sayısı oldukça arttı. Bu süreçte Allah’ın Elçisi başka ülkelerdeki insanlara da İslam’ı ulaştırmak istedi. Bu amaç doğrultusunda Bizans, Habeşistan ve İran hükümdarlarına, İskenderiye valisine, Gassan kralına, Yemame hâkimine İslam’ı tebliğ eden mektuplar gönderdi. Ayrıca Arabistan’ın kuzey ve güneyinde bulunan kabile reislerine ve etkili kişilere de mektuplar gönderildi.

Mekke’nin Fethi’nden sonra Arabistan’ın çeşitli bölgelerinden Hz. Peygambere heyetler gelmeye başladı. Daha önce Taif Kuşatması’nda Hz. Muhammed’e (s.a.v) karşı koyan Taifliler, hicretin dokuzuncu yılında Hz. Peygambere bir heyet göndererek İslam’ı kabul ettiklerini bildireceklerdir.

Taif’in dışında pek çok kabile Hz. Peygambere imize geldi. Bunlardan bazıları Beni Temim, Beni Zeyd, Beni Amir, Beni Sa’d ve Beni Tay kabileleridir. Bu heyetlerin büyük bir bölümü, “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de insanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit.” (Nasr suresi, 1-2) ayetinde de ifade edildiği gibi Müslüman olduklarını belirtmek için gelmişlerdi. Bunlardan bir kısmı Hz. Peygambere İslam’la ilgili sorular soruyor, bir kısmı da ondan kendilerine dini öğretmeleri için öğretmenler göndermesini istiyorlardı. Bazı kabileler Müslüman olmamakla birlikte vergi vermek suretiyle İslam’ın hâkimiyetini kabul ettiklerini ifade ediyorlardı. Peygamber Efendimiz (s.a.v), gelen heyetlere sahip oldukları yanlış inançlarla ilgili bilgi veriyordu. Bunun yanında İslam’ın inanç ve ibadetleriyle ilgili açıklamalarda bulunuyor, onlara dini öğretecek öğretmenler gönderiyordu. Ayrıca kabile reislerine verdikleri söze sadık kalmak, komşulara iyilik yapmak ve emanete riayet etmek gibi ahlâki davranışları yerine getirmelerini de öğütlüyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından çok iyi karşılanan ve kendilerine hediyeler verilen bu heyetler geri döndüklerinde kabilelerine İslam’ı anlattılar. Pek çok insan onların gayretiyle Müslüman olmuştur.

 

6. VEDA HACCI VE VEDA HUTBESİ

Hicretin 10. yılı zilkade ayında hac için hazırlanmaya başladı. Arkadaşlarının da hazırlanmalarını istedi. Bunun üzerine sahabe hazırlıklara başladı. Bu durumu haber alan Medine civarındaki Müslümanlar da Medine’ye gelmeye başladılar. Hac hazırlıkları tamamlandığında zilkade ayının sonlarına doğru Hz. Peygamber arkadaşları ile beraber Medine’den hareket etti. Peygamberimiz bütün ailesini ve kızı Fatıma’yı da yanına almıştı. Mikat mahalli olan Zü’l-Huleyfe mevkiine geldiklerinde Müslümanlar ihramlarını giydiler. Telbiye getirerek Mekke yoluna koyuldular. On günlük bir yolculuktan sonra nihayet kuşluk vakti Mekke’ye vardılar. Peygamberimiz (s.a.v) ve arkadaşları Kâbe’yi tavaf etti. Daha sonra Peygamberimiz (s.a.v) Safa ile Merve arasında sa’y yaptı.

Hz. Peygamber (s.a.v) Mekke’de birkaç gün kaldıktan sonra Mina’ya gitti. Öğle ve ikindi namazlarını orada kıldı. Sabah olunca Arafat’a gitti ve orada vakfe yaptı. Hz. Peygamber (s.a.v) arkadaşlarından buraya çadır kurmalarını istedi. Bir müddet bu çadırda konakladı. Daha sonra çadırından çıkarak Arafat Vadisi’nin ortasına geldi. Burada meşhur hutbesini okudu. Hz. Peygamber (s.a.v) çadırının bulunduğu yere tekrar geldi. O sırada tebliğ vazifesinin tamamlandığını belirten şu ayetler nazil oldu:“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı seçtim…” (Maide suresi, 3. ayet) Hz. Ebu Bekir inen bu ayeti duyunca Hz. Peygamber’in vefatının yakın olduğunu hissetmiş ve ağlamıştı. Peygamberimiz (s.a.v) hac görevini yerine getirdikten sonra Mekke’den ayrıldı.

