6. Ünite – Hadis ve Sünnetin Anlaşılması

M.Uyanık
Mayıs 30, 2018

1. Hadis ve Sünnetin Anlaşılmasını Konu Edinen
Geleneksel Hadis İlimleri

Hadis ve sünnetin, İslam’ın doğru anlaşılıp uygulanmasında çok önemli bir yeri vardır. Çünkü hadis ve sünnet, Kur’an-ı Kerim’in hemen yanında dinin ikinci temel kaynağıdır. Tefsir usulünde, yüce Kur’an’ın doğru anlaşılması için nasıl bazı temel ilkeler belirlendi ise, hadis ilminde de metinlerin anlaşılmasına dair bazı esaslar ortaya
konulmuştur.
Hadis ilminin iki temel unsuru vardır. Biri, hadislerin Peygamber Efendimize ait olup olmadığının tesbit edilmesi, diğeri ise bu hadislerin doğru anlaşılıp yorumlanmasıdır. Bu iki unsurun birincisi sened ile ilgili olup rivâyet (rivâyetü’l-hadis), ikincisi ise metin ile ilgili olup dirayet (dirayetü’l-hadis) ilmi adını alır.

Rivâyetü’l-hadis ilminde, isnad zincirleri araştırılarak hadislerin Resul-i Ekrem’e ulaşması ele alınır. Dirayetü’l-hadis ilminde ise hadislerin özellikle doğru anlaşılması amaçlanır. Dirayetü’l-hadis ilminin başlıca kaynakları Kur’an, sünnet, siyer ve fıkıh ilmidir. Hadis ve sünnetin doğru anlaşılmasını konu edinen başlıca ilim dallarını görelim:

Fıkhü’l-Hadis

Fıkhü’l-hadis tamlamasındaki fıkıh kelimesi, sözlükte anlamak (fehim), kavramak, yetkinlik (dirâyet) gibi mânalara gelir. Terim anlamı ise hadis ve sünneti doğru anlamak, gözetilen amaç ve sonuçları çıkarmak demektir. Fıkhü’l-hadis, bir hadisi sadece anlamak (fehim) değil, onun anlam zenginliğini kavrayıp amacını sezmektir. Çünkü fıkıh ile fehim arasında ince bir fark vardır. Nitekim hadis ve fıkıh alimi Tahâvî, “Her fakih fehîmdir (anlayış sahibidir). Lakin her fehîm fakih değildir” der.

Anlayış sahibi olmak ve anlam zenginliğini fark etmek, Allah’ın bir lütfudur. Peygamber Efendimiz bu durumu “Allah kime hayır dilerse onu dinde anlayış sahibi kılar.” hadisiyle belirtmiştir.
İlk hadis usulü yazarlarından Râmhürmüzî (ö. 360/970), hem rivayet hem de dirayet ilimlerini bilen alimlerin üstünlüğü hakkında şöyle der:
“Hadis ile fıkıh birlikte oldukları zaman mükemmel olur, birbirinden ayrıldıkları zaman ise noksan kalır.”
Bu sözden anlaşılan şudur: Muhaddis öncelikle rivayet ettiği hadisi, fakih de özellikle dirayeti, yani o hadisin taşıdığı anlamı korumayı amaçlar. Gerçekte ise bunlar birbirini tamamlayan ilimlerdir. Bir alim hem hadis rivayet ediyor hem de hadisin fıkhını biliyorsa ortaya çıkan problemlerin çözümünde daha başarılı olur. Aynı şekilde bir fakih, ilgili hadisleri göz önünde bulundurarak konuyu ele alabiliyorsa, daha etkili olur. Nitekim Ahmed b. Hanbel bu durumu şöyle anlatır: “Eğer Şâfiî olmasaydı, fıkhü’l-hadisi tanımazdık.” ve “Şâfiî gelinceye kadar biz, ehl-i rey ile karşılıklı atışıp dururduk, aramızı o düzeltti”.
İşte, bir disiplin olarak fıkhü’l-hadisten “en yüce ilim” ve “en şerefli ilim” diye söz edilmesi, bu yüzden anlamlıdır. Çünkü fıkhü’l- hadis ilminden, yani dirayetten uzak bir rivayet yöntemi, hadislerin yanlış yorumlanmasına ve gerektiği gibi anlaşılamamasına yol açar.

