1. Peygamber Efendimiz Devrinde Hadis

Peygamberlik hayatı döneminde temel görevi insanlara dini öğretmek olan Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bu görevini Kur’an-ı Kerim’i okuyarak ve açıklayarak yapmıştır. Ayet bulunmayan konularda ise kendisi tarafından konulan kurallar, yapılan izahlar ve uygulamalarla çözüm üretmiştir.
Allah’ın Resulü bu anlamdaki söz, davranış ve uygulamalarını bizzat öğrenmeleri ve başkalarına da öğretmelerini ashabına tavsiye etmiştir. Nitekim kendisini görmek için Medine’ye gelen ve burada yirmi gün kalan genç sahabi Mâlik b. Huveyris el-Leysî (ö. 74/693) ile arkadaşlarını kabilelerine yolcu ederken “Şimdi ailelerinize dönüp öğrendiklerinizi onlara da öğretin.” buyurmuştur.
Vedâ Haccı esnasında söylendiği bilinen “Burada bulunanlar, sözlerimi bulunmayanlara iletsin!” şeklindeki emri ile “Sözümü işitip, üçüncü kişiye aktarana kadar ona sahip çıkan kişinin Allah yüzünü ak etsin.” anlamındaki hadisinde de buna işaret vardır. Bu emirleri dikkate alan sahabe, Peygamber Efendimiz devrinde ondan aldıkları bilgiyi başkalarına da taşımanın gayreti içinde olmuştur.
Ashab-ı kirâm Peygamber Efendimiz devrinde hadisleri öğrenme ve başkalarına öğretme konusunda aynı imkana sahip değildi. Onlardan bir kısmı Resul-i Ekrem’in yanından ayrılmadığı için çok hadis duyma imkanı bulmuş, bir kısmı ise işiyle gücüyle meşgul olmuş ve Efendimizle ancak zaman zaman görüşebilmiştir. Az görüşenler haliyle daha az hadis duymuş ve öğrenmiş, ancak bunlar da eksiklerini diğer sahabilerden öğrenerek telafi etmiştir.
Çok hadis rivâyet eden sahabilerden Ebû Hüreyre şöyle der: “Muhacir kardeşlerimiz pazarda ticaretle, Ensar ise bahçelerinde iş güçle uğraşırken, Ebû Hüreyre karın tokluğuna Peygambere (s.a.v.) hizmet ediyor, onların bilmediklerine de şahid oluyordu.”
Ebû Hüreyre bu sözüyle sahabenin aynı derecede hadis bilgisine sahip olmadığına işaret etmiştir. Hz. Ömer ise Ensâr’dan olan komşusu İtbân b. Mâlik (ö. 50/670) ile ilgili olarak şunu anlatır:

Peygamber Efendimizin meclislerini onunla nöbetleşe takip ederdik. Onun yanına bir gün Ömer gider bir gün de ben giderdim. Ben gittiğim zaman o günün haberlerini, gelen vahiyleri
 ve öğrendiğim bütün bilgileri ona söylerdim. Onun nöbetinde de o bana öğrendiklerini aktarırdı.”
Bu örnekler Peygamber Efendimiz (s.a.v.) devrinde ashabın hadis öğrenme konusundaki gayretlerini göstermektedir. Ashab-ı kirâm Peygamber Efendimizden öğrendiği hadisleri kendi aralarında müzakere eder, onları iyiden iyiye öğrenmeye çalışırlardı. Genç sahabilerden Enes b. Mâlik (ö. 93/711) şöyle der:
“Biz Peygamber Efendimizin yanında bulunur ve ondan hadis öğrenirdik. Onun yanından ayrıldığımızda da o hadisleri iyice belleyinceye kadar kendi aramızda müzakere ederdik.”

Özellikle İslam’ın ilk dönemlerinde yazı çok yaygın olmadığı ve ashabın büyük bir kısmı okuma yazma bilmediği için Peygamber Efendimiz Kur’an-ı Kerim’i yazı bilen vahiy katiplerine yazdırmış, hadislerin ezberlenmesini istemiş, ancak onların yazılmasına müsaade etmemiştir. Okur yazar sahabiler çoğaldıktan ve yazı da yaygınlaştıktan sonra hadislerin yazılmasını serbest bırakmış, zaman zaman bizzat kendisi de yazım için emir vermiştir.
Nitekim Mekke’nin fethi esnasında Yemenli sahabi Ebû Şâh, Efendimizden dinlediği bir hutbeyi kendisine yazmasını istemiş, Allah’ın Resulü de “Bu hutbeyi yazıp Ebû Şâh’a verin!” buyurarak onun arzusunu yerine getirmiştir. Genç sahabilerden Abdullah b. Amr b. Âs (ö. 65/684) ise hadis yazmak için Efendimizden izin istemiş, izin verilmesi üzerine duyduğu hadisleri yazarak es-Sahîfetü’s-Sâdıka isimli bir nüshada bir araya getirmiştir.