VEDA HUTBESİ
“Hamd ve şükür Allah’a mahsustur; biz o’na hamdeder, o’ndan yardım talep eder, affımızı
ondan diler ve ona yöneliriz. Nefislerimizin şerlerinden, hareket ve fiillerimizin kötülüklerinden
Allah’a sığınırız. Allah kimi doğru yola iletirse o kimse için sapıklık olamaz; kimi sapıklığa sevk
ederse o kimse için doğru yola sevk eden kalmamıştır: Allah’tan başka ilah olmadığına, onun Tekliğine
ve bir denginin bulunmadığına şehadet ederim. Yine şehadet ederim ki Muhammed o’nun kulu
ve elçisidir.
Ey Allah’ın kulları! Sizlere Allah’tan korkup çekinmenizi tavsiye ve sizi O’na itaatte bulunmaya
teşvik ederim. Bu suretle en iyi ve hayırlı olan bir şey ile sözlerime başlamak istiyorum:
O halde ey insanlar! Size açıkladığım şeyleri dinleyin! Zira bilmiyorum, bu yıldan sonra
bulunduğum bu yerde belki de sizlerle tekrar buluşamayacağım.
Ey insanlar! Kanlarınız (hayatınız), mallarınız, haysiyet ve şerefleriniz; Rabbinizle buluşacağınız
güne kadar, bu yerde (Mekke), bu ayda (Zilhicce), bu günün mukaddes olması gibi mukaddes
ve mükerremdir. Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım sen şahit ol!
Emanet olarak eli altında bir şey bulunduran kimse, onu kendisine emanet etmiş olan şahsa
iade etmelidir.
Gerçekten (artık) Câhiliyye Devrinde, mevcut ribâ kaldırılmıştır; şu kadarı var ki (borç
olarak verdiğiniz) sermayeleriniz sizindir; (bu suretle) ne zulmedecek ve ne de zulm edileceksiniz.
Allah (bundan böyle) ribâ’nın olmayacağına hükmetti. Kaldırdığım ilk ribâ, amcam Abbas b.
Abdülmuttalib’in Ribâsıdır;
Câhiliyye Dönemi kan davaları kaldırılmıştır; (kaldırdığım ilk kan davası (yeğenim) Âmir b.
Rebîa b. Hâris b. Abdülmuttalib’in kan davasıdır.
Câhiliyye Dönemi’nin (Mekke şehri ile ilgili) hükümet vazifeleri kaldırılmıştır. Kâ’be Muhafızlığı
(sidâne) ve hacıların su işleri (sikâye) vazifesi bundan müstesnadır,
Kasden adam öldürme kısas ile cezalandırılır: Taş ve sopa ile öldürme gibi, şüpheli kasıt
hallerinde yüz deve (kan diyeti)’dir. Daha fazlasını isteyen kimse, Câhiliyye Devri insanlarındandır.
Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?.. Ey Allah’ım sen şahid ol!
O halde ey insanlar! Gerçekten şeytan, sizin bu ülkenizde kendisine tapılmaktan ümidini
kesmiş bulunuyor. Fakat o, bunun dışındaki iş ve hareketlerinizden ehemmiyetsiz saydıklarınızda,
kendisine tâbi olunmaktan hoşnut olacaktır.
Ey insanlar! “Nesî” usûlünü (yani Haram Aylar’dan olan mukaddes aylara bunun dışından bir
ay ilavesi usûlünü) tatbik etmek küfürde aşın gitmektir; kâfirler bununla sapıtmışlardır. Onlar bu bir
aylık (zamanı) bir sene kutsiyetsiz (yani Haram Aylar dışı, alelâde bir ay), diğer bir sene de haram
(yani, Haram Aylara dahil, mukaddes bir ay) sayarlar, gayeleri, Allah’ın Haram Aylar’dan saydığı (ayları)
birbiri arkasına akışını görünüşte muhafaza etmek ve Allah’ın Haram Aylar dışı saydığı ayların
bunun içinde (yani mukaddes) gibi göstermektir.