 

Muhtelifü’l-Hadis

Muhtelifü’l-hadis ilmi, anlam bakımından birbirine zıt görünen ancak dikkatle incelendiğinde araları uzlaştırılan ve zıtlığı giderme yolları gösterilen hadisleri inceler.
Aslında bu disiplinde, hadislerde gerçek çelişkiden değil, sadece görünüşte bir ihtilaftan söz edilebilir. Çünkü Allah’ın Elçisinin birbirine zıt veya tutarsız sözler söylemesi ve böylece çelişkiye düşmesi mümkün değildir.
Mesela Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde “Laf taşıyan cennete giremez.” buyurmuştur.

Bir başka hadiste ise “Allah’tan başka ilah olmadığına inanarak vefat eden kimse cennete girer.” buyrulmuştur. Bu iki hadis ilk bakışta her ne kadar birbiri ile çelişiyor görünse de aslında aralarında gerçek anlamda bir çelişki yoktur. İki hadisi beraber yorumladığımızda, laf taşıyan kimselerin diğer Müslümanlarla beraber cennete giremeyecekleri, mutlaka günahlarının cezasını çekecekleri ancak Allah’tan başka tanrı olmadığına inanıyorlarsa eninde sonunda cennete gireceklerini anlarız. Bu yöntemle hadisleri yorumlamaya “cem-te’lif” denir.
Birbiriyle çelişiyor gibi görünen hadisler bazen Hz. Peygamberin peygamberliğinin farklı zamanlarına ait uygulamaları anlatıyor olabilir. Mesela, önceleri serbest olan bir uygulama daha sonra yasaklanabilmişti r. Yahut önce yasak olan bir fi il daha sonra serbest bırakılabilmişti r. Dinî ve hukûkî hükümlerin topluma yavaş yavaş, sindire sindire öğreti lmesi bakımından bu değişikliklerin olması oldukça tabiidir. Mesela Peygamber Efendimiz önceleri kabirleri ziyaret etmeyi yasaklamış ancak daha sonra serbest bırakmıştı . Hükümlerin zaman içinde değişmesine “nesih” denir.

Garîbü’l-Hadis

Garîbü’l-hadis, hadis meti nlerinde geçen ve az kullanıldığı  çin anlaşılması zor olan kelimeleri açıklayan bir ilim dalıdır. Bu ilim sayesinde hadislerde geçen nâdir kelime ve kavramlara yanlış anlam yüklenmemiş olur.
Arap Yarımadasının değişik bölgelerinden gelen bedevîler, Resulullah’a (s.a.v.) İslamiyet’e dair sorular sorarlardı. Arapçayı edebî incelikleriyle bilen Peygamber Efendimiz de onlara kendi lehçeleriyle cevap verirdi. Çünkü Allah Teâlâ O’na az sözle çok anlam ifade etme (cevâmiu’l-kelim) yeteneği vermişti .

Resulullah Efendimizin vefatı ndan sonra yeni Müslümanların sayısı artı nca, hadislerdeki nâdir kelimeleri açıklamaya daha çok ihti yaç duyuldu. Meselâ “Rikâzda beşte bir vardır”5 hadisini ele alalım. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe ve talebeleri “rikâz” kelimesine, hem harâbelerde eski milletlerden kalan defi ne hem de yerde bulunan veya yerden çıkarılan maden anlamı vermişlerdir. Buhârî (ö. 256/869) ve İbn Hazm (ö. 456/1063) gibi alimler ise, kelimenin anlamını sadece Câhiliye Döneminin defi nesi ile sınırlı tutmuşlardır. Kelimeye verilen anlam değişince hadisten hareketle elde edilen fı khî sonuçlar da değişmişti r. Demek oluyor ki hadislerin mâna ve maksadının farklı anlaşılmasında ve yorumlanmasında, kelime ve kavramlara yüklenen anlamların rolü vardır.