Peygamber Efendimizin devlet başkanı olarak yazdırdığı birçok belge ile bunların içeriği hadis olarak nakledilmiş ve hadis kitaplarına girmiştir. Medine devlet anayasası, nüfus sayımı  sonuçları, diplomatik yazışmalar, İslam’a davet mektupları, valiler ve komutanlarla yapılan yazışmalar, anlaşma metinleri, alım satım belgeleri, zekât ve vergilerin miktarı ile ilgili bilgilendirme  yazıları, beratlar (emannâme) ve istek üzerine verilen belgeler bunlar arasında yer almaktadır

2. Sahabe Döneminde Hadis

Peygamber Efendimizin 11 (632) yılında vefatıyla başlayan ve 110 (728) yılında son sahabinin vefat etmesiyle biten zaman dilimine Sahabe Dönemi denir. Sahabe; Peygamber Efendimiz devrinde Allah’ın Resulünü örnek alarak yaşar, bilmediklerini ondan sorarak öğrenir, karşısına çıkan problemleri O’nun rehberliğinde çözerdi. Resul-i Ekrem’in vefatıyla birlikte artık canlı rehber kalmamış, bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’de yer almayan meselelerin çözümü için artık hadise ve sünnete başvurma ihtiyacı doğmuştur. Bunun yanında Peygamber Efendimize iman eden, ancak O’nu görme şerefine erişemeyen yeni Müslümanlar O’nun sözleri, davranışları, emirleri, yasakları, ahlakı, şemâili ve hayatı ile ilgili bilgilerin izini sürmeye başlamış; bunları öğrenmek için de ashab-ı kirâma mürâcaat etmişlerdir. Bu hususlar sahabe döneminde hadis ve sünnetin araştırılmasına ve tespit edilip not edilmesine önemli katkı sağlamıştır.
Peygamber Efendimize saygı konusunda son derece titiz davranan sahabe, aynı titizliği ondan nakledilen hadisler konusunda da göstermiştir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi halîfe sahabiler, özellikle hukukî ve idarî konularla ilgili bir kısım hadisleri kabul etmek için şâhid istemiş veya yemin verdirmişlerdir. Ancak örneği az olan bu uygulamalar prensip olarak yaygın biçimde kullanılmamış, ihtiyaç duyuldukça bu yola başvurulmuştur.
Peygamber Efendimizden sonraki dönemde hadis yazmaya ve yazdıklarını toplamaya ilk teşebbüs eden halife Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer olmuştur. Hz. Ebû Bekir 500 civarında hadisi bir nüshada toplamıştır. Hz. Ömer ise hadisleri yazıp yazmama konusunda tereddüt etmiş, bu konuyu önde gelen sahabilerle istişare etmiş, onların uygun görmesi üzerine yazmaya karar vermiş, ancak her iki halife de sonradan bu işten vazgeçmiştir. Onların hadisleri yazmaktan vazgeçmelerinin iki temel sebebi vardır. Biri hadisleri Peygamber Efendimizin ağzından çıktığı şekilde nakledememe korkusudur. Diğeri de fetihlerle genişleyen İslam dünyasında yeni Müslüman olanların Kur’an okumayı öğrenmeden hadisle meşgul olmaya yönelecekleri endişesidir.
Hadis yazan sahabilerden

  • Sa’d b. Ubâde (ö. 14/695?),
  • Ali b.Ebû Tâlib (ö. 40/660),
  • Ebû Hüreyre (ö. 58/678),
  • Semüre b. Cündeb (ö. 60/680),
  • Abdullah b. Amr b. Âs (ö. 65/684),
  • Abdullah b. Abbâs (ö. 68/687),
  • Abdullah b. Ömer b. Hattâb (ö. 73/692) 
  • Câbir b.Abdullah (ö. 78/697)