Bu suretle onlar, Allah’ın helal ettiği şeyi haram hale getirmiş oluyorlar. Şimdi zaman (yani
takvim); Allah’ın yeri ve semâvâtı yarattığı gündeki durumuna rucû etmiş bulunuyor (yani Nesî
tatbik edilen sene ile, nesîsiz aylar birbiri üzerine çakışmış, diğer bir ifadeyle kamerî takvim, nesî
ameliyesine ihtiyaç göstermeksizin o yıl tam güneş takvimindeki aylar üzerine intibak edip oturmuştu),
“Gerçekte Allah indinde, yeri ve semâvâtı yarattığı günde takdir ettiğine göre, ayların sayısı
on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır”; bu dördün üçü birbiri arkasına gelir: Zilkade, Zilhicce,
Muharrem, dördüncüsü Mudar kabilesinin Receb ayıdır ki bu, Cemâziyelâhir ile Şa’bân ayı arasında
bulunur, Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?
Ey Allah’ım sen şahit ol!
O halde ey insanlar! Hanımlarınızın sizin üzerinizde hakkı bulunduğu gibi sizin de onlar
üzerinde hakkınız vardır: Sizin onlar üzerinizdeki hakkınız, sizden başka bir erkeğe döşeğinizi
çiğnetmemeleri ve sizin hoşlanmadığınız herhangi bir kimseyi, izninizle olması müstesna evlerinize
sokmamalarıdır. Kadınlara en iyi bir tarzda davranıp muamelede bulununuz, çünkü onlar sizin
himaye ve muhafazanız altına girmiş kimselerdir. Sizler onları Allah’ın bir emaneti olarak almış bulunuyorsunuz,
onlara “Allah’ın adıyla” helalinden yaklaşın. Kadınlar hususunda Allah’dan korkup
çekinin ve onlara karşı en iyi bir tarzda davranıp muamele edin! Dikkat edin! Tebliğ ettim mi? Ey
Allah’ım sen şahit ol!
Ey İnsanlar! Müminler kardeştir. Bir kimse için kardeşinin malını (yemek) onun tam rızasını
elde etmedikçe helal olmaz, dikkat edin! Tebliğ ettim mi? Ey Allah’ım sen şahid ol!
Benden sonra küfre sapıp birbirinizi boğazlar hale gelmeyin, Dikkat edin! Tebliğ ettim
mi? Ey Allah’ım sen şahit ol! “Ey İnsanlar! Rabbiniz bir, atamız birdir. Hepiniz Âdem’den türemiş
bulunuyorsunuz. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah indinde en mükerrem ve makbul olanınız,
o’ndan korkup çekineninizdir. Bir Arap’ın, Arap olmayan üzerinde bir üstünlüğü yoktur; (varsa) bu,
takvâ yönündendir, Dikkat edin ! Tebliğ ettim mi? Ey Allah’ım sen şahit ol!
Kendisini dinleyen müminlerin “Evet” demeleri üzerine Hz. Peygamber şöyle devam etti:
“Burada bulunanlar bulunmayanlara bu sözlerimi bildirsinler! Ey İnsanlar! Allah muhakkak ki her
vârisin mirastan olan hissesini tayin ve tesbit etmiştir. O halde bir vasiyet, her hangi bir vâris lehine
olmak üzere, diğer vârislerin mahfuz hisse hudutlarını, aşamaz. Mirasçılardan başkası için yapılan
bir vasiyet, miras olarak kalan mallar toplamının üçte birinden fazla olamaz.
Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa oraya aittir. Babasından başka bir kimseye mensubiyet
iddiasında bulunan, yahut (kendisini himaye altına almış olan) efendisinden başkasını efendi
edinenin üzerine Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti olsun!.. Böyle bir insanın ne nâfile
ibadetleri (sarf) ve ne de farz ibadetleri (adl) kabul olunacaktır, Ve’s-Selâmü aleyküm
İbrahim SARIÇAM, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s.389-393.