Esbâbü Vürûdi’l-Hadis

Bu ilimde hadisin söylenmesine sebep olan olay araştırılır. Hadisin nerede, ne zaman ve ne maksatla söylendiği araştırılır. Hadisin söylenmesine zemin hazırlayan olay ve durumun, ortam ve şartların bilinmesi hadisin doğru anlaşılmasına yardım eder. Ayrıca hadisin sebep ve hikmetinin ne olduğu, örfî , yerel veya evrensel boyut taşıyıp taşımadığı, yürürlükten kalkıp kalkmadığı (nâsih-mensûh) büyük ölçüde ortaya çıkar. Kuşkusuz sahabe nesli hadisin söylenme/vürûd sebeplerine şahit olduğundan, hadisleri anlama ve uygulama konusunda kaynak olarak öncelikle onlar dikkate alınmalıdır.
Amel-niyet ilişkisine dair hadisin söylenme/vürûd sebebine bu açıdan bakalım:
Adı bilinmeyen bir sahabi Mekke’de yaşamaktaydı. Hicret emri verilince Medine’ye gitmek isteyen Ümmü Kays adlı bir kadınla evlenmek istedi ve bu isteğini ona bildirdi. Ümmü Kays da onun bu isteğini Medine’ye hicret etmesi şartıyla kabul etti . Aslında hicreti düşünmeyen sahabi, Ümmü Kays ile evlenmek için Medine’ye hicret etti. Bu olayı öğrenen sahabiler ona Ümmü Kays için hicret eden adam anlamında “Muhâciru Ümm-i Kays” lakabını verdiler ve onun hicret sevabı kazanıp kazanmadığını konuşmaya başladılar. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) şu hadis-i şerifi yle konuya açıklık getirdi:
“Ameller, niyetlere göre değer kazanır. Herkes yaptığı işin karşılığını niyetine göre alır. Kim elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir kadına kavuşmak için yola çıkmışsa, onun hicreti hicret ettiği şeye göre değerlenir.”
Bir diğer vürûd sebebi örneği daha görelim:
Üç sahabi Peygamber Efendimizin evine geldiler ve Mü’minlerin annesinden Resul-i Ekrem’in ne kadar ibadet ettiğini öğrendiler. Bunu duyunca kendi ibadetlerini azımsadılar ve daha dindar bir hayat yaşamak istediler. Onlardan biri: “Ben bütün gece namaz kılacağım.” dedi. İkincisi “Ben her gün oruç tutacağım.” dedi. Üçüncüsü de “Ben de hiç evlenmeyeceğim.” dedi. Onların bu kararını öğrenen Resulullah (s.a.v.) kendilerini şöyle uyardı: “Kim benim sünnetimden; dinde izlediğim hayat tarzından, yol ve yöntemden yüz çevirirse benden değildir.”

 

2. Hadis Ve Sünnetin Anlaşılmasında Dikkat
Edilmesi Gereken Esaslar

Hadis ve sünnetin doğru anlaşılabilmesi için hem Kur’an-ı Kerim’in esas alınması hem de hadisler arası bütünlüğün gözetilmesi gereklidir. Aslında bu konuda ek olarak Arap dili ve edebiyatını iyi bilmek, hadis ilminde uzmanlaşmak, muhatabın bilgi ve bilinç düzeyini dikkate almak, tartışma usulü ve adabı çerçevesinde hakikat peşinde olmak gibi ilkeler de göz önünde bulundurulmalıdır.