derledikleri hadisleri es-Sahîfe ismi verilen küçük çaplı not defterlerine kaydetmiş, bu notlardaki hadisler sözlü veya yazılı olarak talebelere, bunlar yoluyla da sonraki dönemin büyük kitaplarına intikal etmiştir. Fakat bu notlar zaman içinde çeşitli sebeplerle kaybolmuştur.
Ebû Hüreyre’nin es-Sahîfetü’s-Sahîha ismiyle bilinen ve talebelerinden Hemmâm b. Münebbih (ö. 101/718) tarafından nakledilen derlemesi, orijinal olarak günümüze kadar gelmiş ve  yayımlanmıştır. İçinde 138 hadis bulunan bu sahîfenin Hemmâm b. Münebbih’in Sahîfesi adıyla Türkçe’ye de birkaç tercümesi yapılmıştır.
Hemmâm b. Münebbih’in Sahîfesi’nden anlaşıldığına göre sahabe döneminde yazılan hadisler ve bunlardan oluşturulan metinler, herhangi bir sisteme göre tasnif edilmemiş, konu gözetilmeden alt alta yazılmıştır.
Sahabe döneminde hadis yazanlar bulunmakla birlikte, hadisler yazılı olmaktan çok şifâhî/sözlü olarak öğrenilip nakledilmiştir.
Hadis yazan sahabiler yazdıklarını sonraki nesillere bir metin bırakmak maksadıyla değil, ezberlenen hadisleri kolayca müzakere etmek ve unutmamak için yazmışlardır. Abdullah b. Amr b. Âs’ın “Ben Resulullah’tan işittiğim her şeyi ezberlemek amacıyla yazıyorum.” şeklindeki ifadesi bunu göstermektedir.

Sahabe Peygamber Efendimizden naklettiği hadislerin hepsini bizzat kendisinden duymuş ve öğrenmiş değildir. Onlar kendi aralarında yaptıkları müzakereler esnasında birbirlerinden çok hadis duymuş ve bunları nakletmişlerdir. Berâ’ b. Âzib (ö. 71/690) bu konuda şunu söyler: “Biz bütün hadisleri bizzat Peygamber Efendimizden işitmiş değiliz. Onların birçoklarını bize diğer sahabi arkadaşlarımız nakletmiştir.” Dört halife devrinde gerçekleşen fetihlerle İslam coğrafyasının sınırları doğuda Hindistan’a, kuzeyde Orta Asya ve Kafkaslara, batıda ise Atlas Okyanusuna dayanmıştır. Buraları fetheden sahabilerden bir kısmı vardıkları bölgelere yerleşmiş, bildikleri hadisleri buralarda nakletmiş, bundan hareketle çevrelerinde önemli ilmî faaliyetler gerçekleşmiştir

3. Tâbiîn Döneminde Hadis

Tâbiî sözcüğünün çoğulu olan Tâbiîn, sahabeden herhangi biriyle mü’min olarak görüşüp ondan ilim alan ve iman üzere ölen kimselere denilmektedir.
Tâbiîn dönemi, hicretin 180. senesine kadar devam eder. Bu nesil Büyük Tâbiîler, Orta Yaşlı Tâbiîler ve Küçük (Genç) Tâbiîler şeklinde gruplara ayrılmıştır. Sahabenin dizinin dibinde yetişen ve hadisi onlardan öğrenen tâbiîn döneminde hadis ilmi açısından önemli gelişmeler olmuştur. Özellikle hicrî 40-50 (660-670) yıllarından itibaren hadisleri ezberleme ve nakletme yanında, onları yazıya geçirerek kayıt altına alma faaliyetleri artmış ve hızlı bir şekilde yayılmıştır. Aynı tarihlerde art niyetli bazı kimseler çeşitli sebeplerle hadis uydurmaya başlamış,23 bundan dolayı hadis rivâyeti ile yakından ilgilenen sahabi ve tâbiîler, kendilerine ulaşan hadislerin Peygamber
Efendimizden gelip gelmediğini araştırmaya ve sened sormaya başlamışlardır. Bu konudaki titizliğiyle ön plana çıkan meşhur tâbiî Muhammed b. Sîrîn (ö. 110/728) bir sözünde özetle şöyle der:

Önceleri sened sorulmuyordu. Ancak fitne ortaya çıkınca ‘râvilerinizin ismini bize söyleyin’ denmeye başlandı. Bundan sonra sünnet yolunda yürüyenlerin hadisleri alındı, bid’at ehlinin rivâyetleri ise terk edildi.”

Tâbiîn döneminin hadis ilmi açısından en önemli faaliyetlerinden biri Rihle’dir. Rihle, hadis öğrenmek ve râviler hakkında bilgi edinmek maksadıyla çıkılan ilmî seyahatlerdir. Bu seyahatler ilk olarak sahabeden bazı şahısların kişisel uygulamasıyla başlamış, tâbiîn döneminde hızla yayılmış ve hadis ilminin temel unsuru haline gelmiştir. Tâbiîn alimleri rihle sayesinde, İslam dünyasının çok farklı bölgelerine dağılmış olan ashabın bulundukları yerlerde naklettikleri hadisleri öğrenmiş, kayda geçirmiş ve kaybolmasını önlemiştir. Rihle aynı zamanda hadislerin tedvîn ve tasnif edilmesi faaliyetlerine hız kazandırmıştır.