 

7. HZ. MUHAMMED’İN (S.A.V) VEFATI

Veda Haccı ve Hutbesi, sanki Hz. Muhammed’in (s.a.v) bir ayrılık mesajı oldu. Özellikle Veda Hutbesi’nde “Ey insanlar! Sözlerimi dikkatle dinleyiniz. Çünkü bu seneden sonra sizinle tekrar burada buluşup buluşamayacağımı bilmiyorum.” ifadesi, ashap arasında vefatının yakınlaştığına işaret olarak kabul edilmişti.

Veda Haccı’nı tamamlayıp Medine’ye döndüğü H.11. yılın Safer ayının 19’una tesadüf eden Çarşamba günü, Hz. Peygamber kendini halsiz hissetmeye başladı. Mescidi Nebeviyye yalnız çıkamıyor, arkadaşlarının yardımıyla gelebiliyordu. Bu halde iken minbere çıktığı bir gün, ashabına hitaben, Allah’ın kuluna dünya ile kendi yanı arasında tercih hakkı verdiğini, kulun ise Allah’ı seçtiğini ifade etti. Orada bulunan ve bu sözleri duyan Hz. Ebu Bekir, onun ölümünü ima ettiğini anlamış ve ağlamaya başlamıştır.

Hz. Peygamber iyice ağırlaşıp mescide çıkamaz duruma geldiğinde, Hz. Ebu Bekir’e namazları kıldırmasını emretti. Bu sırada Hz. Peygamber, Hz. Aişe’nin evinde bulunuyordu. Bir ara kendini iyi hissedince mescide çıktı. Namaz kıldırmakta olan Hz. Ebu Bekir, onu görünce geri çekilip mihraba onun geçmesini istedi. Peygamberimiz devam etmesi için işaret etti ve kendisi de onun yanına durarak namazını tamamladı. Hz. Ebu Bekir, Peygamber efendimizin rahatsızlığı esnasında on yedi vakit namaz kıldırmıştır.

Hz. Ebu Bekir, Efendimizi, vefat ettiği günün sabah namazından sonra ziyaret etti. Onun hastalığının hafiflediğini gördü ve Medine’nin uzak mahallesinde bulunan evine gitti. O, ayrıldıktan sonra Hz. Peygamberin durumu ciddileşti. Efendimiz, Hz. Aişe’nin kolları arasında iken “ila refîki’la’lâ” (en yüce dosta) sözleriyle rahatsızlığının 13. günü (13 Rebîülevvel 11/8 Haziran 632 Pazartesi) Medine’de vefat etti.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) vefatını duyan Müslümanlar derinden sarsıldılar. Hz. Ömer, üzüntüsünden kendini kaybetmiş ve onun ölmediğini sayıklamaya başlamıştır. Evine giden Hz. Ebu Bekir, geri gelmiş ve yaşanan manzaranın vahametini görünce, insanları teskin eden bir konuşma yaparak kendilerine gelmelerini sağlamıştır.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) cenazesini Hz. Ali yıkadı. Amcası Hz. Abbas ile oğulları Fazl ve Kusem ve Üsâme b. Zeyd, Hz. Ali’ye yardımcı oldular. Salı günü öğleye doğru yıkanıp kefenleme işi tamamlandıktan sonra Hz. Peygamber’in cenazesi evinde bulunan serîr’in (yatağın) üzerine konuldu. Müslümanlar grup grup odanın alabileceği kadar sayıda, önce erkekler, sonra hanımlar ve daha sonra da çocuklar içeriye girerek imamsız olarak cenaze namazı kıldılar.31 Çünkü O’na imam olunamazdı. Hz. Peygamber vefat ettiğinde altmış üç yaşında idi. Vefat ettiği yer olan Hz. Aişe’nin odasına defnedildi.

Hz. Peygamber’in (s.a.v) mezarını Ebû Talha el-Ensârî (Zeyd b. Sehl) kazdı. Hz. Peygamber vefat ettiği günün ertesi, yani Salı günü defnedildi. Kabrine Hz. Ali, Fazl b. Abbas, Kusem b. Abbas ve Üsâme b. Zeyd’in indikleri rivayet edilir.

Onun kabri, Medine’de Ravza-i Mutahhara olarak adlandırılan alandaki, Mescid-i Nebi’nin içindedir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) mezarının yanında, Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in de kabirleri bulunmaktadır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.