2.1. Hadis ve Sünnetin Anlaşılmasında Kur’an-ı

Kerim’in Esas Alınması Bir Müslüman için en büyük hedef Kur’an okumak, onun mâna ve hikmetlerini anlayıp kavramak için çaba sarf etmektir. Böylece insan huzur ve sükûna erişip samimi bir kul olur.
Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Allah’ın evlerinden bir evde, Allah’ın kitabını okuyan ve onu aralarında müzakere edip anlamaya çalışan bir topluluk üzerine sekinet (huzur, güven, vakar) iner ve kendilerini Allah’ın rahmeti kaplar, melekler onları kuşatırlar, Allah da onları kendi huzûrunda bulunanların arasında anar.” 
Hadis ve fıkıh alimi Nevevî (ö. 676/1277) şunu öğütler: “Bilesiniz ki Kur’an okumak en faziletli zikirdir. Lakin asıl istenen onu anlayıp düşünerek okumaktır.”

Esasen Yüce Kur’an’ın iyi anlaşılması, hadis ve sünnetin iyi kavranmasına, hadis ve sünnetin doğru anlaşılması da Kur’an’ın üzerinde düşünerek okunmasına bağlıdır.

Peygamber Efendimiz veya onun hadisini rivâyet eden sahabiler, bazen hadislerden sonra Kur’an-ı Kerim’den bir ayet okuyarak aralarındaki münasebete ve anlam bütünlüğüne işaret etmişlerdir.
Mesela Peygamber Efendimiz “Ben her mü’mine dünyada ve ahirette yakınım.” buyurmuş, ardından “Peygamber, mü’minlere canlarından daha yakındır.”9 ayetini okumuştur.10
Hadis-i şerifleri anlamaya çalışırken Kur’an ayetlerini dikkate almanın önemi ile ilgili şu örneği verebiliriz:
Peygamber Efendimiz: “Bir katilin işlediği suç ve günahtan Hz. Adem’in oğlu Kâbil’e bir pay düşer.” buyurmuştur.
Bu hadisi okuyan birçok kişinin aklına “Hiçbir günahkar, başkasının günahını yüklenmez” ayet-i Kerimesi gelebilir. İlk bakışta sanki bu ayet ile yukarıdaki hadis birbiri ile çelişiyormuş gibi görünür. Öyle ya hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmeyecekse neden her cinayet suçundan ötürü Hz. Adem’in oğluna günah yazılsın ki? Oysa ilgili hadisi rivâyet eden Buhârî, beraberinde bir de şu ayeti hatırlatmıştır:
لِيَحْمِلُوا أوَْزَارَهُمْ كَامِلَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَمِنْ أوَْزَارِ الذَّ۪ينَ
يضُِلوُّنهَمُْ بغِيَْرِ عِلْمٍ
“Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak, bilgisizce saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. ”
Demek oluyor ki insanları bilgisizce saptırıp onlara zarar verenler, saptırdıkları kimselerin de günahlarını taşıyarak hesap vereceklerdir. Bu durumda yukarıda aktardığımız hadis-i şerifin ve ayet-i Kerimenin, suça azmettirme açısından ele alınıp yorumlanması gerekir. Öte yandan bir günah ve kötülük konusunda çığır açmak da o yolda ilerleyenlerin işleyecekleri günahlardan payına düşeni almak demektir.
Bu durum, suç işleyenlerin cezalandırılmayacağı, suçlarının başkasına yükleneceği anlamına gelmemektedir. “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez.” ayeti ise suç ve günahın şahsiliği ilkesiyle ilgilidir. Böylelikle taşlar yerine oturmuş olur

 

2.2.Hadis ve Sünnetin Anlaşılmasında Bütünlüğün Gözetilmesi

Bir hadisin doğru anlaşılması ve yorumlanması için öncelikle onun bütün tarîklerinin araştırılıp birlikte değerlendirilmesi ve böylece iç tutarlılığının sağlanması gerekir. Belli bir konuya dair hadislerin bir kısmını görüp diğer bir kısmını görmemek, eksik veya yanlış sonuca götürür.