4. Hadislerin Tedvini ve Tasnifi

Sahabe döneminde bazı sahabilerin ya da onlardan hadis öğrenen bir kısım tâbiîlerin hadisleri ezberlediklerini ve onları sahîfelere yazdıklarını biliyoruz. Bu hadis metinlerinin belli bir sınıflandırmaya tabi tutulmadan yazılıp derlenmesine Tedvin denir.
Hadisle meşgul olan sahabi ve tâbiîler başlangıçta hadisleri ezberlemiş, ezberledikleri hadisleri korumak, unutmamak ve müzakere etmek için onları yazmışlardır. Ancak bu konuda herkes müstakil hareket etmiş, başkalarının ezberinde ve yazılı olarak elinde bulunan hadisleri derlemek yani tedvin etmek için faaliyette bulunan olmamıştır.
Tedvin faaliyeti ilk olarak sahabe döneminin ikinci yarısında, hicrî 60 (680) yılından sonraki tarihlerde başlamıştır. Bu faaliyeti ilk başlatan da Emevî Devletinin Mısır Vâlisi Abdülaziz b. Mervân’dır (ö. 86/705). Kendisi de  hadisle meşgul olan ve tedvin işine kişisel bir gayretle başlayan Abdülaziz b. Mervân, Ebû Hüreyre başta olmak üzere bazı sahabilerden nakledilen hadisleri tedvin etmek için harekete geçmiş, ancak bu işi sonuçlandıramadan vefat etmiştir.

Abdülaziz b. Mervân’ın yarıda bıraktığı tedvin çalışması hicrî 99-101 (717-719) yılları arasında Emevî Devletini yöneten oğlu Ömer b. Abdülaziz (ö. 101/719) tarafından devletin resmî bir faaliyeti olarak gerçekleştirilmiştir.
Hilâfet makamına geçen Ömer b. Abdülaziz sahabenin artık hayattan çekildiğini, hadisi onlardan alan tâbiîlerin de birer birer vefat etmekte olduğunu görünce hadislerin kaybolacağı endişesine kapılmış, bundan dolayı tedvin konusuna ciddi bir şekilde eğilmiştir. Amacını gerçekleştirmek için bazı alimleri Şam’a davet etmiş, bir kısmıyla da doğrudan veya vâlileri aracılığı ile yazışarak onlardan faydalanmıştır. Ömer b. Abdülaziz devrin Medine Vâlisi Ebû Bekir b. Muhammed b. Hazm’a (ö. 120/738) ve diğer şehirlerin valileri ile alimlerine tedvini emreden şu mektubu göndermişti:
“Resulullah’ın (s.a.v.) hadislerini, sünnetlerini araştır ve yaz! Zira ben, bunları bilen alimlerin ölüp gitmesiyle ilmin kaybolmasından korkuyorum.”
Bu talimata dayanarak valiler ve alimler hadislerin tedvini için önemli çalışmalar yapmış, ancak İbn Şihâb ez-Zührî’nin (ö. 124/742) bu işin yürütülmesi ve sonuçlanmasına sağladığı katkı hepsini gölgede bırakmıştır. İşin bir  nevi yöneticisi olan Zührî, tedvin edilen hadisleri defterler halinde halifeye vermiş, halife de bunları ülkenin değişik merkezlerine gönderip yöneticilerin, ilim ehlinin ve halkın istifadesine sunmuştur.30
Tedvin öncesi dönemde sahabe ve tâbiîn alimleri özellikle Peygamber Efendimizin kavlî/sözlü hadislerini ezberleyip yazarken, tedvin esnasında Zührî’nin yönlendirmesiyle fiilî sünnetler de kaydedilmiştir. Bunlara ayrıca sahabe sözleri ve fetvâları ilâve edilmiş, bundan dolayı yazılı malzeme çoğalmıştır.31
Zührî’nin talebesi Ma’mer b. Râşid’in (ö. 153/770) hocası ile ilgili olarak aktardığı şu bilgi bu dönemdeki yazılı malzeme hakkında fikir vermektedir:
“Biz Zührî’den çok hadis öğrendiğimizi zannederdik… Ancak sonradan kendisine ait kitapların yüklerle taşındığını gördük ve ondan öğrendiklerimizin ne kadar az olduğunu anladık.

Hicrî 2. (8) asrın ilk yarısında tedvinin yaygınlaşması sonucu hemen hemen bütün hadisler kayıt altına alınmış, hadis kaydeden alimlerin çoğu derlediği hadisleri kendisine ait bir cüzde toplamıştır.
Tedvin döneminde hadisler belli bir sınıflandırmaya tâbi tutulmadan karışık bir şekilde bir araya getirildiği için, kitaplardaki hadisleri bulmak ve onlardan yararlanmak çok zordu. Bundan dolayı hicrî 130-140 (767) yılları civarında hadislerin tasnifine geçilmiştir. Hadisleri ve hadisle ilgili bilgileri belli bir esasa göre düzenlemeye Tasnif, tasnif yoluyla meydana getirilen eserlere ise Musannef adı verilir.
Tasnif döneminde ilk eser veren alimlerden bir kısmı hadisleri konularına göre sıralarken, diğer bir kısmı hadislerin ilk râvileri olan sahabileri esas almış ve her sahabinin rivâyetlerini toplayan kitaplar yazmışlardır.
Konularına göre yazılan kitaplara Câmi’, Sünen, Musannef, Muvatta’ ve Âsâr gibi isimler verilmiştir.

  • Bunlardan Câmi’ler, dinin bütün yönleri ile ilgili konuların tamamını kapsar.
  • Sünenler, daha çok merfû nitelikli ahkâm hadislerini fıkıh kitaplarının tertibine göre ihtiva ederler.
  • Musannefler ise sünenlerin muhtevasına mevkuf ve maktu’ hadislerin ilavesiyle meydana getirilmiş eserlerdir.
  • Muvatta’ ve Âsârlarda konu ve hadis sayısı bunlara göre daha azdır.

Tasnif döneminden günümüze ulaşan en eski derleme Ma’mer b. Râşid’in (ö. 153/770) el-Câmi’ isimli eseridir.
Konularına göre tasnif edilen eserlerde hadisler Kitâbü’limân (İman bölümü), Kitâbü’l-ilm (İlim bölümü) ve Kitâbü’s-salât (Namaz bölümü) gibi bölümler halinde sıralanmıştır. Bu bölümler kendi içinde “bab” adı verilen konu başlıklarına ayrılmış ve her başlık altında ilgili hadisler kaydedilmiştir.
Sahabi râvilere göre sınıflandırılarak yazılan hadis kitaplarına Müsned ve Mu’cem gibi adlar verilmiştir. Müsned ve Mu’cemlerde hadisler Ehâdîsü Ebî Bekr (Hz. Ebû Bekir’in hadisleri), Ehâdîsü Ömer (Hz. Ömer’in hadisleri) ve Ehâdîsü Osman (Hz. Osman’ın hadisleri) şeklinde açılan başlıklar altında konu gözetilmeksizin sıralanmıştır. Sahabi râvilerin sıralaması Müsnedlerde karışık, Mu’cemlerde alfabetiktir.

4.2. Kütüb-i Sitte ve Musannifleri

Hicrî 2. (8) asrın ortalarına doğru başlayan tasnif faaliyeti çok hızlı bir şekilde gelişmiş, 3. (9) asırda bütün hadislerin bir araya getirilmesi, hadisle meşgul olanların çoğalması ve büyük muhaddislerin yetişmesiyle zirveye ulaşmıştır. Bütün hadislere ulaşma imkanının ortaya çıktığı bu asırda bazı alimler hadisler üzerinde ciddi araştırmalar yapmış, bu konuda uzmanlaşmış ve en sahih rivâyetleri içeren, ayrıca herkes tarafından kabul gören hadis eserleri meydana getirmişlerdir. Bunların en itibar edilenleri sonradan Kütüb-i Sitte (altı temel hadis kitabı) adıyla meşhur olan eserlerdir.

Kütüb-i Sitte ve müelliflerini en temel özellikleriyle şu şekilde tanıtabiliriz:

Buhârî ve el-Câmiu’s-Sahîh’i Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî, hicrî 194 (810) yılında Buhara’da doğmuştur.
Genç yaştan itibaren ilmî seyahatlere başlamış, Mekke ve Medine başta olmak üzere Bağdat, Basra, Kûfe, Şam ve Mısır gibi önemli ilim merkezlerini dolaşarak devrin en meşhur muhaddisleri ile görüşmüş ve onlardan hadis okumuştur.
Hocalarının sayısı 1000’in üzerinde gösterilmekte, talebe sayısı ise 10.000’lerle ifade edilmektedir. Müslim ve Tirmizî gibi Kütüb-i Sitte müelliflerinin bir kısmı talebeleri arasında yer alır. 256 (870) yılında Semerkand’a bağlı Hartenk’te vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir.

hadisleri bir araya getirmeye çalışan ilk kişidir. On altı yılda tamamladığı el-Câmiu’s-Sahîh’ini devrinin hadis otoritelerinin incelemesine sunmuş ve onların hem takdirini ve hem de onayını almıştır. Eser İslam dünyasında ilim ehli tarafından Kur’an-ı Kerim’den sonra en sahih kitap kabul edilmiştir.

 

Müslim ve el-Câmiu’s-Sahîh’i Hicrî 206 (821) yılında Nişabur’da doğan Müslim’in tam adı Ebü’l-Hüseyn Müslim b. Haccâc el-Kuşeyrî’dir.

On iki yaşından itibaren hadis öğrenmeye başlamış ve Belh, Mekke, Medine, Kûfe, Basra, Bağdad ve Mısır gibi yerleri dolaşarak meşhur hocalardan istifade etmiştir. Buhârî ve Ahmed b. Hanbel hocaları arasında yer alır. Hicrî 261 (875) yılında memleketi olan Nişabur’da vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Müslim, hocası Buhârî gibi sadece sahih hadis toplamak için gayret etmiş bir muhaddistir. On beş yılda tamamladığı es-Sahîh’ini devrin bazı ünlü muhaddislerine okumuş, onların da onaylarını ve takdirlerini almıştır.35

Tirmizî ve es-Sünen’i Ebû Îsâ Muhammed b. Îsa et-Tirmizî 209 (824) yılında Orta Asya’da bulunan Tirmiz şehrinde doğmuştur. Memleketinde aldığı ilk eğitiminden sonra Horasan, Irak, Hicaz gibi bölgeleri dolaşmış ve burada görüştüğü alimlerden hadis okumuştur. Hocaları arasında Kütüb-i Sitte müelliflerinden

Buhârî ve Müslim gibi muhaddisler bulunmaktadır. Pek çok talebe de yetiştirmiş olan Tirmizî, 279 (892) yılında Tirmiz’e bağlı Buğ köyünde vefat etmiştir.
Tirmizî, bazı kimseler tarafından el-Câmi’, bazılarınca da es-Sünen olarak isimlendirilen eserini tamamladıktan sonra onu değerlendirmeleri için devrinin önemli bir kısım alimlerine sunmuş, neticede hem kendisi hem de eseri takdir görmüştür. Tirmizî’nin hadis kabul şartlarını dikkate alan bazı alimler, eserinin Buhârî ve Müslim’in eserlerinden sonra üçüncü sırada gelmesi gerektiğini belirtmişlerdir.36

Ebû Dâvûd ve es-Sünen’i Ebû Dâvûd Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî 202 (817) yılında Sicistan’da
doğmuştur. Genç yaşından itibaren ilmî seyahatlere başlamış ve çoğu Buhârî ve Müslim’in de hocası olan Ali b. Medînî ve Ahmed b. Hanbel gibi ünlü muhaddislerden hadis dinlemiştir. Hadis aldığı hocalarının 300 civarında olduğu belirtilmektedir. Tanınmış talebeleri arasında Tirmizî ve benzeri muhaddisler vardır. 275 (889) yılında Basra’da vefat etmiştir.

Ebû Dâvûd es-Sünen’ini uzun süren ilmî seyahatleri esnasında topladığı hadislerden seçmek suretiyle meydana getirmiştir. Yirmi yılda tamamlanan eser hocası Ahmed b. Hanbel tarafından takdir edilmiştir.

Nesâî ve es-Sünen’i Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şuayb en-Nesâî aslen Horasanlı olup 215 (830) yılında Nesâ’da doğmuştur. On beş yaşında iken ilim tahsiline başlamış, Hicaz, Irak, Cezîre ve Şam gibi bölgeleri dolaşmış, buralarda birçok ünlü muhaddisten hadis dinlemiş, sonunda Mısır’a yerleşmiştir.
Birçok meşhur talebesi bulunan Nesâî, hicrî 303 (915) yılında Filistin’e gelmiş, Remle’de vefat etmiş ve Kudüs’te defnedilmiştir. Nesâî es-Sünen adlı eserinde, hadis seçiminde oldukça titiz davranmış, hadislerin kabulünde ağır şartlar ileri sürmüştür. Hadislerinin güvenilirliği Sahih-i Müslim hadislerinin düzeyine yakındır.

İbn Mâce ve es-Sünen’i 209 (824) yılında Kazvin’de doğan İbn Mâce’nin tam adı Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd el-Kazvinî’dir. İbn Mâce, 15-20 yaşlarında iken memleketinde ilimle meşgul olmaya başlamış, Kazvinli alimlerden hadis dinlemiştir. Daha sonra Kûfe, Basra, Bağdat, Dımaşk, Mekke ve Medine gibi merkezleri dolaşmış ve buralarda karşılaştığı alimlerden istifade etmiştir. Birçok talebe de yetiştirmiş olan İbn Mâce 273 (887) yılında doğum yeri olan Kazvin’de vefat etmiştir. İbn Mâce’nin es-Sünen’i sonraki dönem alimleri tarafından Kütüb-i Sitte’nin altıncı kitabı kabul edilmiş ve bunlar arasında en çok zayıf hadis ihtiva eden kitap olduğu belirtilmiştir. İbn Mâce’nin es-Sünen’i düzgün tertibi, az tekrarı ve kısa hadisleriyle dikkat çeker.39

Kütüb-i Tis’a: Hicrî 3. (9) asırda tasnif edilen ve Kütüb-i Sitte ismiyle meşhur olan altı hadis kitabı daha sonraki alimler tarafından en güvenilir kitaplar kabul edilmiş ve dinî konularda temel
kaynak olarak kullanılmıştır. Aynı şöhrete sahip olan ve sıkça kaynak olarak müracaat edilen İmam Mâlik’in el-Muvatta’ı, Dârimî’nin es-Sünen’i ve Ahmed b. Hanbel’in el-Müsned’i için özel bir isimlendirme yapılmamış, ancak günümüzde bunların da Kütüb- i Sitte’ye ilâve edilmesiyle Kütüb-i Tis’a (dokuz temel hadis kitabı) şeklinde bir kavram ortaya çıkmış ve yaygınlaşmıştır. İlâve edilen üç eser ve müelliflerini de şöylece tanıtmak mümkündür:
Mâlik b. Enes ve el-Muvatta’ı Mâlikî mezhebinin imamı olan Ebû Abdillâh Mâlik b. Enes
el-Esbahî, Yemen asıllıdır. Kabul edilen görüşe göre 93 (712) yılında doğmuş ve Medine’de yetişmiştir.
En meşhur hocası İbn Şihâb ez-Zührî’dir. İstifade ettiği hocalarının sayısının 900’e ulaştığı belirtilmektedir. İmam Mâlik yirmi yaşından itibaren Medine’de Mescid-i Nebî’de hadis ile fıkıh okutmuş ve fetva vermiş, 1000 civarında kimsenin kendisinden ilim öğrendiği tespit edilmiştir. Ders halkasına katılanlar arasında İmam Ebû Hanîfe ve talebeleri Ebû Yûsuf ile Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî gibi meşhur fakîhler bulunmaktadır. 179 (795) yılında kısa bir rahatsızlıktan sonra Medine’de vefat etmiş ve Cennetülbakî kabristanına defnedilmiştir.
Hadis otoritelerince bu ilmin zirve şahsiyetlerinden biri kabul edilen ve çok hadis ezberlemiş olan İmam Mâlik titizliği sebebiyle az rivâyette bulunmuş, seçtiği hadisleri el-Muvatta’ isimli eserinde toplamıştır. Bazı alimler Kütüb-i Sitte’nin altıncı kitabı
İbn Mâce’nin es-Sünen’i yerine el-Muvatta’ın kabul edilmesi gerektiğini söylemişlerdir.

Dârimî ve es-Sünen’i Aslen Semerkantlı olan Ebû Muhammed Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârimî 181 (797) yılında doğmuştur. Memleketinde aldığı ilk eğitiminden sonra ilmî seyahatlere çıkmış, Hicaz, Mısır, Şam, Irak, Horasan gibi bölgeleri dolaşmış ve buralarda karşılaştığı birçok meşhur alimden hadis dinlemiştir.
Talebeleri arasında Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî gibi otoriteler bulunmaktadır. Zühd esasına dayalı mütevâzi bir hayat yaşayan Dârimî 255 (869) yılında Merv’de vefat etmiştir.
Dârimî’nin es-Sünen’i, tertibinin mükemmel olduğu dikkate alınarak bazı alimler tarafından Kütüb-i Sitte’nin altıncı kitabı olmaya uygun görülmüş, ancak rivâyetlerinden bir kısmının zayıf olduğu öne sürülerek bu görüş kabul edilmemiştir.

Ahmed b. Hanbel ve el-Müsned’i Tam adı Ebû Abdillâh Ahmed b. Hanbel eş-Şeybânî olan Ahmed
b. Hanbel, Hanbelî mezhebinin imamıdır. 164 (781) yılında Bağdat’ta doğmuş ve burada büyüyüp yetişmiştir. İlk eğitiminden sonra hadisle meşgul olmaya başlamış, devrin en meşhur muhaddislerinin ders halkalarına katılmıştır. Hocalarının sayısı 280 civarındadır.
Talebeleri arasında Kütüb-i Sitte müelliflerinden Buhârî, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Nesâî bulunmaktadır. Kurduğu ilim meclislerine aynı anda binlerce kimsenin katıldığı belirtilen Ahmed b. Hanbel 241 (855) yılında Bağdat’ta vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. En önemli eseri olan el-Müsned’i, 1000 civarında sahabiden nakledilen 27.500’den fazla hadis ihtiva etmektedir. Sadece sahih hadis derlemek maksadıyla yazılmadığı için içinde hasen ve zayıf rivâyetler de yer almıştır.

Eserde, İslam’a giriş tarihleri esas alınarak önce Aşere-i mübeşşere’nin, sonra Ehl-i beyt, Hâşimoğulları, Mekkeli, Medineli, Kûfeli, Basralı ve Suriyeli sahabilerin, sonunda da hanım sahabilerin naklettikleri hadisler isimlerinin altında sıralanmıştır. el-Müsned bu türün günümüze ulaşan en meşhur eseri olarak bilinmektedir.

5. Tedvin ve Tasnif Sonrası Hadis Çalışmaları

Tedvin ilk üç asırda büyük ölçüde tamamlanmış, tasnif faaliyetleri ise yeni ve farklı bir takım türler meydana getirmek suretiyle hızlı bir şekilde gelişmiş ve devam etmiştir. İlk üç asırda derlenen hadisler ve yazılan eserler, 4. (10) asırdan itibaren bir yandan okunup rivayet edilirken, diğer yandan sened, râvi, rivâyet, metin ve içerik açısından incelenmeye başlanmıştır. Bu incelemeler neticesinde çok farklı yeni birtakım çalışmaların ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu çalışmaların önemlilerinden birisi Şerh çalışmalarıdır.
Hadis terimi olarak şerh, “bir hadisin veya bir hadis kitabında yer alan rivayetlerin kelime ve kavramlarını açıklamak, anlaşılması zor yerlerini izah etmek, i‘rabını belirtmek, hadisten çıkan hükümlere yer vermek” gibi anlamlarda kullanılır. Geçmişten günümüze Buhârî ve Müslim’in Sahîh’leri başta olmak üzere birçok hadis kitabının çeşitli şerhleri yapılmıştır. Kütüb-i Sitte’nin hepsi Türkçe’ye tercüme edilmiş, bir kısmı ayrıca Türkçe olarak şerh edilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerini doğru bir şekilde anlamak için tefsirlere müracaat etmek ne kadar önemli ise hadisleri doğru anlamlandırmak için de şerhlere bakmak o derecede önemlidir.
Sonraki dönemlerde çok yaygınlaşan bir telif türü de Kırk Hadis derlemeleridir. Kırk hadisler, Kütüb-i Sitte’den ve diğer hadis kitaplarından bir konuya veya çeşitli konulara dair kırk hadisi bir araya getirmek suretiyle oluşturulmaktadır. Bu türün başlaması ve yaygınlaşmasında, kırk hadis ezberleyene Hz. Peygamberin kıyamet gününde şefâat edeceği anlamında nakledilen bir rivâyetin önemli payı vardır. Birçok hadis alimi böyle bir müjdeye nail olmak için kırk hadis derlemesi yapmıştır. Bu gelenek günümüzde hâlâ devam etmektedir. Sayısız örnekleri bulunan bu türün en meşhur çalışması, Türkçeye de birçok kimse tarafından tercüme edilmiş olan Nevevî’nin el-Erbaûn en-Neveviyye/Kırk Hadis isimli derlemesidir.
Tasnif dönemi ve sonrasında siyasî, sosyal, hukukî ve ahlakî bütün konuları içeren hacimli hadis kitapları yazılmıştır. Bazı alimler bu kitaplardan özellikle ahlak ve âdâb konularını içeren, günlük hayatında samimi, ihlâslı ve takvâ sahibi bir mü’min olarak yaşamak isteyenlere rehber vazifesi gören ve cehennemden koruyup cennete teşvik eden hadisleri seçerek çeşitli kitaplar yazmışlardır. Bu alanda ilk yazılan eserlerden biri İmam Buhârî’nin “el-Edebü’l-Müfred” isimli eseridir. Peygamber Efendimizin ve ashabının âdâb ile ilgili söz ve fiillerini toplayan bu kitap, alanının en önemli kaynaklarından biridir. el-Edebü’l-Müfred  Türkçe’ye de tercüme edilmiştir.
Münzirî’nin (ö. 656/1258) “et-Tergîb ve’t-Terhîb” isimli eseri de bu konuya dairdir. Eser, Kütüb-i Sitte ve diğer bazı kaynaklardan dinin yapılmasını ve yapılmamasını istediği hususlarla ilgili hadisleri ihtiva etmektedir. Türkçe tercümesi de vardır. Kütüb-i Sitte’den derlenerek kaleme alınan eserlerin en meşhuru ise Nevevî’nin “Riyâzü’s-Sâlihîn”idir. Eser İslam âdâb ve ahlakını tespit etmek, günlük hayatında iyi bir Müslüman olarak yaşamak, dünya ve ahiret saâdetini elde etmek isteyenlere rehber olmak maksadıyla yazılmıştır. Riyâzu’s-Sâlihîn, İslam dünyasında Müslümanların el kitabı olmuş, bundan dolayı Kur’an-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap olduğu söylenmiştir. Bir kısmı sadece tercüme, bir kısmı ise şerhli olan çeşitli Türkçe neşirleri bulunmaktadır.

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

DHBT Sınavına Kalan Vakit
09 Aralık 2018 Pazar

Üye OlŞifremi Unuttum