Hadis ve sünnetin anlaşılmasında bütünlüğün gözetilmesi için hadis şerhlerine başvurmak da önemlidir. Aslında pek çok ayet-i Kerime tefsire başvurmadan anlaşıldığı gibi pek çok hadis de şerhlere başvurmadan anlaşılır.
Ne var ki özellikle ahkâmla ilgili hadisler veya anlaşılması özel bilgi gerektiren rivâyetler için hadis şerhlerine başvurmak gerekir. Bu tür hadisleri şerhlere başvurmadan hemen neticeye bağlamak ve onlardan hüküm çıkarmak doğru değildir. Bilgi ve tecrübe eksikliği hadisin doğru anlaşılmasına ve yorumlanmasına engel olur.
Bir hadisin farklı tariklerini araştırmanın önemine dair bir örnek görelim:
Resul-i Ekrem (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kim, Allah’tan başka bir ilâh olmadığını bilerek ölürse cennete girer.” Bu hadis ilk bakışta, imanı olan kimsenin ihlaslı olmasa da ibadet etmese de ahiret saadetine erişilebileceği izlenimi verebilir. Oysa cennete girmenin şartları konusunda başka hadisler de bulunmaktadır.

Sözgelimi Resulullah bir diğer hadis-i şerifte “Bütün gönlüyle Allah’a bağlanarak lâ ilâhe illallâh diyen kimse” ifadesini kullanmıştır. Bir başka deyişle cennete girebilmek için sadece “Allah’tan başka ilah olmadığını bilmek” yeterli değildir. Bu konuda yorum yaparken “ihlâs” ile ve “hâlis” bir kalple inanmak gerektiğini anlatan ifadelerin geçtiği hadisler de dikkate alınmalıdır.

Demek oluyor ki bütün gönlüyle Allah’a bağlanma niyeti yanında dini yaşama kararlılığı yoksa cennete giden yolda bir engel var demektir. Sahabenin, Resul-i Ekrem’e “Namaz kılmak, zekât vermek ve her Müslümana samimi ve tutarlı davranmak üzere biat ettim” diyerek verdiği güvence bu konuya ışık tutar.

 

3. Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Farklı Disiplinlerden Faydalanma

Daha önce de belirttiğimiz gibi, dirayetü’l-hadis ilminin başlıca kaynakları Kur’an, sünnet, siyer ve fıkıh ilmidir. Hadislerin anlaşılmasında etkili olan siyer ilminin konumu kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Çünkü Peygamber Efendimizin sîreti, yani kişiliği ve yaşayışı sünneti açıklar, sünnet de Kur’an’ı açıklar. İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’nin şu sözü bu açıdan anlamlıdır: “Eğer sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kur’an’ı anlamazdık!”

Öte yandan hadis, fıkıh ve lügat alimi Hattâbî (ö. 388/998), “Hadis temeldir, fıkıh ise bu temel üzerine kurulan binadır. Temeli olmayan bina yıkılır, üzerine bina yapılmayan temel de bozulur” derken hadis-fıkıh ilişkisine dikkat çekmiştir.
Sünnet ve hadisin anlaşılmasında tefsir, kelam, fıkıh, siyer, tasavvuf/ahlak gibi ilim dalları yanında; eğitim, iktisat, siyaset, tarih, coğrafya, antropoloji, sosyoloji ve psikoloji, tıp, hukuk, matematik, jeoloji, astronomi gibi kapsam alanına giren çağdaş disiplinlerden de yararlanmak gerekir.
Hadisleri yorumlarken yanlışları en aza indirebilmek için tarihsel tecrübeden ve farklı disiplinlerden beslenen hadis şerhleri kesinlikle ihmal edilmemelidir. Hicri dördüncü asırdan itibaren hadis şârihleri, hadislerin nasıl anlaşılıp yorumlanması gerektiğini göstererek zengin bir şerh edebiyatı ortaya koymuşlardır.
Sonuç itibariyle sünnet ve hadisin anlaşılmasında farklı disiplinlerden faydalanmak, geniş bir ufuk ve bakış açısı kazandırır; ayrıca ilim ve medeniyet yolunda ciddi mesafe alınmasını sağlar.
Bu yöntemin izlenmesi halinde sünnet ve hadisin, geçmişte kalmış bir tarih değil, aksine bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen evrensel değerler taşıdığı görülür.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum